17.Bölüm -Yeni Sezon

1311 Kelimeler
İstanbul, Ağustos 2012. Ya da çok benziyordu. Kalbim ve mantığım birbirine savaş açarken ben donakalmış vaziyette onun bilekliğine bakıyordum. İstinye'ye aldığım bilekliğin aynısı mı değil mi bilemiyordum. Aramızda uzun diyebileceğimiz mesafe vardı, kestirmek zordu. Yeniden annemin bağırışını işittiğimde ayaklarımı zor bela yerimden oynatabildim. Donakalmış vaziyette arabaya ilerlerken annemin ön kapıdan bana baktığını hissettim. "Hadi kızım!" Başımı salladım. Arkaya bindim, emniyet kemerimi bağladım, ablamın bana baktığını hissedince ona döndüm. Bana neler oluyor dercesine baktı, her şey yolunda dercesine gülümsedim. Ardından araba harekete geçince camdan hastanenin bahçesine baktım. Oradaydı. Sağda Gökşin biriyle konuşuyordu, solda ise uzakta Barış bana bakıyordu. Bakışlarım ona kayınca öfkeyle baktım. Elindeki çiçek buketi yere düşmüştü. Bakışlarımı kaçırdım. İnsanların kendi çıkarları için bu kadar çirkinleşmesini hiç bir zaman anlayamayacaktım. Bir Kaç Gün Sonra Akşama Büşra'yı istemeye geliyorlardı. Aslı ve ben Büşra'nın evindeydik. Hazırlıklara yardım ediyorduk. Akşama tüm mahalleli gelecekti. Arka bahçede ufak bir merasim olacaktı. Annemler gelmeyecekti. Ablamın yalnız kalmasını istemiyorlardı. Ne kadar dil döktüysem de ablam istemedi, reddetti. Oysa kim bilir nasıl iyi gelecekti ona. "Akşama Emir geliyor mu Aslı?" "Haber verdim Büşra abla, ablasıyla beraber gelecek. Sorun olmaz değil mi?" "Ay deli misin yahu? Gelsinler, başımızın üstünde yerleri var." Allığı elime aldım, Büşra'ya baktım. "Yalnız Büşra bu söz kesme, biliyorsun değil mi?" "E ne olmuş bebeğim?" "Yanisi düğünmüş gibi her geleni çağırıyorsun, yol geçen hanı sanki." dedim. Aslı güldü. Güldüm. Büşra oturduğu yerden bana vururken, "Hiç de bile. Hem ne kadar kalabalık, o kadar mutluluk." Gözlerimi devirdim. "Düğünde olsa olmuyor muydu canım benim?" "Olmuyor Oya Hanım." Gülümsedim. "İyi tamam, sen nasıl istersen öyle olsun." Bir iki saat kadar daha bahçedeki hazırlıkları sürdürürken annemler gelmişti. Hem de ablam da vardı! Gözlerim irileşerek açılırken hemen yanlarına koştum. "Abla! Anne!" "Kızım..." Oldukça şık olmuşlardı. Hele ablam... Ablamı baştan aşağı süzdüm. "Abla, çok güzel olmuşsun." Gülümsedi. "Yakışmış mı?" Dedi kırık sesiyle. Gözlerim duyguyla baktı ona. "Çok..." Ardından kendimi toparlayarak, "Ayakta kaldınız girsenize." Annem eliyle yok yok derken, "Daha işimiz var Oya, akşama geç kalmadan geliriz." Ablama döndüm. "Abla sen kal bari, senin de mi işin var?" "Kuaföre gidiyoruz, annem saçlarıma fön çekmemi, üstüme çeki düzen vermemi söyledi." Omuzlarını silkti. "El mahkum, bu yaşta anne terliğine tokum." Kıkırdadım. Gözlerinin içine baktım. "Seni seviyorum abla biliyorsun değil mi?" Güldü. Bu uzun zaman sonra gördüğüm en sahici gülümsemesiydi. "Biliyorum ablam, ben de seni seviyorum." Ve sarıldık. Daha sonrasında vedalaşarak yanımdan giderlerken onları seyrettim. Dalgınca sokağı izlerken, bir kaç gün önceki halim geldi. İstinye... Yüzümdeki tebessüm soldu. Yutkundum. Ona mektup yazamamıştım halen. Gerçi henüz vaktim var. Bir hafta süremiz oluyordu, ki mektuplar erkenden ulaşıyordu. Buna artık Ptt de alışmıştı, haftabaşı postama zarf atan Aydın abi de. Onu çok özlüyordum, yetmiyordu. Onun sesini duymak, görmek, koklamak, doyasıcaya sarılmak istiyordum... Ah İstinye... Seni çok seviyorum. Öyle çok ki, keşke kokun mektupla taşınabilseydi diyecek kadar çok... Anladım ben İstinye, bir insan bir insanı çok sevince kendinden bile çok seviyormuş onu. Cümleleri ben diye değil o diye başlıyormuş, önceliği o oluyormuş hep... Kalbimsin İstinye. Gözlerimi yumdum, Gökşin'in bileğinde gördüğüm bileklik... Benzerlikti sadece. Çünkü ablam için yeniden hastaneye gittiğimde odasına uğramıştım, şansıma bilekliği de masada duruyordu, gizlice alıp içini kontrol etmiştim. Ve isimlerimiz yazmıyordu... Burukla gülümsedim. Oysa kalbim ne çok tekrarlamıştı, o İstinye diye... Mantığım her defasında reddetse yine kalbimi dinlemiştim ve hayal kırıklığına uğramıştım. Hem öyle olsa, beni ilk gördüğünde tanırdı değil mi? Oya yapma... Tanıması zor. Omuzlarımı silktim. Benimki de bir umut işte. Hissetmiştir belki olamaz mı... "Oya! Gelsene!" Büşra'nın sesiyle arkama döndüm. "Geliyorum." diye bağırdım. Bir iki saat sonra Herkes delicesine eğleniyordu. Yarım saat evvel söz kesilmişti, alkışlar çığlıklar her yanımızı sarmıştı. Onlar gözümün önünde birbirlerine sarılırken bakışlarından birbirlerine ne kadar sevdikleri öylesine belli oluyordu ki. Canlarım benim. Umarım ben bir gün İstinye ile böyle olurum. Ama ben ona kıyamam, kahvesine tuz atamam ki... Tabi ki Büşra ne aldıysa eline onu basmamıştı demeyi çok isterdim ama yapmıştı. Tolga bu gece sağ salim çıkarsa ona daha bir şey olmaz demektir. Onur halaybaşında mendil sallarken Tolga da aralarındaydı. Aslı ve Emir kenarda arkadaşlarıyla koyu muhabbet içindeydiler. Büşra ise mahallinin tebriklerini kabul ederken onlarla derin bir sohbete girmişti. Babam kenarda Mücahit amca ile tavla oynuyordu. Gülümsemeden edemedim. Ablam ise kenarda oturmuş, elindeki tabağıyla oynuyordu. Onu yalnız bırakmamam gerektiğinin farkına vardım. Yanındaki boş sandalyeye oturduğumda tabağı kucağına indirdi, bana döndü. Yemeğine bir bakış atarak yüzüne baktım. "Beğenmedin mi?" Hepsi ev yapımıydı ve lezzetli olduklarını biliyordum. "İştahım yok." Gerçek yüzüme buz gibi çarparken buzdan farkım kalmamıştım, yüzlerce parçaya ayrılmıştım. Buna rağmen gülümsemeye çalıştım. "Hadi gel beraber halaya katılalım." Deyip hevesle ayağa kalktığımda onu kolundan çekiştirdim. Ablam yüzünü buruşturdu. "Oya, halim yok..." Durdum, yüzüne baktım. "Abla... Benim de seni böyle görmeye halim yok, biliyor musun?" Nerede o eski Günay... Bakışlarını kaçırdı. Yeniden yanına oturdum. Bakışları karşıdaydı, bana bakmıyordu. "Sen böyle yaptıkça daha çok kapanacaksın içine, biliyorum. Sen bu tabaktakileri de halay oynamayı da seviyorsun! Yalan söyleme bana anlıyorum. Kendini soyutluyorsun hayattan. Söylesene neyi amaçlıyorsun?" "Oya ben ölüyorum," dediğinde dünyam başına yıkıldı sandım. "Doktor bile zor izin verdi, niye biliyor musun? Çünkü benim burada olmamam gerek, benim şu an hastane odasında olmam gerek. Asıl yerim olası." Gözleri dolu doluydu ve kızarmıştı akları. "En zor kanser bu." dedi fısıldayarak. Gözlerimin içine baktı. "Biliyorsun Oya." "Benim dayanamayacağımı, öleceğimi biliyorsun... Söyle bana, bu kaçıncı? Bu kaçıncı kefaretim... Sayamadım ben Oya." Ablam daha önce de kanserdi. Atlatmıştı. İki kez hem de. Ablamın hikayesi yaralıydı. Bundan yıllar önce ablam