~PİŞMAN OLACAKSIN~

1726 Kelimeler
Ağlayarak eve gelmemin ardından Feride’yi uyandırmadan yanına uzanmış ve zor da olsa duyduklarımı yutmaya çalışarak uykuya dalmaya çalışmıştım. Sonraki gün oldukça seri ve hareketli geçerken dünün üzüntüsünü ve sinirini atamıyor sürekli kafamda aynı sahnelerin dönmesini engelleyemiyordum. Bir daha eskisi gibi olmama düşüncesi içten içe beni yaralıyor ve üzüyor olsa da dün gece gördüğüm muamele sinirlendiriyordu. Huriye teyzenin defin işlemlerinden sonra eve geçmiş baş sağlığı için gelen kişilere annemin kavurduğu helvayı dağıtırken Feride’nin asla etrafı görmeyen bakışlarını görmek içimi parçalamıştı. Biran önce bu sürecin bitmesini ve arkadaşımın eski neşeli haline dönmesini bekliyordum. Helvaları gelen kadınlara tek tek dağıtıp bizim evde oturan erkeklere dağıtmak için annemin hazırladığı diğer tencereyi alarak eve geçmiştim. Önceden hazırladığımız tabaklara helvaları pay ederken mutfağın kapısının açılması ve abimin içeri girmesi ile yorgunlukla gülümsemiş ve yanıma çağırmıştı, “Abi sen dağıtmaya başla, cidden çok yoruldum tek başıma halledemem.” Abim yanıma gelip alnıma bir öpücük kondurarak geri çekilmiş ve eline iki tabak almıştı, “Tamam ben bunları götürüp geliyorum tekrar, hem yardım için de içeriden birilerini bulayım.” Duyduğum şey sevinmeme neden olurken abimin gitmesi ile kalan tabakları da doldurmaya devam etmiştim. Bir kaç dakika mutfağın kapısının açıldığını duysam da abimin geldiğini bildiğim için bakmaya gerek duymadan konuştum, “Abi bu tabaklar yetmeyebilir, üst raftakileri de çıkarsana.” Son tabağa sa helvayı koyup hala bitmeyen tencereye kısa bir bakış atıp aklımda pay ederek mırıldanmış ve sağıma dönmüştüm, “Altı tane tabak yeter ga…” Gördüğüm kişiyle sözlerimin yarıda kesilmesine engel olamadım. Gelen abim değildi, gelen uzun bir süre görmemeyi umut ettiğim o adamdı… Öylece beni incelediğini görünce rahatsızca yerimde kıpırdanıp bakışlarımı ondan çekerek tabakları almak için dolabı açmıştı, “Kusura bakma, abim geldi sandım.” Zor da olsa tabakları indirip tezgahın üstüne bırakırken hala boş boş bakan halini çözmek adına sanki dün hiç bir şey olmamış gibi dümdüz bir sesle sordum, “İstediğin bir şey mi vardı Tuğrul abi?” Tuğrul bu soğuk halimi beklemiyor olacak ki bozulmuş bir bakışla bana bakıp sesini temizlemek için öksürmüş ve tezgaha yaklaşarak dolu tabaklardan almak için hareketlenmişti, “İstediğim bir şey yok… Mahir içeride, yeni gelenleri karşılıyordu yardım için beni mutfağa gönderdi.” Umursamaz bir şekilde başımı sallayıp elime aldığım boş tabağa doldurmaya devam ederken isteksizce mırıldandım, “Gerek yok ben hallederdim.” Bunu söylememeden sonra derin ve sıkıntılı bir nefes bıraktığını işitsem de umursamayıp boş kalan tabaklarla ilişkimi asla kesmemiştim. Ben pas vermeyince bir kaç saniye mutfağı ortasında iki eli dolu bir şekilde bekleyen bedeni kapıdan çıkıp gitmiş ben de helvaların hepsini paylaştırdıktan sonra elime iki tabak alarak onun gibi kapıdan çıkıp salona geçmiştim. Oldukça