İstanbul,
Ağustos 2012.
İstinye'nin o son cümlelerinden sonra konuşmamış, birbirimize bakmaya devam etmiştik.
Daha sonrasında köprüye yakın geldiğimizde İstinye denize çapa atarak olduğumuz yerde sabit kalmamızı sağladı. Dışarı çıktığımızda etrafımıza baktım. Boğaz, Rumeli Hisari, ve İstanbul...
Ah o güzel İstanbul.
Kaderim oldun sen benim.
"Acıktın mı?" Onun sesiyle kalbim huzur doldu, arkama döndüm. Oturakların arasına küçük bir masa açmıştı. Dardı ama sığabilecek kadar alan vardı. "Ne yalan söyleyeyim evet."
"Ben de evet." dedi gülümseyerek. Ardından içeri giderek bu sefer elinde sepet ve buketimle geri döndü, buketimi masanın kenarına koyarken ona baktım, o an beni izliyor olduğunu gördüm. "Papatyasız olmaz. Ama sanırım bir papatyamız daha vardı, o daha yardım ederse karnımızı daha çabuk doyururuz."
Güldüm. "Tabii ki İstinye Bey, siz yeter ki isteyin, papatyanız emrinize amade."
Beraber masaya örtü açıp, sepettekileri dizdiğimizde ben son olarak tabakları çıkardım o da içeriden termosu getirmişti. "Çay?" diyerek elindekini havaya kaldırdı.
"Hastasıyım."
Masaya koydu termosu. "Bir ortak noktamız daha desene." Gülerek başımla onayladığımda karşılıklı oturaklara oturduk. Çayları doldurmaya başladı ben de saklama kabı içinde incecik sarılmış sigara böreklerinden birini alıp ucunu ısırdım.
"Mmm... Leziz olmuş bu?"
"Beğendin mi?"
Başımı salladım. "Evet." Ardından lokmamı yutarak konuştum. "Sen mi yaptın?"
"Evet, bizim için yaptım." Biz...
Utanarak bakışlarımı kaçırdığımda kızacak sandım ama öyle düşünmem hataydı. O İstinye'ydi ki. Onu tanıyordum. Ya da bunlar daha benim için başlangıçtı. Ama kızacağını düşünmem hataydı.
Nitekim öyle oldu, İstinye üstelemedi.
"Yemekte iddialı olduğunu biliyordum da böylesini beklemiyordum." Dirseklerini masaya koydu. Üstüne beyaz şile gömlek giymişti ve ne yalan söyleyeyim çok yakışmıştı.
Haddinden fazla yakışıklıydı.
Yok artık Oya, şimdiden kıskançlık krizlerine başladın bile... Bir dur bismillah.
Aynen ya, ne oluyordu bana?
"Dedeme baktığım zamanlar ya da daha öncesi... Mutfakla aram kötüyken bile iyi olmalıydı. Kötü olamazdı. Zaman zaman tencere yakarak kendimi geliştirdim."
"Aran kötü müydü?" Diye sordum şaşırarak. "Bence bu doğuştan gelen bir yetenek." Diyerek sigara böreğin tamamını ağzıma atarak çiğnedim. Allah'ım bayılırdım ben! Benim bu halime gülerek izledi, kenardan peçete alıp bana uzattı. Elinden alırken parmaklarımız birbirine değdi. Sanki elektrik çarpmıştı. Utanarak başımı eğdim.
"Anlatsana..." Kalbimi hoplatan sesini yeniden işittiğimde ürkek gözlerle ona baktım. Çok güzel bakıyordu. İstinye, o çok güzeldi. Omuz silktim. "Mektuplardan farklı değil ki İstinye..." dediğimde gülümsemesi söndü, aslında şu an ne kadar mutlu olsam da üzgün olduğumu biliyordu. "Biliyorsun işte... Ablam."
Birden masanın üstünden elimi yakalayıverdi, tuttu. Sıcak parmakları elime güven verirken onun güzel ela gözlerine baktım. "Sana söz veriyorum, ablanı iyileştireceğim." Burukla gülümsedim. "Ablanın hastalığı zor olabilir ama geç değil, Oya." İlk defa Oya dedi! Adımı söyledi!
Ben hiç bir şeyden ölmesem de kalp çarpıntısından öleceğim, az kaldı!
"Erken teşhis hayat kurtarır, nitekim ablan da bu durumda erken davranmış, iyi ki de. Kemoterapi, ilaçlar ona ağır gelecek, yoracak onu. Maalesef. Ama sonunda iyi olacak."
"Nedense sana güveniyorum, İstinye."
İçtenlikle gülümsedi, parmakları elimi okşadı. "Seni hayal kırıklığına uğratmayacağım."
"Umarım... Umarım İstinye, ama sanırım sözünü tutamasam da üzülmem. Çünkü bu senin elinde olan bir durum değil ki, her insanın belirli bir ömrü var, vakti dolunca herkes gidecek. Bu yüzden kızamam ki sana, bir doktor olarak elinden geleni yapacağına candan gönülden inanıyorum." Elimin üstünden derince öptü, gözlerini yumarak yapmıştı bunu.
"Sen çok alçakgönüllü, merhametli bir kadınsın Tarabya. Papatyalar gibi..." Gülümsedim. "E sen de benden farklı sayılmazsın." Dediğimde gülerek başını salladım. "Dengimizi bulmuşuz o zaman." Aradan bir kaç saniye geçti ki, "İlk karşılaşmamızda..." dediğimde bana bakıyordu halen. "O odada... Sana öyle davrandığım için özür dilerim. Bilerek değildi inan."
"Özür diledin diye hatırlıyorum ama?" dedi muzipçe.
Başımı eğdim. "Evet."
"Ben de sana bir öneride bulunmuştum, bunu da hatırlıyor musun peki?"
"Gülhane Parkı'nda Müslüm Gürses dinleyerek dondurma yemek." Başını salladı onaylayarak. "Ne dersin?"
"Hmm bu bir teklif mi?"
"Bu seni her gün görebilmek için bir bahane." Sırıttım. Önüme düşen saçımı kulağımın arkasına yerleştirirken beni takip etti İstinye. "Ah Tarabya... Neden bu kadar bekledik ki?"
"Bilmiyorum ki, nasip bugüneymiş." Avucu sağ yanağımı kapladı. Başımı usulca sağa yatırdım. Uykuda gibiydim. Huzurluydum. Mutluydum. "O halde sen anlat. Benimkini biliyorsun zaten, ama ben senin hayatına tam hakim değilim ki."
"Zamanla, Tarabya." Elini çekerek ellerimizi sıkıca tuttu, kavuşturdu. "Zamanla birbirimizi daha iyi tanıyacağız, bileceğiz."
"Ondan şüphem yok ki, ama biraz bahset istiyorum... Mesela şu Galata'daki kafen, hala duruyor mu?" Kahkaha attı. "Hala duruyor mu ne demek?"
Utandım. "Yani ne bileyim o kadar uzun zaman oldu ki, hem asıl mesleğini yapıyorsun, vaktin yetmiyor diye kapatmış olabilirsin."
"Haklısın, zaman yetmiyor. Ama zaten kuzenim ve annem idare ediyorlar orayı, ki onların kafesi. Ben de arada gidiyor ilgileniyorum elbet."
"Hmm, seviyor olmalısın o zaman?"
"Bu da soru mu papatya?"
Yine utandım. Başımı eğerek, "Haklısın." Çenemden tuttu ona bakmam için zorladı. "Utanmak, kaçmak yok demiştik. Hala mı Tarabya?"
"Kolay değil ki İstinye. Her şey mektupta, yazarak daha kolaydı. Ama şimdi yüz yüze ne bileyim elimde değil işte anlasana..."
"Ben seni anladığımdan böyle diyorum ya, kendin ol. Rahat ol. Ben senin mektuplarında konuştuğun o adamım."
"Ama sadece o değilsin," Gözleri kısıldı. "Sen benim umudumsun, hayalimsin, sevgimsin, baharda çiçek açmasını beklediğim o ağaçsın, meyve vermeyi umut ettiğim o fidansın. Kısaca, sen benim her şeyimsin İstinye. Ne olursa olsun seni bırakamazmışım gibi geliyor."
"Ben de öyle papatya, ben de öyle..." Sonrası... Birbirimizi izledik, yemeğimizi yedik, saatlerce konuştuk. Öyle ki, hava kararmış, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık.
İstinye artık dönelim dediğinde beraber marinaya, yoğurtçuya döndük. O teknemizi marinaya bağladıktan sonra bana döndü, elimde çiçeğimle ona bakıyordu. Bana baktı, ayın ışığı yüzünü nasıl da güzelleştiriyordu. Elini uzattı. "Hadi." Elinden tutup tekneden çıktım. Baktım ki, marinada yürürken ellerimiz ayrılmadı. Bu beni daha çok gülümsetirken uzaktan müzük sesi işittik. Şarkı tanıdık gelince beraber durup birbirimize döndük. İstinye dudaklarını kıvırdı.
Ne güzel güldün o akşam bana...
"Hatırladın mı?"
Başımla onayladım.
Dans için elini bana uzattı.
Hiç düşünmeden tuttum.
Bir elini belime koyarak beni kendine çekti.
Aramızdaki mesafe yok dneecek kadar azken bu kadar yakın olmamız beni heyecanlandırmıştı. İstinye gözlerimin içine bakarak hareket ederken belimdeki elin varlığı ve onun bana bu kadar derin bakması yanaklarımı al al yapıyordu.
"Çok güzelsin."
O gece tebessümüm hiç dinmedi.
Beraber yavaşça yerimizde dans ediyorduk, ay şahidimizdi keza simsiyah gökyüzü de.
Belki durup dururken yanına gelince
Söylediklerimi anlamsız buldun
Oysa vakit yoktu ama sen haklıydın
Çünkü böyle şeyler aceleye gelmezdi
Bir elim onun omzundaydı. Sadece bir gün. Sadece bir günle onun yüzünü görmüş, kokusunu solumuş, ona dokunmuş onunla tanışmıştım.
Sen benim kaderimsin İstinye, hissediyorum.
Belki tanışmak zor, iyi anlaşmak zor
Peki, görüşmek çok mu kolaydı?
Çok kısa bir zamanda belki birazda zorla
Bence gayet iyide anlaştık...
"Biz seninle birbirimizi bulmuşuz ya bu bir Allah'ın lütfu olmalı diyorum, Tarabya. Bunca insan arasından böyle zamanda insanın dengisini bulması zor."
"Oysa şarkılar ne kadar haklılar değil mi? Tanışmak zordu, anlaşmak zordu, peki ya görüşmek çok mu kolaydı?" Derin iç çekti. Dudaklarını alnıma bastırınca nefesimi tuttum. Bu ansızın öpüşü beni öldürtmeye yeterdi bile.
Bana bir söz verdin yine gelirim diye
Sen gelmesen bile ben gelirdim
Sana bi' şarkı yazdım söylersin diye
Beni hiç unutmamanı istedim...
"Bu şarkı bizim için yazılmış gibi..." dediğimde geri çekildi, yüzüme baktı. Ben aya dönüktüm o ise ay yüzüne çarpıyordu. Açık bulutsuz karanlık gökyüzüne denizin sakin dalgaları eşlik ediyordu. Kıyıya vuruş sesi kulaklarımıza ulaşıyordu. Hafif bir yel esiyordu. Ağustos yeli gibiydi. Serin ama üşütmeyecek kadar.
"Bu bizim şarkımız o zaman, Tarabya."
Gülümsedim.
Çok geçmeden İstinye beni eve bırakacağını söylediğinde, "Taksi mi çağırayım?" diye sorduğumda bana imalıca baktı.
"Ne?" deyiverdim.
"Arkada bisikletim var."
"Şaka yapıyorsun?" Başını hayır anlamında sallayarak beni elimden tutarak arkaya duvara doğru koşturdu. Ardından nefes nefese durduğumuzda bana işaret ettiği yere baktım ve kırmızı bir bisiklet bizi selamlıyordu.
Ve bisiklet iki kişilikti.
İstinye'ye döndüm heyecanla. "Bu..."
"Harika değil mi?" sesinin tınısından onun da heyecanlı olduğunu hissedebiliyordum.
"Harikalar ötesi." Ve oyalanmadan önce o sonra ben olmak üzere bisiklete bindik ve kasklarımızı taktık. Buketimi de öndeki sepete koyması için ona vermiştim. Hep beraber yola çıkarken Kanlıca Sahil üzerinden giidyorduk, daha sonra Mihrabat Korusu'na saptık.
İstinye yandan bana doğru bağırdı. Rüzgarın şiddetini üzerimizde hissedebiliyorduk. "Sahil üzerinden gideceğim hep, köprü sıkıntılı olabilir." Ki, bisikletle uygun olmazdı. "Buna sevinirim," dedim ben de sesimi duyurmak için bağırarak. "Senine daha fazla zaman geçirmek her daim tercihim."
Yan profilinden gülümsediğini gördüm.
Böylece neredeyse üç saati aşkın sürede Sarıyer'e gelmiştik. Sokağın başında durduk. Ben bisikletten inerken kaskı çıkarıp ona uzattım. Elimden alırken gözlerime bakıyordu. "Yarın görüşür müyüz?"
Güldüm. "Müsait misin ki?"
"Sana her zaman." Dedi kısık sesle.
"Öyle ama senin bir doktor olduğunu biliyorum ki yükümlü olduğun sorumlulukların da var, alıkoymak istemiyorum."
"Sen alıkoymazsın Oya, yalnızca aklımdan çıkmazsın."
"Gökşin..."
Kaşlarını çattı. "Ne..." dedim.
"İstinye'ye alışmışım adımı senden duymak tuhaf hissettirdi."
"Ben de öyle olmuştum... Yani adımı senden ilk duyunca."
"Ah bir de bana Gökşin Bey diyordun!" Kahkaha attım. Kabustan uyanmak istermişcesine başını iki yana salladı. "Korkunç!"
"Üzgünüm ama hastanede derim."
Başını omzuna yatırdı. "Yapma..."
"Yalnızken demem ama ablamların yanında, biliyorsun..."
"Pekala," dedi. O halen bisikletin üstündeydi. Bana yeniden bilmem kaçıncı kez papatyalarımı uzattı.
"Papatyaları seven kadına..."
Tebessüm ederek elinden aldığımda beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü hem de koklayarak. Gözümü yumdum. Geriye çekildiğinde gözlerimi açtım. "Kendine iyi bak." Dedim kem küm sesimle. O kadar heyecanlanmıştım ki nefesim titriyordu.
"Sen de."
Sonrasında... arkasından onu izledim. Kırmızı bisikletiyle güzel gözlere sahip adam, sokak ışıklarının altında uzaklaşarak gözden kayboldu.