evliydi. Eniştemle severek evlenmişlerdi. Mutluydular. Hatta öyle ki, ablam da benim gibi tanışmıştı eniştemle. Ben İstinye ile nasıl tanıştıysam... Ablama her gün kapısına kimden geldiği belli olmayan kutular gelirdi, her defasında merakla bakardık içinde neler olur diye. Ama bu hiç değişmezdi. Her gün farklı renginde notlar ve çikolatalar. Ve daha sonra ablam dayanamayıp ertesi gün kapıyı izler, kapıya gelenin eniştem olduğunu öğrendiğinde onu yakalar ve başlar hikayeleri. Ablam başlarda eniştemin sapık olmasından korkmuştu ya da onunla dalga geçen bir çocuk olmasından. Çünkü kendisini kaptırmıştı aşka. Ablam aşık olmuştu. Onlar evlenmişlerdi. Hatta çocukları olacaktı... Ama olmadı. Ne eniştem ne çocukları bu masum dünyada kendilerine yer arayabildiler. Ablam ise kocaman yeriyle yapayalnız kaldı. Gözlerimi yumup önüme döndüm. Onun için diyordum ya, ben ablamın yaşadıklarını yaşamayacaktım. Kader belki de elden bir şey gelmezdi ancak... "Oya..." dedi ablam uzun sessizliğe yarık açarak onu bozdu. Ona döndüm. Ağladığı belli oluyordu ama toparlamış gibi duruyordu. Elleriyle nemli göz altlarını sildi, sonra dikkatlice göz irislerimi inceledi. Kaşlarım çatıldı. Niye tedirgince bakıyordu bana? "Evet abla?" Kucağındaki parmaklarıyla oynadı. "İstinye... Hani şu bahsettiğin mektup adam." Mektup adam... "Evet..." Ona döndüm tüm bedenimle. Gerilmiştim. "Ne olmuş İstinye'ye?" "Onunla hiç görüştünüz mü?" "Nasıl yani? Yüz yüze mi?" Başını salladı. "Aslında..." derin nefes aldım. "Görüşecektik. Sen o gün hastaneye kaldırılmasaydın..." "Sonra..." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Bilmiyorum bir türlü kısmet olmadı, hem ben ona hâlâ mahcubum. Onu Çamlıca'da ekmiş gibi oldum. Gibi değil, onu ektim." "Peki... Yeniden görüşecek misiniz?" Dudaklarımda tebessüm filizleniverdi. "Öyle çok istiyorum ki abla, onu bir göreyim sarılayım ona, ölmeden bunu yapamazsam gözlerim açık gider vallahi." dediğimde son cümlede alay ettiğimi anlamış gibi koluma vurdu. Yarım saniye sessizlikten sonra ona baktım. "Sen neden sordun ki?" Gerildi. Bana baktı. Yerinde dikleşti. "Oya..." "Evet?" "Ben galiba..." O sırada Aslı bize bağırdı. "Oya telefon!" Aslı'ya tamam işareti yaptığımda ablama döndüm. "Geliyorum hemen!" Ablamın yanından ayrılarak eve girdim, büfenin üzerindeki telefonumu elime aldım. Cevapsız çağrı vardı, tuşa bastım. Kalbim. ❤ İstinye... O aramıştı beni! Elim ayağıma dolaştı, avuç içlerim terledi! Nefesim hızlandı. Yutkundum. O beni aramıştı, beni... Hemen geri ara'ya basarak heyecanla telefonu kulağıma götürdüm. Allah'ım onun sesini duyacaktım ya ben! Diğer elimin tırnaklarını kemirirken büfenin aynasından kendime baktım. Ben bu muydum dedim kendime. Heyecandan yerinde duramıyorsun Oya. Doğruydu. Utanmasam yerimde zıplayacaktım! Çalıyordu. Çalıyordu. Çalıyordu. E niye açmıyor bu? Çağrı sona erdiğinde cevapsız çağrının dakikasına baktım, 2 tane vardı. İlki 22 dakika önceyken ikincisi 3 dakika önceydi. Ah hadi ama İstinye... Yeniden arayıp kulağıma dayadığımda Allah'ım nolur açsın diye içimden geçiriyordum. Ve açıldı. İkimizden çıt çıkmadı. Nefesimi tutmuştum. Oya konuş. Konuş Oya! Yutkundum. "İstinye..." Bir kaç saniye duraksadım. Çok geçmeden karşı taraftan da ses geldi. "Papatya..."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE