İstanbul,
Haziran 2012.
Sevgili Tarabya,
Hastanede nöbete kaldığım zamanlar kahve alıyorum, bahçeye çıkıyorum, her zaman oturduğum bir bank vardır, oraya geçer otururum, kahvemi yudumlayarak boğazı seyrediyorum. Boğaza manzarası vardır hastanenin. Sanırım en sevdiğim aktivite bu diyebilirim. Arta kalan zamanım olursa gün batımını kahve içerek yudumlamak.
Eskiden böyleydi.
Ama artık değişti. Bir yenisi eklendi diyelim. Yanına müzik açıyorum ve... seni düşlüyorum Tarabya.
Sana bir tekne hediye etmiştim ya... Bazen ikimizi hayal ediyorum teknede. Açık masmavi semalarda, parlak güneş yüzümüze vuruyor, sen ve ben tekneyle açılmışız boğaza, keyfini çıkarıyoruz İstanbul'un sularında.
Tarabya...
Seni çok özlüyorum.
Bir an önce gelse ya ayın yirmi yedisi.
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Ah İstinye...
Az kaldı dayan. Bir hafta sonra kavuşuyoruz birbirimize.
Az kaldı...
Mektuba şefkatle bakarken dalıp gitmiştim. Ben de, ben de onu çok özlemiştim.
"Oya?" Birden açılan kapıyla irkilip mektubu telaşla katlamaya çalıştığımda annemin şüpheci bakışlarına maruz kaldım. "Anne?" dedim ama demez olaydım. Sesim öyle tedirgin çıkmıştı ki sokaktan geçen biri bile bir şeyler sakladığımı anlardı.
"Ne yapıyorsun sen?"
"Hiç." dedim sakince. Oysa içimde ne fırtınalar kopuyordu bi bilsen.
Annem üstelemedi ama şüpheli bakışlarını üzerimden çekmedi de. "Neyse... Yemek yiyeceğiz. Hadi soğumadan gel."
"Tamam hemen geliyorum." Annem son bir bakıd atarak kapımı kapattığında derin bir nefes koyuverdim. Az kalsın yakalanıyordum... Zaten basılmıştım, bir kere dikkatini üstüme çekmiştim. İstinye'yi öğrenmesi an meselesi. Of ya...
Alnımı ovalayarak hafifçe kırışmıd mektuba baktım. "Hayır olamaz..." Mektuplar bugüne dek ne kırışmıştı ne de yırtılmış başka bir şey olmuştu.
Telaşla düzeltmeye çalıştım ama tabii ki düzelmedi. Oflayarak üzgünce kağıdı baktım. En azından yırtığı falan yoktu. Olsaydı daha çok üzülürdüm. Sakince katlayarak zarfa yerleştirdim. Sandığa koyacaktım ki sandığın dolup taştığını gördüm. Artık buraya koyamazdım. Koysam dahi sandık kapanmayacaktı, o derece dolmuştu.
En iyisi okuldaki dolabımda saklamak dedim ama oraya da güvenemiyordum. Dolabın başka anahtarı olabilirdi... Ama bir dakika. Zaten dolabı teslim aldığımızda kilit değiştirmiyor muyduk?
Doğru ya. Tek anahtar da tek kilit de bana aitti. Böylece bundan sonraki mektupları dolapta saklayacaktım.
Nihayet odamdan çıkıp yemeğe indiğimde sadece annem vardı. Kaşlarımı çatarak etrafa baktım. "Anne... Ablam ve babam nerede?"
"Dışarı çıktılar gelirler birazdan." Cevabı üzerine bir şey demeyip masaya oturdum. Domates çorbası yapmıştı annem. Severdim. Beraber yemeğe başladığımızda telefonumun zil sesini duydum. "Ben bir bakayım..." diyerek yerimden kalktım. Odama girerek komodinin üzerinde titreyen telefonuma baktım.
Büşra arıyordu.
Hemen tuşa basıp kulağıma yerleştirdim. "Efendim Büşra?"
"Oya nabersin canım?"
"İyidir ne olsun yemek yiyoruz annemle..."
"Senin canın mı sıkkın?" Alnımı kaşıdı. "Öyle de denilebilir Büş..."
"Ne oldu canımın içi?"
İç çektim. Aslında içimi dökmeye de o kadar da ihtiyacım vardı. "Yemekten sonra sahilde buluşalım. Hem hasret gidermiş oluruz." Alt tarafı bir sonraki sokağında oturuyor sanki her gün görmüyorsun Büşra'yı...
"Tamamdır can içim... Benim de sana haberlerim var."
Gülümsedim. "Sabırsızlıkla bekliyorum anlatmanı."
"Ay ben de bende." Gülerek başımı iki yana salladım. En sonunda vedalaşarak telefonlarımızı kapattık.
&
Yemekten sonra annemlerden izin alarak sahile inmiştim. Tam deniz kenarında Salih abinin çay bahçesi vardı, orada yaz geceleri ben Büşra ve Tolga -bazen de Onur- olurdu hep beraber çekirdek çitler ya da dondurma yerdik. O günleri hatırlayınca yüzümde tebessüm oluşmuştu.
Onur, İstanbul'a geldiğimde Tolga sayesinde tanıştığım bir arkadaşımdı. İyi çocuktu. Severim kendisini. O da Bilgisayar Mühendisliği okuyordu ama İstanbul'da değil. İzmir, Dokuz Eylül'de.
Büş'ü köşedeki masada oturur halde bulduğumda elinde çekirdek vardı, çitliyordu. Gülerek onu bastım. "Bensiz çekirdek mi çitliyorsunuz Büşra Hanım? Aşk olsun." Güldü.
"Gel kız ikimize yetecek kadar var burada." Sandalyeye oturdum, belimde biten kısa kot ceketimin kollarını sıvadım, poşetten avucuma çekirdek doldurdum. Beraber çitlemeye başlarken bana baktı. "Eee?"
"Bana anlatacakların vardı, anlat dinliyorum." Çekirdeğin kabuğunu kaseye attı. Bir an da duraksasam da çitlemeye devam ettim. "Ablam... Kanser."
"Ne?"
Büşra çekirdekleri birden masaya boşaltarak avuçlarını çırptı, gözlerini belerterek bana bakarken endişeli endişeli konuştu. "Ne diyorsun kızım ya? Nasıl öğrendin? Yani öğrendiniz... Şu an durumu nasıl?"
"Dur bi nefes al Büş..." Bir kaç saniye sessizlik oldu. "Annem söyledi, ona da ablam söylemiş."
"Hay ben böyle hayatın..." Burukça gülümsedim. "Eee? Anlatsana sonra?"
"Sakin olacak mısın?" Hoş ben nasıl sakin kalabiliyordum hayret etmiyor değildim.
"Huh," Derin nefes alıp verdi. "Sakinim. Devam."
"İşte ablam öğrenmiş bir şekilde nasıl olduğunu ben de bilmiyorum, annemler zaten buraya geldiklerinde onlara anlatmış, öyle haberimiz oldu anlayacağın." Kardeş kazığı da yemiştik...
Büş, elimden tuttu. "Seni üzmemek için sessiz kalmıştır yoksa söylerdi, bilirim Günay ablayı."
"Öyleymiş zaten, annem söyledi hazır olduğunda bana anlatacakmış. Şimdilik bilmiyor gibi davranacağım."
"Neyse işte, ablam bir kaç sefer doktora gitmiş ama sonuç hüsran. Onun psikolojisini hissedemiyorum ama anlayabiliyorum... En sonda babam çareyi buldu. En iyi onkolog doktorlardan birine randevu almışlar, haftaya muaneye gidecekler." Derin bir nefes koyuverdim. "Anlayacağın her şey haftaya belli olacak."
"Canım benim ya..." Ellerimden tuttu, güven destek verircesine sıktı. "Ben her daim yanındayım biliyorsun değil mi? Yalnız değilsin."
"Biliyorum Büşra, iyi ki varsın."
"Sen de canım benim." Yerinden kalkıp bana sarıldı. Sıkıca sarıldım can parçamla. Bir müddet sessizlik içinde oturduk. Ama buna dayanamayacaktım. Yeniden çekirdekleri elime aldım ve hevesle sordum. "Eeee düğün ne zaman?"
Birden suratı yağmurdan sonra açılan güneş gibi parladı. "Bak dalga geçiyor ya..."
"Aaaa," dedim çekirdeği çitleyip kabuğunu atarken. "Estağfurullah o nasıl söz, ne haddime." Koluma vurdu. "Çok kötüsün."
"Hadi hadi anlat!"
"Benden de heveslisi varmış anladım."
"Of Büşra ya!"
"Tamam tamam," O an az önceki kederli halimizi unutarak Büşra ve Tolga'nın evlilik sürecinden konuştuk. İki hafta sonra söz kesilecekmiş, aslında haftayaymış ama Tolga'nın ailesi Tolga'nın dedesi yüzünden köye gitmiş. Bu yüzden de bir sonraki haftaya ertelemişler.
"Cumartesi diye planladık, gelirsin değil mi?"
"Deli misin, en yakın arkadaşım sözleniyor, kaçırır mıyım bunu? Konfeti patlatacağım."
"Bak ya!" Gülüştük.
Ardından saat çok geç olmadan kalkma kararı aldık. Şimdi de sokakta kol kola yürüyorduk beraber. Birden aklıma gelen şeyle dudaklarımı ısırdım.
Şimdi yeri ve sırası mıydı hiç bilmiyordum ki...
İstinye.
"Büşra," deyip duraksadığımda o da durdu, şaşkınca bana baktı. "Benim sana bir şey söylemem lazım."
"E söyle?" Derin nefes aldım. "Ben... Ben uzun zamandır biriyle yazışıyorum, daha doğrusu mektuplaşıyorum." Büşra'nın gözleri anında irileşirken bana bakakaldı. Masumca gülümseyerek omuz silktim.
"Kimle?" Öyle bağırmıştı ki gülemeden edemedim.
Kısık sesle adını zikrettim.
"İstinye ile."
Sevgili İstinye,
Buluşmamıza çok ama çok az kaldı. Bir haftadan az belki de. Of bilmiyorum. Neden karnımda midemi affedersin ama duvarını matkapla delen kelebekler var? O kelebekleri bir elime geçirirsem var ya...
İstinye...
Seni çok özledim ama seni sabretmesini de bildim.
Sabır, sevgilerin en güzel örneğidir İstinye.
İstinye, ayın yirmi yedisi çabuk gelse ya.
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.