İstanbul,
Ağustos, 2012.
"Papatya..."
Sesi...
Bir çiçeğinin dalına koparmak istemeyen ama onu koklamak isteyen, ciğerlerine nüfuz etmek isteyen birinin sesi gibiydi. Yumuşak, naif...
Bu, İstinye'nin sesi ve hiç de yabancı gelmiyor.
Kaşlarım çatıldı.
Onun sesini ilk kez duymama rağmen sanki uzun zamandır duyuyormuşum gibi aşinaydım.
Sessizce yutkundum. Telefonu kulağıma iyice yapıştırırken ellerimin titrediğini anladım. "İstinye..."
"Nasılsın?"
Allah'ım, kalbim...
"İ-iyiyim..." Sesim titriyordu. "Sen, nasılsın?" Derin bir soluk aldı. "İyi değildim, ama şu an iyiyim. Senin sesini duydum daha iyi oldum, Tarabya." Dudaklarım istemsizce kıvrılırken, "Ne mutlu bana o zaman..." dedim kırık dökük sesimle. Yanaklarım yanıyordu Allah'ım!
"Hastanede misin?"
Sessizlik oldu.
Duraksadım.
"Evet," dedi bir kaç saniyelik sessizliğin ardından. "Nöbete kaldım bu gece."
"Yoruluyor musun?"
Gülümsediğini görür gibiydim. Neden böyle hissediyordum ben?
"Elbette, yorulmamak elde değil. Olsun ama işimi seviyorum." Belki başarılı olmasının en yegane sebebi buydu.
"Seninle gurur diyorum... Bunu biliyorsun değil mi İstinye?"
"Biliyorum, papatya..." Bu hayatımda duyduğum en özel hitaptı.
"Tarabya," dedi yine kalbimi küt küt edecek sesi. "Ben seni özlüyorum." Nefes alamadım.
"İnsan görmediği, duymadığı, ismini bile görmediği birini nasıl özler ki? Özlüyormuş işte. Ben seni çok özlüyorum. Sana kavuşmak istiyorum ama kavuşamamaktan da korkuyorum, bir gün seni görebilecek miyim Tarabya? "
"İstinye... Mektup devri sona ersin mi?" dediğimde karşı taraftan derin soluklu iç çekiş geldi.
"Tarabya... Sona ersin. Yoksa ben sana olan hasretimden öleceğim."
Kaşlarım çatıldı. "Ağzından yer alsın, deme öyle." Güldüğünü işittim.
"Tamam demem bir daha."
"O halde, yarın! Yarın bana hediyenin verdiği ilk yere gidelim."
"Kanlıca Hasan Yoğurtçu'nun yeri?"
"Aynen, ama bu sefer ne olursa olsun geleceğiz, bu kadar geç kalmayacağız birbirimize."
"Söz, Tarabya. Yarın seni orada bekliyor olacağım, saat tam üçte."
"Söz, İstinye, seni tam üçte orada bekliyor olacağım."
Ardından bir kaç saniye sessizlik oldu, "Dikkat et benim canıma. Yağmur da yağabilir, sıkı giyin. Üşümesin benim canım." Ben... Nefes alamadım.
Ardından benim konuşamadığımı fark edince, "Güzel geceler papatya..." dedi ve telefon kapandı.
Ne kadar süre ayakta, kulağımda telefon öylece dikilmiştim bilmiyordum. Akciğerlerim benden habersiz solunum yapıyordu, kalbimi... söylemiyorum bile.
Ruhun kendinde değil gibiydi.
Telefon kulağımdan kayıp düşünce gözlerimi yumdum, sağ gözümden akan yaşım yanağımdan kayıp yere yağdı.
Yutkundum. "İstinye... Sen çok özel bir adamsın."
Ertesi Gün, öğle vakti.
Yaslandığım tezgahtan doğrulurken heyecanla telefonuma bakıyordum, bir elimle tırnaklarımı yerken. Mutfaktaydım ve ocak başında babama kahve yapıyordum.
Dün geceki o halimden sonra daha fazla Büşralarda duramamış eve geçmiştim. Allah biliyor ya, sabaha kadar gözüme uyku girmemişti ve dudaklarım asla düz olmamıştı. Sırıta sırıta telefon konuşmamızı düşünüp durmuştum.
Onun sesini duymuştum!
Ve bugün de onu görecektim.
Allah'ım bu mutluluk değil de ne? Ne olur Allah'ım çok güldürdün bu kulunu, çok ağlatma ne olur.
Gaz aniden sönerken irkilerek ocağa dönüverdim. Telefonumu arka cebime koyup hızla ocağı kapattım. "Ay allah..." Hemen lavabonun önündeki sarı bezi alırken cezveyi ocaktan alıp evyeye koydum, alelacele ocağı silerken annemin sesini işittim.
"Kahve mi taştı?" Ocağı siliyordum. "Sorma anne..."
Bezi geri çekip muslukta suyu açtım, bezi yıkamaya başladım.
"Oya?"
"Hım?" dedim anneme bakmadan. Bezi yıkmakla meşguldum. Su lavabonun içine akmaya devam ederken annem koluma dokundu, kendine çevirdi. "Bana bak bakayım sen."
"Ne oldu anne?" Musluğu kapattım.
Bezi sıkıp elimde tutarken yüzümü inceledi. "Uyumadın mı sen? Göz altların şişmiş." Elim direk gözümün altına gitti. Evet dikkatlice bakılmadığı sürece belli olmuyordu, elbet dikkatli bakılmadığında.
İstinye... Acaba fark eder miydi?
"Öyle oldu," Bezi sıkıp yerine koydum. "Dalgınım biraz."
"Bir sorun yok değil mi Oya?"
"Yok anne ne olsun... Yaz okuluna kalmıştım, önümüzdeki hafta sınavım var, onu kafaya taktım. Bu sene alıp okulumu uzatmak istemiyorum."
Annem gülümsedi. Kolumu okşadı. "Yaparsın sen, güven kendine."
"Öyle de işte, elimde değil..." Az zaman sonra saatin ikiyi geçtiğini gördüm. Artık evden çıkmalıydım, İstanbul trafiğini göz önüne alırsak ancak yetişirdim.
Boy aynamdan kendimi süzdüm.
Normalde elbise giyen biri değildim, özel zamanlarda giyerdim sadece. Ama bugün onun için papatyalı elbisemi giymiştim.
Papatya...
Uzun dalgalı kumral saçlarımı elimle dağıtıp omuzlarıma getirdim. Makyaj yapmamıştım sadece az biraz kirpiklerimde rimel ve dudaklarımda lipbalm vardı. Böğürtlenli. Öyle ki hiç sürmemişim gibi duruyorlardı.
Mutlu tebessümümle elimi kalbimin üzerine koydum, nasıl da küt küt atıyordu...
"Az kaldı..."
Nasıl evden çıktığımı, nasıl Kanlıca'ya geldiğimi hatırlayamıyordum bile. Yol boyunca düşünmekten etrafımda olup bitenin farkına varamamıştım.
Tahta kapıyı elimle açarken dükkanın içinde çan sesi yankılandı. Dükkanda bir çift ve denize bakan köşede oturan, sırtı bana dönük olan adamdan başka kimse yoktu.
Adımlarım yavaşladı. Kol saatime indirdim bakışlarım. 14.59
Ve 15.00...
Başımı kaldırdım, sırtı dönük olan adama baktım. Heyecanlıydım. Soluklarım bile heyecanlıydı.
Ellerimi iki yana indirip sıktım, avuç içlerim mi terliyor benim?
Yavaş sakin adımlarla onun yanına ilerlerken dudaklarımdaki o mutluluk tebessümü hiç sönmedi, aksine giderek arttı. Yutkundum. Allah'ım sen aklıma ve kalbime mukayyet ol.
Yoksa ben heyecandan delireceğim...
Kırmızı beyaz pötikareli masa örtüsüne çarptı gözüm, demli bir çay vardı önünde. Yarısından çoğu içilmişti. Çayı seviyordu demek. Hemen aklıma not ettim.
Elim titreye titreye havaya kalkarken anlık cesaretle onun omzuna dokundum. İrkildi. O an fark etmişti beni. Yavaşça kafası bana dönerken nefesimi tutarak izledim. Sanki biz bir kadrajın içindeydik de ağır ağır ilerliyordu hareketlerimiz.
Yüz yüze geldiğimizde simamı şaşkınlık kapladı, tebessümüm yavaşça dinerken onun yerini şaşkınlık nidası aldı.
Onun da bakışları benden farklıydı. Şüpheyle gözlerini kıstı ancak yüzünde mutlu bir ifade vardı.
Yüzünü dik dik incelerken şokta gibiydim.
En sonunda gözlerine baktım. "Gökşin Bey... Sizin burada ne işiniz var?"
Duraksadı. Sesimi duyunca dudakları kıvrıldı. Gülümsedi. Gittikçe genişledi gülümsemesi. "Hoş geldin, papatya..."
Sesi ve papatya deyişi...
İstinye, Gökşin'den başka kimse değildi.