kalabalık erkek grubuna dağıtmak için aralarına girecekken Tuğrul hızla önüme geçerek beni durdurup çattığı kaşları ile fısıldamış ve elimdeki tabakları alarak dağıtmıştı, “Sen neden geliyorsun! Git mutfağa ben gelip alırım tabakları.” Giden bedeni ardından gözlerim kısılırken içten içe fokurdayan sinirimi sakinleştirmeye çalışarak mutfağa ilerlemiştim. Sinirle kendi kendime fısıldıyordum, “Beyefendiye bak sen ya! Bir de emir veriyor! Hay hay al hepsini dağıt! İşime gelir!” Sinirlerimi yatıştırmak için hızla helvalardan birini alıp mutfaktaki masaya geçerken abim ve Tuğrul’un girdiğini görsem de kafamı kaldırıp bakmamıştım. “Kızım sen niye o kadar erkeğin arasına giriyorsun!? Biz zaten geliyoruz almaya!?” Duyduğum sesin abime ait olması için dua etsem de asla abimin sesine benzememesi dolasıyla kimden çıktığını anlamış ve sinirle ateş saçan gözlerimi ona çevirmiştim. “Sana ne Tuğrul abi!? İstediğim yere girip çıkarım sana hesap mı vericem ben bu yaştan sonra!?” Tuğrul benden hiç böyle bir tepki almadığı için birden irkilirken abim ise ona karşı her zaman yumuşak başlı davrandığım için şaşkınlıkla ve uyaran bir sesle konuşmuştu, “İpek!?” Omuz silkip önüme döndüm, “Hiç öyle uyarır gibi konuşma abi… Zaten canım burnumda bir de senin arkadaşınla uğraşamam.” Abim bu söylediklerim ile daha da sinirli bir şekilde adımı söyledi, “İpek!” Abimin bağırması ile Tuğrul araya girmiş ve eline iki tabak alarak mutfaktan çıkmıştı, “Boşver kardeşim ben onun derdi ne çok iyi biliyorum.” Biliyordu tabi… Dünkü hareketlerinden sonra şimdiki davranışları benim en büyük derdimdi. Dün o şekilde davrandıktan sonra olayın üstünden henüz yirmi dört saat bile geçmemişken benimle böyle laubali ve kendini bilmezce konuşmasına izin vermezdim. İştahım kalmadığı için önümden ittiğim tabakla ayağa kalktım, ama abim gitmeme izin vermeden kolumu tutmuştu. Baktığımda kaşları çarık sorgular bir şekilde bana bakıyordu, “Ne demek istedi?” Gözlerimi devirip sakin tutmaya çalıştığım sesimle konuştum, “Ne biliyim abi. Her zamanki Tuğrul abi işte, saçma sapan bir laf söyleyip kaçıyor… Neyse benim diğer eve geçmem lazım.” Kolumu kurtarıp Tuğrulu bir daha görmemek için hızla evden çıkmış ve yan eve ilerlemiştim. Eve geldiğimde gelen insanların yavaş yavaş dağıldığını görmemle gözü hiç bir şekilde etrafını görmeyen arkadaşımın yanına gidip omuzundan destek vererek ayaklandırdım. “Hadi gel çiçeğim… Gel, uyu biraz.” Öylece boş boş etrafa baktığını gördükçe hayat dolu bir insanın bu hale gelmesi beni yangınlardan yangınlara sürüklüyor gibi hissediyordum. Feride oldum olası benim canım, kanım, sırdaşım, arkadaşımdı… Bu sıfatlara sahip birinin karşımda böyle günden güne eriyor halini görmek beni çok üzüyordu. Tez zamanda hayat enerjisini kavuşmasını içten içe temenni ederek yönlendirmek istediğim odaya girmiş ve yatağa yatırarak üstünü örtmüştüm. Gözleri açık tavanı izleyen arkadaşım derince yutkunmama neden olsa da dik durmaya çalışarak konuştum, “Bir şeyler yemek ister misin