12.Bölüm

1753 Kelimeler
İstanbul, Haziran 2012. Büşra'ya her şeyi anlatmamın üzerinden bir hafta geçmişti. Bugün İstinye ile buluşacaktım. Aman Allahım! Ben çok heyecanlıyım ya... Elimdeki suluk titrerken en sonda dayanamayıp penceremin kenarına koydum, dizilmiş saksıların içindeki papatyalarıma baktım. Beyaz yapraklarını naifçe okşadım. "Biliyor musunuz papatyalar... Ben bugün İstinye ile buluşacağım!" dedim hevesle. Ellerim titriyor, avuçlarımın içi terliyordu. Tebessümüm yüzümden eksik olmuyordu. Biraz daha papatyalarımı sevdikten sonra yatağımın kenarından kalkıp aynalı dolabın karşısına dikildim. Kendimi süzdüm. İyi görünüyordum. Sabah kalkar kalkmaz duşa girmiştim. İyi ki duş almışım yoksa kendimi bu kadar ferahlamış rahatlamış hissedeyemecektim. Hoş yine heyecanlı ve gergin hissediyordum kendimi ama... Olsun! Sonunda İstinye'ye kavuşmak var, Tarabya. Dolabın kapağını açtım, askılarımı karıştırdım. Ne giyebilirdim diye düşünüyordum. Hem şık hem de sade olmak istiyordum. Papatyalı elbisemi giysem? Çok mu abartı mı olur? Ama ne yapayım çok seviyorum papatyaları... En sondaki askıyı elime aldığımda lacivert renkli üzerinde naif papatya deseni olan tulumumu elime aldım, kapağı kapattım. Aynadan kendime bakarken tulumu üstüme tuttum. Olurdu ya... Güzel duruyordu. Hemen üstümü giyinirken o sırada makyaj yapmalı mıyım diye düşünüyordum ama sonra doğal olmayı seçmiştim. Uzun kahve saçlarımı taradım, uçları kendiliğinden dalgalıydı. Su dalgası gibi. Şanslıydım. Derin nefes vererek aynadan kendimi süzdüm, hafif kokusu olan çiçek parfümümden sıkmış boynuma papatya kolyesi takmıştım. Geçen doğum günümde Büşra bana hediye almıştı. Canım Büş'üm benim. Kendime bakarken gülümsedim, parmaklarımı birbirine geçirdim. "Bugün çok güzel olacak... İstinye sana kavuşacağım, özlem bitiyor sonunda..." Tulumun içine de kırmızı çizgili tişört giymiştim. Beyaz kol çantamı da koluma geçirirken BlackBerry telefonumu da elime aldım. Gittiğimde İstinye'nin telefonu isteyecektim. Onunla sadece mektuplaşmak... Zor oluyordu bilmiyorum istemezse hâlâ da mektuplaşırdım onunla. Benim için fark etmezdi. Ne önemi vardı ki ben onu görmeden duymadan tanımıştım... Sevmiştim. Gözlerimi yumarak derin nefes verdim, gözlerimi geri açtığımda karşımda annemi bulmuştum. Telefonumu bağrıma basmış halde yüzümdeki tebessüm ile duruyordum. Bana tuhaf tuhaf baktı. "Hayırdır kızım?" Tebessüm soldu, yutkundum. "Nereye gidiyorsun?" "Büşra ile dışarı çıkacağız ya anne." Dudaklarımı ısırmak istedim. Anne, sana yalan söylemek istemiyorum ki hiç. Ama söz İstinye'yle buluştuktan sonra sana bahsedeceğim ondan, anlatacağım her şeyi. "Bu halde?" "Ne var ki anne... Olmamış mı yoksa?" Annem alnını ovaladı, gözlerini kapatarak. Yorgun gözüküyordu. "Anne sen iyi misin?" "Bugün baban ablanla hastaneye gideceğiz," Kaşlarım çatıldı. "Ablan sana söyleyecek..." "Anlatacak mı? Ne dedi ki?" "Oya'ya söyleyeceğim dedi dün. Kahvaltıdan sonra konuşursunuz zannetmiştim." İç çektim. "Ablam konuşmadı benimle anne." Annem biliyordum der gibi baktı. Ellerini beline yerleştirdi. Derin soluk aldı. "Tamam sen yine de bir şey çaktırma. O sana anlatana kadar bilmiyormuş gibi yap." "Ama an-" "Anne!" Ablamın sesini duyduğumuzda kapıya döndük. Ablam hayal kırıklığı içinde anneme bakıyordu. Eyvah. "Anne sen Oya'ya söylemiş... miydin..." Gözlerim doluverdi hızla. Ablam solgun görünüyordu. "Hani söylemeyecektin? Söz vermiştin?" Annem kekeledi. "K-kızım ben..." Ablam bağırdı. "İki sır tutamıyor musun ya ha söylesene ne dedim ben onun için dedim onun iyiliği için onu üzmemek için... ben söyleyeceğim dedim... ama sen ne yaptın?" "Günay..." Ablam bana baktı ardından çökmüş omuzlarıyla arkasını dönüp odadan çıktı. "Abla!" Ben de peşinden giderken merdivenlerden iniyorduk. Antreye indiğimizde ablam mutfağa girdi. "Abla..." dedim nefes nefese kalmış halde. Bana bakmıyordu. İç çektim. "Abla lütfen yapma böyle." Yanına gidip koluna dokundum. "Abla." Kolunu kurtardı benden. "Abla bu yüzden annemi suçlayamazsın annemi zorlayan bendim," Yalan söyleyecektim ama pembe yalandı bu. Annem için. "Benden bir şey mi saklıyorsunuz diye çok üstüne gittim, söylemek zorunda kaldı kadın." Ablam sırtına bana döndü. "Abla..." dedim üzgünce. "Yapma ne olur..." "Oya..." Sesi yavaş ve kısıktı. "Bak ben..." Olduğu yerde sendeledi. Eli başına gidince, "Abla?" Dedim endişeyle. Ablamın bilinci kapanırken kollarımda yığılıverdi. "Abla! ABLA!" "ANNE! BABA! YARDIM EDİN! ANNE!" Annemler telaşla mutfağa doluşunca annem bağırdi: "GÜNAY!" Babam ne ara arabayı almıştı, ne ara hastaneye gelmiştik bilmiyordum tek bildiğim Tolga'nın hızır gibi yetişmesiydi. Canım arkadaşım. Şu an da yanımda oturuyordu. Az önce Büşra ile konuşmuş onu sakinleştirmek için demediği şey kalmamıştı. Kimseyle konuşmak istemesem de Büşra'ya razı gelince o da benimle konuşmuş içi rahatlamıştı. Elindeki kahvelerin birini bana uzattı. "Kahve?" Bağlı kollarımı çözmedim. "Yok... Canım istemiyor..." dedim kısık sesle. Annem ve babam da karşımızdaki deri siyah koltuğa oturmuş biçare bekliyorlardı. Annem ağlamaktan mahvolmuş gözleriyle babamın omzuna yaslanmış yere bakıyordu. Babamın da ondan farkı yoktu. Tolga koluma dokundu. "Oya yeri değil ama sen bisikleti neden istemiştin?" Bisiklet... İstinye! Hızla Tolga'ya döndüm. "Saat kaç?" Bana şaşkınca baktı, kolundaki saate baktı. "Beşi yirmi geçiyor." Hayır... Olamaz! Birden ayağa kalktım. Annem başını kaldırarak bana baktı. "Oya?" "Benim... benim hava almam lazım." diyerek onları arkamda bırakarak koridorda koştum. Hastanenin bahçesine çıktığımda ise duraksadım. Yer dönüyordu sanki. Ben... ben İstinye'yi nasıl unutabilmiştim? Benim Çamlıca'ya gitmem lazımdı! Ama... saat geç olmuştu... Bu saatte karşıya geçemezdim. Hem ablam... Ben İstinye'ye geç kalmıştım. Gözlerim hızla dolarken yere çöktüm. İçli içli ağlarken gözyaşlarım sıra sıra yanaklarımdan dökülüyordu. Kafamı gökyüzüme kaldırdım. "Özür dilerim..." Ah İstinye... Keşke sana ulaşabileceğim bir yer olsa. Ah İstinye... Keşke seninle kavuşabileceğim bir yer olsa. "Özür dilerim..." dedim yine ve kısık sesimle. Hem ablam... hem İstinye. "Allah'ım sen yardım et bana..." "Hanımefendi?" Yanı başımdan duyduğum sesle başımı yerden göğe kaldırdım. Bir adama aitti bu ses. Omzunda bilgisayar çantası. Üzerinde beyaz gömlek altında bej pantolon. Bir dakika ben ne yapıyorum ya? "İyi misiniz?" İşte o an gözlerine kaydı gözlerim. Endişeyle doluydu hareleri. Elini uzattı birdenbire. Beni kaldırmak istiyordu. "İzin verin, yardım edeyim." * Genç adam aynanın karşısında gömleğin yakalarını düzelttikten sonra saçlarını düzeltti. Bugün ilk defa saçlarına bir sürü bakım yapmıştı. Sadece saçlarına değil üstüne başına da hazırlık yapmış sabahın köründe duş bile almıştı. Dün gece geç saatte nöbetten gelse de sabahın erken saatinde kalkıp hazırlanmış dedesine kahvaltısını bile hazırlamış beraber kahvaltı yapmışlardı. Şimdi ise Tarabya'sıyla buluşmaya gidiyordu. Tarabya... Papatyaları seven kadın... Aynadan kendini süzdü. İyi görünüyordu. Gözü havadaki kolunda takılı kaldı. Bileğine baktı. Bilekliği... Tarabya, bu bilekliği hiç çıkarmadığını bilse ne yapardı acaba? "Oğlum! Oğlum!" Dedesinin sesini duyunca salona girdi. "Dedem!" "Şunu açamadım be yavrum..." Dedenin elindeki su şisesini aldı. "Ben sana açarım dedem." Dedesi her zamanki koltuğunda oturuyor, penceresinden dışarıyı izliyordu. Hali yoktu bu yaşlı adamın. Artık elinden kolay kolay iş gelmiyordu. Genç adam dedesi rahat etsin diye eve yemek yapıyor, bir şeyler alıyor, su getiriyordu. Rahat içsin diye küçük sulardan almıştı. Hatta yanındaki sehpanın yanına dizmişti rahatlıkla içebilsin diye. Gözlerini gezdirdi sularda. Kapağını açtığı suyu dedesine uzatırken, "Dur ben şunların kapaklarını da yarım açayım da rahat iç." "Efendim?" Yaşlı adam duymamıştı. Genç adam gülümsedi. "Bir şey yok dedem hadi sen suyunu iç." Yaşlı adam suyunu yavaşça içerken genç adam kapakları yarım yarım açtı. Gözü bir an kolundaki saatine kaydığında saat üçe gelmek üzereydi gecikiyordu. Boğazını temizledi. "Dedem..." Yaşlı adam torununa baktı. "Benim biraz işim var geç kalmam beni merak etme olur mu?" Yaşlı adam eliyle git işareti yaptı. "Hadi tamam sen git işine..." Genç adam gülümsedi. Son kez evi ve dedesini kontrol ettiğinde evden çıktı. Bilgisayar çantasını ve ne olur ne olmaz diye paltosunu bisikletin küçük kasasına yerleştirdi. Yanına biraz yiyecek içecek de almıştı. Hazırdı. Bisikletle yola koyulurken Çamlıca'ya gitmesi uzun sürmezdi ama karşıya geçecekti. Vapura binmeye karar verdi. Ama bir dakika! Vapura papatya kadın ile binecekti. Onun ismini andıkça onu düşündükçe dudaklarından tebessüm eksik olmuyordu. Genç adam apple'nın ilk modelinden olan küçük akıllı telefonunu kontrol etti. Atıl aramıştı. Onu sonra ararım diye es geçti. Saate baktı. On beş dakika vardı. Umarım yetişirim diye geçirdi içinden. Çok geçmeden Çamlıca'ya varmıştı genç adam. Bisikletini sürerek en tepeye sürdü. Burası yemyeşildi ve İstanbul tüm güzelliği ile gözler önündeydi. Genç adam mutlu halde bisikletini kenara çekti, kasadan poşetleri ve çantasını aldı. Orta bir yere kırmızı beyaz piknik örtüsünü yere çimenlerin üzerine serdi, poşetleri dizdi. Çantasını kenara yerleştirdi. Termosu getirmişti. Çay yapmıştı. Yanında da çörek börek tarzı şeyler getirmişti. Umarım Tarabya severdi. Bunlar hazır olsa da sigara böreğini kendi elleriyle yapmıştı. Sabahın köründe kalkmasının nedeni buydu belki de. Ve papatya almıştı papatyasına. Kokladı çiçeği. Sevecekti, biliyordu İstinye. İstinye her şeyi hazırladıktan sonra saate baktı. Üç buçuğu geçiyordu. Tarabya neredeyse gelirdi. Ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltti. İyi görünüyordu. Ve patika yola baktı. Görünürde kimse yoktu. Bekledi genç adam. Birazdan burada olur dedi. Bekledi sabırla. Saat dört buçuk olmuştu. Tarabya ortalıklarda yoktu. Endişeyle volta attı genç adam çimenlerde. Acaba yeri mi bulamamıştı? Eli hemen cebine gitti. Telefonla arayabilirdi ama aklına son an geldi. Tarabya'nın numarası onda yoktu ki. "Kahretsin," dedi içinden. Nasıl ulaşacaktı ona? İstinye büyük merak ve endişeyle İstanbul manzarasına döndü. Beklemeye karar verdi ancak az önceki o mutlu adamdan eser yoktu. Saat beşi de geçmişti. Genç adam git gide meraklanıyordu, yerinde duramıyordu. Ne gelen vardı ne giden. Telefonunun çalmasıyla heyecanlandı ama bu heyecan kimeydi? Tarabya'nın arayacak hali yoktu ki. Sinem asistan arıyordu. Keyifsizce açtı aramayı genç adam. "Efendim Sinem?" "Hocam rahatsız ettim kusura bakmayın ama," Evet, bugün izin günüydü. Rahatsız edilmek istemiyordu ama. "...bir hastanız var. Acil gelmişler. Gelip bakmanız gerekiyor." Sıkıntıyla alnını ovaladı İstinye. Doktor olmanın zor yanlarından biri buydu işte. İç çekti. Ne yapmalıydı bilmiyordu. Mesleğine aşık bir adamdı. Onun için hastaları her şey demekti. Onları yüz üstü bırakamazdı. Ama ya Tarabya? O her şeyi değil miydi? O bir yana dünya bir yana değil miydi? Kol saatine kaydı bakışları. Saat beşi çoktandır geçmişti. Bu saatten sonra kimse gelip geçmezdi buradan. Belli ki... Gelmeyecekti papatyası. Genç adam kırgınca, "Tamam, geliyorum." diyerek telefonu kapattı. Eşyaları topladı. Üzgündü. Canı sıkkındı. Aklı karışıktı. Ne yapacağını bilmiyordu. Çok değil yarım saat içinde hastaneye vardığında bisikletini bahçeye kilitledi. Sadece çantasını omzuna asarak bahçe içinde yürümeye başladı. O sırada bahçenin orta yerinde yere çökmüş bir kadın ağlıyordu. Başı göğe kalkmış, gözleri kapalıydı. Kadına yardım etmek istedi. Belli ki kötü bir şey olmuştu. Endişeli bakışlarla kadının yanına ilerledi. Tam omzuna dokunacaktı ki fısıldayışlarını duydu. "Özür dilerim..." Kaşlarını çattı genç adam. Kadın iyi görünmüyordu. "Allah'ım yardım et bana." Allah da yardim ederdi ama kendisi de yardım etmek istiyordu. "Hanımefendi?" İşte o an, kadınla göz göze geldi genç adam. Gözleri... gözleri çok güzeldi. "İyi misiniz?" Kadın ona tuhafça bakıyor o da kadına bakıyordu. Elini uzattı İstinye. "İzin verin, yardım edeyim." Tarabya bilmeden o eli tuttu. İstinye Tarabya'yı yerden kaldırdığında karşı karşıya geldiler. Tarabya'nın gözleri kızarmıştı ve yanakları gözyaşlarından dolayı ıslaktı. Genç adam sorusunu yineledi. "İyi misiniz? İstiyorsanız size su getirebilirim?" dedi hastaneyi işaret ederek. Tarabya elini kaldırdı. "Yok..." Hali kalmamıştı. "İstemiyorum teşekkür ederim."Mutsuzdu Tarabya. Gülümseyemedi. "Oya!" Tarabya ve İstinye sesin geldiği yere çevirdiler başını. Annesiydi bu. Babası ve Tolga'yla beraber geliyorlardı yanına. "Anne..." Genç adam bu kadını tanıyordu. Geçen gün randevu almaya gelen kadındı bu. "Kızım nerelerdesin kaç saattir seni arıyorum?" "Hava almaya çıkmıştım anne..." Onun peşinden Tolga da gelmişti. "Nerelerdesin? Nasıl korktum haberin var mı?" Oya'ya sarıldı Tolga. "İyiyim ben." Annesi genç adama döndü. "Siz... o doktor olmalısınız." Genç adam gülümsedi. "Evet, kendimi takdim edeyim, Doktor Onkolog Gökşin Akil." Durmadan durmadan kanar yaram Tüm çiçeklerden güzeldir papatyalar... Tarabya ve İstinye aslında o gün buluşmuşlardı ama bundan bihaberlerdi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE