İstanbul,
Ağustos 2012.
"Ben anlayamıyorum," dedim en sonunda, sanki bir buz kütlesine çarpmıştım da her yerim üşüyordu. Şaşkındım. Ben, İstinye'yi beklerken karşıma Gökşin'in çıkması...
Asıl onun İstinye olması...
Gülümsemesi dinç kaldı, yerinden yavaşça doğrulduğunda karşımda dikildi, ellerim halen titriyordu. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı en önemlisi ne diyeceğimi bilemiyordum. Birden ellerimden tuttu, ellerimin titremesi hissettiği o sıcak duyguyla durdu, sarılıp sarmalandı onun sıcaklığına. Bakışlarım ellerimize kaydı, ardından başımı kaldırıp onun gözlerine baktım. "Anlasana... Seni ilk gördüğümde Allah'a yalvararak ağlıyordun ve ben seni ilk o halde gördüğümde kalbimde bir sıcaklık hissetmiştim. Neden bilmiyorum ama kalbim senin olduğunu hissetmişti, Tarabya." Sesi de oydu. Telefondaki ses de buydu. Donakalmış vaziyette onun gözlerine baktım. Onun ela gözlerine. Gözleri... Çok güzeldi. Hayır, güzel olan gözleri değildi, ela harelerindeki duygu dolu bakışlardı. Onlardı gözlerini güzel yapan.
Yutkundum.
Acaba İstinye hissetmiş midir diyordum?
Meğersem çoktandır biliyormuş.
"Tarabya olduğumu biliyor muydun?"Başını iki yana salladı. "Hayır ama Allah şahit ki, sen olabileceğini hissetmiştim." Ben de hissetmiştim...
Kalbim nasıl avaz avaz bağırmıştı içimden?
O diye. O İstinye inan diye.
Gzölerimi yumup açtım. "Ben çok şaşkınım..." dedim kısık ve utangaç çıkan sesimle. "Düne kadar ablamın doktoru iken bugün benim İstinye'm oldun..."
Yüzüme doğru eğildi, her iki gözümün içine de baktı. "Ben senin İstinye'ndim ki..." Kalbim... Ne olur beni öldürme.
Dudaklarım kıvırlırken az önce sönüp giden tebessümüm ışık gibi aydınlandı. Ben gülümsedikçe o daha çok gülümsedi. Elim istemsizce yanağına gitti, hafif az sakallı yanağını okşadım. Yanağını avucuma bastırdı. "Uyumadın mı sen?" Duraksadım.
Haa, şu göz altı torbalarım.
Elini sağ gözümün altına getirerek parmağını sürttü. "Neden kendine güzel bakmıyorsun? Yazık değil mi gözlerine, sana..."
Utançla başımı eğdim ancak çeneme inen elleri buna izin vermedi. "Gözlerini benden kaçıracak mısın? Bu kadar hasret kalmışken birbirimize?" Gülümseyerek başımı iki yana salladım. "Hayır, daha çok bakacağım sana. Hiç bırakmayacağım. Utansam da..."
"Utanma benden. Hiç. Tamam mı?"
Gülümseyerek, "Tamam." Dedim. Ardından ellerini çekerek benden ayrıldı. Kollarını iki yana açtı. "Sarılmayacak mıyız Tarabya?" Açılan kollarına baktım, sonra ona. Hızla kollarının arasına girdim, boynuna sarıldım. Elleirmi sımsıkıca onun ensesine sardım. Sarılmamla beni belimden sımsıkıca tutup havaya kaldırdı. Yüzünü saçlarımın arasına daldırdığını, kokumu içine çektiğini hissettim. Bu beni daha çok gülümsetirken konuştu. "Papatyaları seven kadın nasıl kokar, öğrendim artık... Mutluluk kokar. Huzur kokar. Papatya kokar. Kapkaranlık odadaki beyaz bir umut damlasısın sanki Tarabya."
Ne kadar zaman geçtiğini anlayamadığım o sarılmadan sonra geri çekilip saçlarımı kulağımın arkasına yerleştirdi. "Hadi gel..."
Kaşlarımı çattım. "Ne?"
"Gel diyorum." Beni elimden sımsıkıca tutarak dükkanın içinden marinaya çıkardığında hava, yağmurlu havaya göre serin değildi, normaldi ve şu an güneş açmıştı. Gökyüzüne baktım. "Yağmur yağacak sanmıştım..."
Durdu, o da gökyüzüne baktım. "Senin gelişinle aydınlandı işte gökyüzü..." Kafamı indirip ona baktım, yan profilini ziledim. "Hala inanamıyorum..." dediğimde o da kafasını indirdi, gözlerimin içine baktı. "Bir yanım seni mektuplardan daha fazlasını tanıyor gibi aşina ama bir yanım da daha geçen günkü öylesine tanıştığın biri diyor."
Bana döndü, her iki elimden tuttu. "İnanması zor biliyorum ama ben... yadırgamıyorum bu durumu. Çünkü seni ilk hissettiğimde içimde sana karşı oluşan bir şeyler vardı, hatta sırf bu yüzden o mektuptaki papatyaları seven kadına ihanet edeceğim diye kalbim sıkışmıştı, günlerdir eve gitmeyip bilerek nöbete kaldığımı hatırlıyorum." İç çektim. "Ama Tarabya, iyi ki o sendin..." Omuzlarını silkti. "Kısacası sen de takılma buna, alışmaya bak."
"Alışmaya mı?" Başını salladı. "Yanılıyorsun İstinye, ben zaten sana alışığım ama karşımdaki bu adama alışık değilim. Sen bunca zamandır hep zihnimde canlanan bri adamdın ve seni birden karşımda görünce ve böyle davrandığını görünce..."
"Tarabya," Ellerimden sımsıkı tutuyordu. "Ben sana aşığım."
Nefesim kesildi.
"Bunu saklamayacağım ki saklamak manasız. Biz mektuplaşmaya başlayalı birbirimizi tanıyalı bir yılı geçti değil mi?" Evet, bir yıl olmuştu.
"Bu zaman diliminde kendime itiraf edemediğim de oldu ama sonradan kabullendiğim de. Şimdi seni bulmuşum, anın tadını doya doya çıkarmak varken seni neden kendimden mahrum bırakayım? Seninle geç buluşmuşken ve hayat kısayken neden gizleyeyim duygularımı? Neden itiraf etmeyeyim?"
"Ama..." dedim oyunbozan bir sesle. "Ya ben sana aşık değilsem?"
"Değil dilin, gözlerin bile bunu söylese inanmazdım sana. Çünkü," Elini kalbimin üzerine koydu. "Bak hissediyor musun nasıl atıyor... Jest ve mimikler insanı yanıltabilir, ama burası asla."
İmrenerek ona baktım. "Hadi sen de koy elimi kalbine..."
"Kalbine?" Başını salladı.
"Senin kalbin benim, benim kalbim de sensin, biz aslında biriz Tarabya."
Elimi kalbimin üzerine yani onun kalbinin üzerine koydum. Benden farklı değildi. Küt küt atıyordu. Gülümsedim uykuluymuşum gibi. "Çok güzel."
"Senin gibi."
Gözlerine baktım.
"Hadi teknemize binelim."
"Ne? Şimdi mi?"
Bana döndü, baktı. "Şimdi değilse ne zaman?"
"Yani.... Bilemedim ki."
"Bana güven. Çok güzel olacak." Ona güveniyordum... Evet, evet ben İstinye'ye güveniyordum.
Ne büyük ne de küçük olan orta boyutta, Tarabya 2012 yazan teknemize önce adım attı, sonra elini uzatarak bana baktı, eline baktım, hiç düşünmeden elinden tuttuğumda elimi sıkıca tutup adımı atmamı bekledi, daha sonrasında belimden sıkıca tutarak ayaklarımı yerden kesti. Çığlık attım. "Yaa!"
Beni teknenin içine indirdiğinde gülerek ona baktım, burnuma fiske atarak halatı marinadan çözmeye çalıştı. O sırada bakışlarım oturağın üstüne mavi kağıtlı, beyaz kurdeleli papatya buketine kaydı. "Ama bu..."
Onun sesini işittim. "Senin için."
Oturağa yaklaşarak oturdum, buketi elime aldım, burnuma götürerek kokladığımda gözlerimi yumdum. Ferah, hoş bir kokusu vardı. "Beğendin mi?"
Gözlerimi açtım, karşımda duruyordu. "Beğenmek ne ki aşık oldum." Gülümsedi. Ben papatyalarımı severken o da güverteye girdi. Ben de kucağımda çiçeklerimle peşinden takip ederken ona baktım. Ben sormadan cevapladı. "Motorlu bu. Kürek çekmeye gerek yok." Ardından bir kaç düğmeye basarak motoru hazır hale getirdi. Elleri dümene gitti, yavaş yavaş teknemiz hareket etti. O yüzünde mutlu ifadesi ile denizi izliyordu. Bense onu...
Ne şaşırmıştı, şoka uğramıştım... Beklemediğim bir şeyken kalbim buna hazır olmam gerektiğini hep söylüyor gibiydi bana. Hastanede onu her gördüğümde kalbim bana onun adını zikrediyordu. İstinye diyordu ama ihanet edemem diyordum.
İstinye benim her şeyim diyordum... Onu bırakamam diyordum.
Gönlümün sırf ona benziyor diye doktora kaymasından korkuyordum. Ama gel gör ki o, oymuş zaten.
O, İstinye'ymiş.
Derin bir iç çektim. Elleri dümeni hareket ettirirken bana yandna bir bakış attı. "Ne o?"
Ah o ela gözleri...
"Hiç."
"Hiç?" dedi sorguyla.
"Biliyor musun..." dediğimde gözleri bana döndü. "Ben de sana aşığım. Yüz yüze gelirsek o mektuplardaki büyümüz bozulur mu diye endişeleniyordum... Ama hayır, o mektuptaki adama daha çok aşık oldum." Bakışları içime işlendi, daha içime, derine.
Ah İstinye, sen çok güzel bakıyorsun.
Bir eli dümenden ayrılarak benim elime uzandı, buketimi sağ koluma aldım. Elimi tuttu sıkıca, okşadı parmakları üstünden. "Seni seviyorum ve bunu her defasında dile getirmekten bıkmayacağım, Tarabya. Ne kadar çok söylersem sevgim o kadar çok dolacakmış gibi hissediyorum... Taştıkça doluyor sevgim, bu demektir ki hiç bitmeyecek."
Kalbim sen bugün beni fazla doz aşktan öldürtmeye yemin etmiş gibisin.