çiçeğim?” Konuşmam ile gözlerini kapatan arkadaşım başını iki yana sallamış zor da olsa konuşmuştu, “Sadece uyuyana kadar yanımda dur… Yalnız kalmak istemiyorum…” Söyledikleri ile alt dudağımı ağlamamak için ısırırken dolan gözlerimi geçiştirmek adına bir kaç kez kırpıştırıp yatağa oturmuştum. Elini tutup ağladı ağlayacak halimden dolayı çatallaşan sesimle mırıldandım, “Zaten yanındayım çiçeğim… Uyu sen, ben uyuduğunda da gitmem yanından… Beraber uyuruz.” Gözlerini açmadan başını aşağı yukarı sallayan arkadaşımın göz kapaklarında ağlaktan oluşan şişlikleri inceleyip gözlerimi sıkıca kapatmış ve ağlamamak ve ses çıkarmamak için kendimi sıkmıştım. Yıkıldığı çok ana şahit olmuştum ama bu hiç birine benzemiyordu… Tükenmiş ve bir daha hayata dönemeyecekmiş gibi duruyor olsa da onu hayata döndürmek için elimden gelen her şeyi yapacaktım. Arkadaşımı asla yalnız bırakmayacaktım… Dakikalar geçip Feride iyice uykuya dalınca ben de yanından ayrılmama sözü vermemden dolayı telefonumu alıp anneme haber vermek için kısa bir mesaj atmıştım. Annemde buradaydı fakat alt katta gelen gidenle ilgilendiği için muhtemelen bir süre sonra gözleri beni arayacak ve bulmak için dolanacaktı, bunu ön görerek şimdiden haber vermenin en mantıklısı olduğunu düşünmüştüm. Kısaca üst katta Feride’nin yanında olduğumu içeren mesajdan sonra öylece telefonumda dolanırken telefonuma düşen bildirimle az önce sinirle çarpan kalbimin aniden okuduğu isimle heyecanla çarpmasına engel olamamıştım. Tuğrul: Mahir beni sıkıştırıyor, kavga mı ettiniz diyor… Yaptığını beğendin mi İpek? Güzel mi oldu şimdi? Bu böyle mi devam edecek? Her gördüğün yerde bir yüzüme tükürmediğin mi kalacak? Ağzım açık bir şekilde suçlayıcı mesajlarını okurken gözlerimi sıkıca kapatıp sakin olmaya çalışmıştım, İpek: Bana haddin olmayan konularda karışmazsan böyle olmaz Tuğrul abi! O kadar sinirliydim ki az önce adını görmemden kaynaklı yaşadığım heyecan duman olup uçup gitmişti içimden… Cevap gelmesini beklerken aniden çalan telefonla Feride uyanmasın diye hızla ayaklanıp odadan çıkmış ve yandaki odaya girerek arkamdan kapıyı kapatmıştım. Anlaşılan mesajdaki tartışma yetmemişti, fazlasını istiyordu… “Ne var?” Normalde insanlar alo diye açardı telefonu ama şu an o kadar sinirliydim ki nasıl açtığım umrumda değildi sadece içimden geldiği gibi davranmak istiyordum, “Bok var! İyi misin sen!? Ne bu tavırların!? Çıldıracağım ulan! Dünden beri gözüme uyku girmiyor İpek! Dün ağzıma sıçtın bıraktık! Konuşalım diye yaklaşınca da aynı şekilde davrandın! Ne yaptım kızım ben sana!? Ne istiyorsun sen benden!?” Söyledikleri ile an be an daha fazla titreyen çeneme hakim olmaya çalışarak sakince cevapladım, “İçinde biriktirdiğin nefreti söylemek için mi aradın sen beni?” Sakince konuşmamın ardından bağırışından kaynaklı nefes nefese kalmış olacak ki bir süre sadece sakince nefes alıp verdi. Ben ise dinledim… “Derdin ne? Bugün ki tavrın neydi? Abin sabahtan beri aramızda ne olduğunu öğrenmek için beni sıkıştırıyor. İyi mi oldu İpek? Dün söylediklerinden sonra hayalindeki hayatı yaşayabildin mi?” Git gide kısılan sesi ile gözlerimi sıkıca kapatıp boştaki elim ile yüzüme düşen saçlarımı geriye taramız ve cevap vermiştim, “Derdimin ne olduğunu dün söyledim… Bugünkü tavrımın nedeni de gayet açık. Yine olsa yine aynı şeyleri söylerim çünkü sana dün de söylediğim gibi sen benim abim değilsin, çık o kalıptan… Bana bulaşmasaydın abim sana hiç bir şey sormazdı bunu da kendin yaptın… Son olarak mutlu olup olmadığıma gelince… Bok gibiyim. Seni gördükçe de bu kötü histen kurtulamayacağımı biliyorum. Bu yüzden bu saaten sonra benden uzak dur, söz veriyorum aynı şekilde ben de senden uzak duracağım… İkimiz için de en iyisi bu. Kendine iyi bak Tuğrul abi…” Dolan gözlerimin akacağını anlayınca hızla telefonu kapatıp boş odadaki yatağa fırlatmış ve yatağın yanında diz çökerek yüzümü yaslamış ve sesim çıkmaması için kendime tuta tuta ağlamıştım… Zordu… Alışkanlıklarından, alıştıklarından vazgeçmek çok zordu ama daha zor olan bir şey daha vardı ki beni bu hale sürükleyen asıl mevzu da buydu. Asıl zor olan bu vazgeçişi hiç hayal etmememin yanı sıra bu vazgeçiş isteğinin benden çıkıyor olmasıydı… İstemiyordum, ne ondan ne de aşkımdan vazgeçmek istemiyordum ama o da istemiyordu… Beni benim istediğim duygularla istemiyordu… Yataktan kaldırdığım başım ile nefessiz kalan ciğerlerime derin bir nefes çekmiş ve ağlamaktan kendimi tutamadığım duygularımı boşaltmak adına kendimi sıkmaktan vazgeçmiştim. Genel klişe olan bu gece onun için ağlayacağım son gece demek istesem de içten içe bunun olmayacağını biliyor fakat böyle olmasını temenni ediyordum. Bu yüzden içim dışıma çıkana kadar oturduğum o yerde öylece ağlamış, hıçkırıklarımın dışarıdan duyulma düşüncesini dahi umursamamıştım. Dakikalar süren ağlama nöbetimden sonra kendimi yorgun ancak bir o kadar hafif, aynı zamanda duygularım alınmış gibi hissediyordum. Her çok ağladığımda olan bu rahatlamışlık hissi uzun zamandır yakınıma ve yöreme uğramadığı için başım ve gözlerimin ağrısına rağmen bana iyi hissettirmişti… Zor da olsa yerin sert zemininde oturmaktan dolayı uyuşmuş bacaklarımı hareket ettirip ayaklanmış ve telefonumu alarak sözümü tutmak adına arkadaşımın yanına gitmek için hareketlenmiştim. Ben sözümü tutan bir insandım, bir söz verdim mi tutardım… Telefonu kontrol ettiğimde iki cevapsız çağrıyı görmüş olsam da bildirim bölümünden silip atılan son mesajı açtım, Tuğrul: Pişman olacaksın İpek… Aynı benim dün oraya gelerek seni dinledikten sonra yaşadığım gibi sen de pişmanlık yaşayacaksın. İstediğin gibi olsun… Uzak duralım. Bana olan hislerinin düşündüğün gibi olmadığını anlayacağın ve yanıma tekrar geleceğin günü bekliyorum… Okuduğum mesajdan sonra dudağımın tek tarafının dalga geçer bir şekilde havalanmasına engel olmamıştım. Telefonu cebime sıkıştırıp kapıyı açarken ağlamaktan çatallaşan sesim ile kendi kendime fısıldadım, “Ben bir söz verdim mi tutarım… Uzak dur dediysem ben de durarım.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE