İstanbul,
Temmuz 2012.
Hepimizin gözleri ablamın doktorun üzerindeydi. Aradan geçen zamandan sonra onun odasında annem, babam, ben ve Tolga oturuyorduk, tüm dikkatimizi ona yöneltmiştik.
İç çekerek elindeki kağıtları önünde bıraktı. Gözleri tek tek hepimizin üzerinde dolaştı, en sonunda bende takılı kalınca daha da endişeli gözlerle baktım. Ardından yanımdaki arkadaşıma, Tolga'ya baktı.
Babam, "Doktor bey... Sonuç nedir..." diye sorduğunda babama baktı ve bakışları hiç iç açıcı değildi. "Tarık Bey..." Hemen anneme bir bakış attı, ardından babama döndü. "Kızınız, lenf kanseri..."
O an, başımdan aşağı kaynar sular döküldü...
Dünyam başıma yıkılmıştı sanki...
Ablam... Kanserdi.
Bu kesindi.
Annemin ne ara fenalık geçirdi, babam ne ara onun imdadına yetişti, Tolga da ne ara yanımdan gidip hemşire çağırdı inanın bilmiyordum. Öylece oturuyordum. Boşluktaydım sanki.
Bomboş gözlerle masanın önündeki sehpaya bakıyordum, sehpaya bakıyordum bakmasına ama gördüklerim sehpa değildi.
Ablamın hastane odasında çaresizce acı çekmesiydi.
Dolan gözlerim, daha fazla dayanamayarak musluklarını açmıştı, gözyaşlarım sicim sicim yanaklarımdan boynuma doğru yol çizerken birinin koluma dokunduğunu, beni sarstığının dahi farkında değildim.
İstemsizce başımı sağa çevirerek yukarı kaldırdım, ses yankı yapıyordu sanki, kulaklarım uğulduyor, görüntü buğulanıyordu.
"Oya Hanım? Oya Hanım, iyi misiniz?" Kulaklarımda yankılanan ses kime aitti bilmiyordum ama görüntü netleşti birden. Bana ablamın kanser olduğunu söyleyen doktor.
Neydi adı?
Gökşin.
"Oya..." Adıma bir ünvan eklemeden seslenmişti ama bu benim umrumda değildi, birden sanki tokat yemişçesine sarsılırken omzumdaki elini ittirdim, yerimden hızla kalktım, annem... yoktu.
Kırmızı gözlerle doktora yeniden dönerken, "Annem nerede?"
"Misafir odasına aldılar, hemşire tansiyonu ölçüyordu." Başımı sallayarak dolu gözlerimi yere dikerken yumdum, gözyaşlarım yanaklarıma akmaya devam etti. Gözlerimi yeniden açtığımda Tolga'nın yanıma geldiğini hissettim. "Oya, gel canım..." Onu ittirerek doktora karşı bir adım attım.
Bana değil, Tolga'ya bakıyordu.
"Siz!" dedim hınçla, işaret parmağımı tehdit eder gibi yüzüne doğru tutmuştum. Bakışları bana döndü. "Çok acımasızsınız." Kaşları çatıldı. "Böyle bir haberi bu şekilde vererek bizi yaraladığınızın farkında dahi değilsiniz!"
"Acınızı anlıyorum ama lütfen ölmüş gibi tepki vermeyin," Ne diyordu bu? Kaşlarım öfkeyle çatıldı. "Mantıklı düşünün Oya Hanım, ben bir doktorum, bunun yanı sıra bir onkoloğum, yani kanser teşhis ve tedavileriyle ilgileniyorum, demem o ki, günlerce hatta peşpeşe bu haberleri verdiğim o kadar çok hastam var ki... Zannediyorsunuz ki doktorların umrunda değil, umrunda, ilgilendiriyor bizi, şayet aksi olsaydı ben bir doktor olarak burada olmazdım ve mesleğimi severek yapmazdım." Dilim lâl olmuştu sanki, konuşamıyordum.
Durdu ve derin iç çekti. "Sizi anlayabiliyorum ve temin ederim ki ablanız için elimden ne geliyorsa yapacağım."
Burukça gülümsedim. "Elinizden geleni değil doktor, daha fazlasını yapın."
Ve Tolga ile beraber o odadan çıktık.
*
Ablamın kanser olduğunu öğrendiğimizin üstünden bir hafta geçmişti, annem ve babam artık temelli olarak burada yaşayacaklardı ve işlemlere çoktan başlamışlardı. Annem artık ablamın üstüne daha fazla düşüyor, doktor Gökşin Bey'in verdiği talimatları aksatmadan uyguluyordu.
Onu yaklaşık beş dakika önce mutfakta çorba kaynatırken görmüştüm ve oldukça dalgındı, çorbayı karıştırırken çorbayı izliyordu ama gördüğünün çorba olmadığından emindim. Defalarca seslenmeme rağmen beni duymamıştı.
Babamsa evde yoktu.
O günden sonra evden dışarı çıkmadım, sınavımdan da kötü sonuç almıştım, alttan bir dersim vardı, ne güzel...
Ve bunlara rağmen İstinye'den hâlâ bir mektup yoktu.
Hayatım son bir haftada öyle kötüleşmişti ki depresyona girmiş gibiydim. Odamdan dışarı çıkmıyor, ya müzik dinleyerek dışarıyı izliyordum ya da İstinye ile olan mektuplarımızı okuyordum.
Bazı satırlarda istemsizce mutlu oluyordum, sanki İstinye serotonin hormunuydu da bana mutluluk salgılıyordu.
Yine o akşamlardan birinde İstinye'nin mektuplarından birini okuyordum, bu mektup vapura bensiz binmeyeceğini söylediği mektuptu.
Ah, o kadar düşünceli ve naifti ki İstinye...
İstinye sana çok aşığım.
"Oya, Büşra gelmiş aşağıda seni bekli-" Annemin birden odama dalmasıyla yataklarımda yayılmış kağıtlarla ve açık sandıkla bakakaldım.
Anne...
Annem çatık kaşlarla bana bakarken kapının eşiğinde duraksadı, "Ne yapıyorsun sen?" Yavaşça yanıma gelirken, "Bunlar ne kızım?"
Yutkunamadım. "Anne... Şey..." Annem gelişigüzel bir mektubu eline aldığında ona engel olmak için herhangi bir şey yapmadım, yapsaydım daha çok şüphelenecekti hepsini okumak isteyecekti biliyordum.
"Sevgili Tarabya, İstanbul bugün hüzünlü. İçine kapanık. Bir kere olsun güneş gibi içimizi ısıtacak gülümsemesini göstermedi. Boğaz derin sularında dalgalarıyla boğuşuyor. O da pek iyi değil. İstanbul bugün kendinde değil. Biliyor musun Tarabya?" Annem mektubu sesli okuyordu. Gözlerimi yumup utançla başımı eğdim.
"Bu sabah vapurla işe giderken gökyüzünde süzülen martıları gördüm. Onları izlerken güvertede martılara simit atan hoş bir kadın vardı. Kadının sırtı dönüktü bana. Uzun, simsiyah saçları, beyaz pileli eteği ve somon rengi bluzu vardı üstünde. İncecik bileklerini sandaletleri sarmış, zayıf bedenini sarmıştı. Hoş bir kadındı. Başını yana çevirdi ve gökyüzüne doğru gülümsedi. Kalın kaşlarını da ilk o zaman farkedebilmiştim. Seni de o kadın yerine koydum. Sanki bir anlığına oradaymışsın gibi, orada tanışmışız selamlaşmışız gibi. Ve biliyor musun Tarabya?
Bir gün seni hayal etmekten bıkmayacağım ama görmekten de vazgeçmeyeceğim. Benim için bazen bir vapurda martılara simit atan kadın olacaksın, bazen de sahilde çiçekçilere rastlayıp papatya alan kadın da. Seni her zaman anılarımda, hayatımda yaşatacağım Tarabya." Ah, bu kısım fazlasıyla güzeldi, her okuyuşumda mest oluyordum.
"Yüreğimden akan sevgimle, İstinye."
Annemin bana baktığını hissedebiliyorum. "Oya? Kim bu İstinye kızım? Tarabya da sen misin?" Başımı kaldırdım, yanaklarım kıpkırmızı kesilmişti.
"Bana açıklaman gereken şeyler yok mu Oya?" Annemin o anki çaresiz duruşu veni mahvetti, ablam zaten onu kahrediyordu ve bir de ben ona darbe vurmak istemiyordum.
"Anne, ben..." Sustum. Ne diyebilirdim ki? Ne diyecektim?
"Oya İstinye kim?!" Annemin sesini yükseltmesiyle ellerim titremeye başladı.
"Oya!"
Anne kızın çok aşık.
İstinye'ye çok aşık.
*
Genç adam o gece de hastanedeydi. Bir haftadır nöbetlere kendisi kalıyordu çünkü iki meslektaşı izin almıştı, hastanenin yoğun olduğu zamanlar değildi ve bu yüzden yönetim kurulu rahatça izin verebiliyordu.
Gömleğinin düğmelerini açtı. Bunalmıştı. Gözleri saate kaydığında gecenin üçüne gelmekte olduğunu gördü. En iyisi kahve alıp bahçede hava almaktı. Odasından çıkınca loş ortamdan bembeyaz aydınlık ortama geçince gözleri kısılmıştı, kat sakindi. Katın sonundaki asansöre yakın duran kat danışmanlarına baktı.
"İyi geceler arkadaşlar."
Kızlar tebessüm ederek cevap verdiler. "Sağ olun hocam."
Gökşin elleri doktor önlüğünün cebinde asansöre bindi. Telefon titreşimini hissedince telefonunu cebinden alarak ekranı aydınlattı. Atıl'dan mesaj vardı. Yorgunca iç çekti. Şu an onunla konuşmak istemiyordu. Daha sonra döneceğini aklına yazarak cebine attı.
Kafetaryay inmiş, kahvesini almış, bahçeye çıkmıştı, bankların birine oturduğunda Gülhane Hastanesi'nden manzarayı izleyebiliyordu. Işıklarla dolu manzarayı. Bahçe sessizdi, etrafta loş aydınlatmalar dışında rahat edici ışıklar yoktu.
Kahvesini ağzına götürdü genç adam ve yudumlayarak içti.
Birden dili yanınca refleks etkisiyle öne atıldı, karton bardağı dudaklarından hızla çekti, ağzını silerken istemsizce soluk çekti ciğerlerine. Dalgındı, yorgundu ve keyifsizdi.
Aklı, Tarabya'daydı.
Bir hafta olmuş ondan hâlâ mektup yoktu. Bu durum genç adamın moralini bozmasına yetiyordu. Çünkü ondan haber alamadığı her saniye aklında kötü düşünceler akbaba gibi geziyordu.
En önemlisi... korkuyordu İstinye. Papatya'sını kaybetmekten korkuyordu.
Gözlerini yumdu, başını arkaya attı. "Neredesin Tarabya... neredesin Papatya'm..."
Gözlerini açtı, gördüğü ilk şey yıldızlarla dolu karanlık gökyüzü oldu, ardından aniden bir yıldız parladı, bunun üstüne dudakları kıvrıldı genç adamın.
"Hocam? Gökşin Hocam?"
Genç adam başını arkaya çevirdiğinde kendisine doğru gelen asistan doktoru fark ettiğinde kaşlarını çattı. "Ne oldu Esra?"
"Hocam acil bakmanız gerekiyor, yoğun bakımda yatan hastada sıradışı komplikasyon görüldü," O an yerinden hızla kalktı genç adam. Bardağı yanından geçtiği çöp kutusuna atarken asistan doktorla beraber hızlı adımlarla hastaneye girdi.
Saatlee sonra odasına girdiğinde neredeyse gün doğuyordu. Yorgundu. Fazlasıyla yorgundu ve eve gidip duş almak sonrasında uyumak istiyordu. Siyah döner sandalyesine oturdu. Gözlerini ovaladı, avuç içini alnına bastırarak ofladı.
O asla şikayet etmez, bir kere bile olsun eve gidip uyumanın hayallerini kurmazdı ama...
Üzgündü İstinye. Uyumak istiyordu.
Aklını veremiyordu. Dikkatinin yüksek seviyede olmasi gerekirdi, o bir doktordu ve en küçük hatası hastalarının hayatını kaybetmesine yol açabilirdi.
Gözlerini açıp anlık bilgisayar ekranına ardından masanın üstüne kaydı gözleri. Bakışlarını yeniden bilgisayara çevirecekti ki kenarda birikmiş zarfların arasında Tarabya postahanesi pulunu görünce hızlıca zarfı eline aldı ve yırttı.
Mektup gelmişti!
Hızlıca kağıt katlarını açıp gözlerini satırlard gezdirdi, her satırda sanki Tarabya ile seviniyor, Tarabya ile hüzünleniyordu.
Sevgili İstinye,
Geçen buluşmamıza gelemediğim için kendimi suçlu hissediyorum. Saatlerce seni beklettiğim için, tüm hazırlıklar boşa gittiği için kendimi suçlu ve üzgün hissediyorum.
En önemlisi seni hayal kırıklığına uğrattığım için...
İstinye... Bu bir hafta boyunca o günden sonra seni düşünmediğim bir an bile olmadı. Başıma neler geldi bir bilsen. Annemler yanımıza İstanbul'a taşınıyorlar, ablamla yaşadığımızı söylemiştim ya. Sonra alttan bir dersim var ve en önemlisi belki de ablam...
Ablam iyi değil.
Bunları yazmak o kadar zor ki İstinye, yüz yüze de olsak yine anlatamazdım.
Ama konumuz ben değilim, biziz.
İstinye, ben seni çok seviyorum ve seni kaybetmek istemiyorum.
Çünkü seni kaybetme korkusuyla yüzleştim, bir daha da yüzleşmek o duyguyu bir daha tatmak istemiyorum.
İstinye, bu benim telefon numaram.
0542*******
Eğer olur da acil bir durum söz konusu olursa buradan bana ulaş olur mu? Çünkü o gün sana ulaşmak istediğim her an keşke telefon numarası olsaydı dedim...
Ama bu acil durumlar için.
Biz geleneğimizi sürdürmeye devam edelim.
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.
Genç adamın gülümsemesi heyecanı mektubu okurken hiç sönmedi ve mektup bittiğinde arkasına yaslanıp gözlerini yumdu. "Ben de seni seviyorum, papatya..."