14.Bölüm

1019 Kelimeler
İstanbul, Temmuz 2012. "Evett kızım, bana söyleyecek bir şeyin yok mu?" Dakikalardır annemin gözünün içine bakıyordum. Ne diyeceğimi bilemiyor, kucağımdaki parmaklarımı gergince çekiştiriyordum. "Oya?" Başımı eğdim. "Özür dilerim." "Neden özür diliyorsun? Kötü bir şey mi yaptın?" "Yaptım ya yapmadım bilmiyorum... Ama," Başımı kaldırdım, annemin gözlerinin içine baktım. "Senden sakladım anne, bence bu kötü bir şey." "Hatanın farkında olman güzel," diyerek annem mektubu önüme bıraktı, yatağımın baş ucuna oturdu. Bana dönüktü. "İstinye kim? Neden sana Tarabya diyor? Bunların hepsini bana anlatacaksın değil mi kızım?" "Anlatacağım... Ama nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum." Annem elimi kavradı, tuttu. Tereddütle ona bakakaldım. "Sana kızacak değilim kızım... Ablanı biliyorsun. Onu halde bitik görmek..." Ablam son zamanlarda iyi değildi, tamam fiziksel olarak fena sayılmazdı ama ruhsa olarak çökmüş durumdaydı. Hastanede kanser olduğunu öğrendiğinden beri bizimle sohbet içine girmiyor, kendini odaya kapatıyor, dış dünyadan soyutluyordu. "... ben bir kızımı daha üzgün görmek istemiyorum, kaybetmek istemiyorum." "Anne..." dedim kısık ve ağlamaklı sesimle. Biraz daha devam ederse hüngür hüngür ağlayabilirdim. "Oya, seni seviyorum kızım ve her zaman ve ne karar verirsen yanında olduğumu sana destek çıkacağımı bil olur mu kızım?" Anne diyerek ona sarıldığımda bana sımsıkı sarıldı. Bir süre sessizlik içinde sarıldıktan sonra geri çekildim, mektupları tek tek katlayarak sandığa yerleştirdim. Sandığı kapatarak yere komodinin kenarına koyduğumda anneme döndüm. Sessizce beni izliyordu. Diplerindeki beyazlarla beraber harmanlanmış karamel orta boydaki toplanmış saçlarına baktım. Sonra yüzüne. Ah annemin o güzel yüzü. Son iki haftada nasıl da solmuştu? "Her şey bir gün postahaneye kargo almaya gittiğim gün başladı," Annemin bana baktığını dikkat kesildiğini hissediyordum. Bense kucaģımdaki ellerimle oynuyor, onları izliyordum. "Kargo yanlış adrese gitmişti, teslimat gerçekleşmeyince postahaneye geri getirilmişti. O gün yağmurlu bir gündü, hiç unutmam. Hiç bir işim rast gitmemişti. Sınavım vardı kötü geçmişti, sabah geç kalmıştım, gece gündüz uğraştığım projenin son günüydü." Duraksadım, iç çektim. "Sanki gökyüzü de bunu hissetmiş gibi kapalıydı o gündü, kapkaraydı." "Kargoyla beraber bana gelen zarfları da almıştım, adres hatasından dolayı bir sürü teslimatım postahanede kalmıştı ve bunun sebebi ben değildim. Postahanenin bilgisayarında kayıtlı adresler kaydırılmıştı. Yani," Anneme baktım ilk kez. "İstinye'nin adresi benim adresim olmuştu. İlk zamanlar anlayamadım, ilk gelen mektupta oldukça resmi bir dille konuşuyordu ve içinde kişisel bilgilerini de barındırıyordu. İsim soy isim olmayınca mektubun bana geldiğini zannetmiştim ve ben de ona cevap yazmıştı. Çok sonralar anladım. Meğer bana gelen mektup İstinye'nin çalıştığı yerden gelen mektupmuş. Cevap yazdığım mektupta adamın veya kadının her kimse, ağzının payını iyi vermişti. Çünkü bir iş mektubuydu ve oldukça kaba bir dille yazılmıştı satırlar. Bana gelmese dahi sessiz kalamazdım. İmkanı yoktu. Bunun üzerine İstinye beni buldu. Bana teşekkür mektubunu yazmıştı, ben de ona hislerimi yazdım, önemli olmadığını ve bu tür durumlara sessiz kalamadığımı falan." Annem soluğunu tutmuş, beni dinliyordu. "Ne ismimizi ne telefon numaramızı ne de kendimize ait başka bir şeyi söylemiştik birbirimize. Ben Tarabya'da yaşadığım için, o da İstinye'de yaşadığı için birbirimize böyle seslenmeye başlamıştık." "Tarabya ve İstinye birbirine en yakın iki semtten biri, biliyorsun değil mi Oya?" Anlamlıca gülümsedim, başımla onayladım. "Biliyorum anne, bilmeseydim biz var olmazdık. Ne Tarabya bilirdi İstinye'yi, ne de İstinye tanırdı Tarabya'yı." Annemin endişe dolu bakışları yer edindi yüzünde. "Peki gerçekte kim olduğunu bilmiyor musun?" Başımı salladım. "Bilmiyorum da diyemem biliyorum da. Sadece doktor olduğunu, alzheimer bir dedesi olduğunu, Galata'da annesiyle beraber işlettiği bir dükkanı olduğunu, boş zamanlarında şiir yazdığını biliyorum." Aslında ben onun hakkında çok şey biliyormuşum... "Anne," dedim birden anneme dönerek. "Birini tanımak demek, ismini bilmek, yaşını öğrenmek demek değildir, birini tanımak demek, onun neleri sevdiğini, neleri sevmediğini, hayallerini, hislerini ve hayattaki mottolarını bilmektir. Hayat felsefesini, tarzını, şeklini bilmektir. Anne... Ben İstinye'yi seviyorum. Evet, onu görmedim, duymadım, ismini dahi bilmiyorum ama ben onu tanıdım anne. Onu tanıyorum. Ve onun bir hayal ürünü olmadığını biliyorum." "Ve önemli olan bu değil midir zaten? Ben İstinye'yi dış görünüşüne ne bileyim ismine göre sevseydim, o sevmek olmayacaktı o sadece bir beğeni olacaktı." "İyi de kızım, ya sandığın gibi biri çıkmazsa? Ya hayal kırıklığı yaşarsan?" Tebesüm ettim. Omuz silktim. "O zaman İstinye anılarımda güzel bir gençlik anısı olarak kalır." * Aradan bir kaç gün geçtikten sonra okula nihayet gelebilmiştim. Normalde okulum bitmişti şayet dersten kalmasaydım. Bunun üzerine yaz okuluna kalmaya karar vermiştim, seneye bırakmak istemiyordum. Dolabıma ilerlerken çantamda anahtarımı bulmaya çalıştım, son gözdeydi. Bulup çıkardığımda dolabımı açtım. Daha sonra sağıma soluma bakarak geniş koridoru inceledim, kimseler yoktu. Hoş yaz okulunda normal dönemdeki gibi çoğu kişi olmazdı. Sessizce ve sakince çantamdaki mektupları çıkardım, dolabımın en altına bir deste iple bağlanmış zarfları koydum. Yanına da kitaplarımı dizerek üzerine çatı olacak şekilde düzelttim. Saklanmış görünüyordu. Ardından dolabımı kapatıp kilitleyip çantamı omzuma astım. "Selam." Birden irkilerek soluma baktım. Barış. Bana sıcakkanlılıkla gülümsüyordu. "Korkuttum mu?" Dudaklarımı kıvırdım. "Biraz." "Özür dilerim, amacım bu değildi." Amacın neydi peki? "Sorun değil," Ona bakmadan çantamı diğer omzuma geçirerek sırtımdaki dengeyi kurdum. "Kahve içelim mi?" Birden sorduğu soruya tepkisiz kalınca, "Sadece bir kahve, çok vaktini almayacağım." Dersim var diyerek de kaçamazdım çünkü dersimin başlamasına epey vardı. "Peki, olur." Dışımdan bunları söylerken içimden lanetler yağdırıyordum. Hayır şimdi ne gereği vardı? Birlikte kantine inip kahveleri aldıktan sonra bahçede oturmaya karar vermiştik. Hava bugün güneşli ve güzeldi. Kahvemi yudumluyor, bir yandan da Barış'a bakıyordum. "Nasılsın?" "İyiyim, sen?" "Ben de iyiyim." Ve sessiz geçen bir kaç dakika daha... Durdu, dirseklerini masaya koyarak dikildi. "Oya ben, seninle bir şey konuşmak istiyorum." Kaşlarım kendiliğinden çatılırken afalladım. "Ha tabii, dinliyorum seni." Derin bir nefes aldı. "Oya, ben seni seviyorum." Ve zurnanın zonk dediği yer... "Bilmiyorum belki hissetmemişsindir ya da ilk defa şu an öğrenmişsindir..." Sessizce onu dinliyordum ama içim sakin değildi, hem de hiç değildi. İçimde fırtınalar kopuyordu. Ah İstinye. Keşke burada olsaydın, elinden tutabilseydim, herkes bilseydi seni, belki o zaman kimse bana aşk-ı ilanda bulunmazdı... Sıkıntıyla iç çektim. "Bilemiyorum ama bildiğim tek şey var, emin olduğum..." Gözlerimin içine baktı. "Seni ne kadar çok sevdiğim..." Ellerimi uzanmak istediğinde aceleyle kahve bardağımı avuçlarımın arasına aldım. Bakışlarımı ondan kaçırmıştım. Bu hareketime bozulmuştu ama üzerinde durmadı. "Biliyorum beklenmedik bir şeydi senin için ama-" "Barış." diyerek sözünü kestiğimde utançla dudaklarımı ısırdım. "Özür dilerim sözünü böldüm." "Önemli değil." dedi yumuşacık sesiyle. Devam ettim. "Ve tekrar özür dilerim, ben böyle olsun hiç istemezdim..." Kaşlarını çattı. "Anlamadım ne olsun istemezdin?" Gözlerimi yumdum. Açtığımda beni merakla izliyordu. "Ben başkasını seviyorum ve biliyorum ki, hayatımdaki doğru insan o..." Ben onu seviyorum. İstinye'yi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE