İnsan oğlu neden sevilmediğini kabul edemezdi?Yahut neden istenmediği yerde bulunmak için çırpınmaya devam ederdi? İnsan oğlunun bu çırpınışları kimsesizliğini gidermek için miydi yoksa sevilmeye layık olduğunu ispatlamak için mi?
Lise zamanlarımı hatırlıyorum yanlış hatırlamıyorsam lise üçüncü sınıftaydım. Sınıfımızda bir çocuk vardı, eli yüzü düzgün iyide aile terbiyesi almış bir çocuktu. Hocalarımız pek severdi, belki derslerin çok iyi değil ama karakterin çok iyi der ona iyi temennilerini sunarlardı. Bir gün bana karşı olan bakışlarının sınıfımızdaki diğer kızlara olduğundan daha farklı olduğunu farketmiştim. Bakınca gözlerinin içi parlıyordu. Bir isteğim olduğunu duyduğunda gidermeye, bir fazlam olduğunu duyduğunda yüklenmeye çalışıyordu. Ve en önemli nokta, bunları ben söylediğimde veya istediğimde değil şans eseri her hangi bir yerden duyduğunda yapıyordu. Kısacası bana değer veriyordu.
Bir erkek tarafından değer görmeyi ilk o zamanlar tatmıştım tabi benim arsız kalbim beni değersiz gören adamın birine düşmüştü kopamıyordu, yaptığı çapkınlıklara rağmen soğumuyordu. Hep ona karşı sıcacık beklenti içinde bir köşede oturmuş,sevilmeyi bekleyen bir çocuk gibi bazen başının okşanmasını bazen ise yanağının sıkılmasını bekliyordu. Ondan gelen her hangi bir hareket kalbimi alevlendirirken gönlümü de yatıştırıyordu.
Günler ilerledi, gündüzler gece oldu geceler gündüz, gecenin gündüz olduğu bir gün sınıfımdaki çocuk bana açıldı. Ben tabi çocuğa karşı bir şey hissetmiyorum, kalbini kırmadan nasıl kurtulurum bu işten diye kara kara düşünürken babaannem benim sıkıntımı anladı ve karşısına aldı konuştu,
“Bak kızım, bu dünyada en kötü günah kalp kırmaktır. Kalp kırmak da bir kul hakkıdır. Allah benim kapıma nasıl gelirsen gel ancak kul hakkıyla gelme buyurmuştur. Sen şimdi o evladın kalbini kırarsan hakkını alırsın yavrum.”Nefeslendi,
“Şimdi babaanne ben sevmiyorum ama kalbini kırmadan nasıl bu çocuktan kurtulurum diyeceksin.” Gülümseyip başımı okşadı,
“Sabaha kadar düşünmene gerek yok ki yavrum. Kalbinin sesini dinle. Ben bilmez miyim yavrumu, kalbinde biri var senin. Karşına al çocuğu, kalbimde biri varken başkasıyla olmak hayatıma aldığım kişiye haksızlık olur de. Seni haksızlığa uğratmak istemiyorum de ve işin içinden sıyrıl.”
“Her zaman doğru ol yavrum, bir lafı eğip bükmeden söyle ki karşındaki seni ümitle beklemesin.” Yaşanmışlıkla burukça gülümsedi,
“Ümit insanı öldürür kızım. Üzmemek için Ümit verme, bırak üzülsün ama ümitlenmesin.” Babaannemin dediklerini şimdi daha iyi anlıyordum, ümit insanı öldürüyordu.
Seneler sonra Ankaraya bir ümitle dönmüştüm, bana gösterilen ilginin ve sevginin ümidiyle. Arada bir de olsa kapımı çalıp halimi hatırımı sormasının ümidiyle, en değerlisini güvenip bana emanet etmesinin ümidiyle. Ağzından kardeşim lafı çıkarken kardeşine davrandığı gibi davranmamasının ümidiyle dönmüştüm memleketime. Ama ne olmuştu yine hüsran, her zamanki gibi yine hüsrana uğramıştım. En kötüsü de yirmi yedi yıllık hayatım boyunca değer verdiğim bir insandan yüzüme karşı ilk kez değersiz olduğumu duymuştum. Yatağımda ağlarken aklıma gelenlerle güldüm,
“Ne sanıyordun ki Feride, kimsesi olmayanı el sever mi?”
Adam yüzüne bas bas benim için değersizsiz diyor, her hangi bir insandan farksızsın diyor sen hala arkasından ağlıyorsun.
“Hayır ona ağlamıyorum, kendimi düşürdüğüm duruma ağlıyorum. Ben bu kadar değersiz miyim?”
Başkalarına göre değersiz olabiliriz ancak kendimizin en değerlisiyiz. Üzülmeyelim daha fazla.
“Nasıl üzülmeyelim, hiç bir şey yapmadığım halde gördüğüm muameleye bak, ya bir şey yapsaydım neler söylerdi bana.”
Çok mu yüz verdik Feride?
“Çok yüz verdim evet, bundan sonra benden o yüzü bulamayacak. Bugün onun için döktüğüm son göz yaşı. Bundan sonra karşında eski Ferideyi göremeyecek.”
Feride o gün Mahir için son göz yaşını döktü daha doğrusu döktüğünü zanneti. Ancak kader onlara öyle bir oyun oynayacaktı ki ikisinin birleşmesi bir canı kurtaracak ve yeni bir can doğmasına sebep olacaktı. Feride sandı fakat sandıklarını yaşayamadı…
—————-
Mahir ile yiyemediğim akşam yemeğinin üstünden tam üç gün geçmişti. Üç gündür evden çıkmıyor, depresif bir halde pinekliyordum.Her şey üst üste gelmişti, üzülmüştüm, yıkılmıştım fakat artık toparlanmam gerekiyordu. Bu üç gün içinde Elayı görememiştim.
Özledi mi acaba bizi.
Beni anne diye çağırdığı anlar aklıma geldi, gülümsedim. Şu üç gün içinde sürekli ağlıyor ancak o anlar aklıma gelince istemeden de olda gülümsüyordum. Bir bebek beni annesi yerine koymuştu.Özlemiştim miniğimi, acaba ne yapmıştı. Üç günde tamirhaneye mi götürmüştü çocuğu?
“Aptal, kafasız adam. Çocuğu kendimle götüreceğim diyordu. Al götür, götür de gör ebenin..” sözlerimi tamamlamadan sustum, aklıma gelen anlarla kafamı yastığıma gömüp çığlık attım, kafamı kaldırıp nefeslenirken de kendi kendime konuşmayı ihmal etmiyordum,
“Sen kimsin de bana böyle davranabiliyorsun, kendini ne sanıyorsun? Dur ama dur, beni sinirlendirmeyecektin. İzle Mahir efendi, sana neler yapıyorum dikkatli izle.”
“Kapıma gelip yalvaracaksın, affet diye ayaklarıma kapanacaksın. O zaman ben de bir tekme atacağım sana.” Kafamı sallayarak kendi söylediklerimi onaylamayı da ihmal etmiyordum,
“Sen bir daha o yumuşak yüzlü, sana aşkla bakan Ferideyi görmek için yalvaracaksın.”
Abartmadık mı biraz Feride, hala aşığız.
Somurttum, hala aşıktım söylediklerimi üstünde denediğimi düşününce bile kalbim ağrıyordu,
“Hala da kıyamıyorum sana, of off Allahım bana sabır ver.” Hızlıca yataktan kalkıp duşa attım kendimi, üç gündür ağlamak ve yemek yemekten başka bir şey yapmıyordum artık kendime gelmem gerekiyordu. Yaklaşan davalarım vardı biraz çalışmak için ofisime gidecektim. Hızlıca giyindim, bir kaç günün rehavetini üstümden atmak için normalde süsleneceğimden daha fazla süslendim diz üstü bir etek, saten bir gömlek giyerek üstten bir kaç düğmesini açık bıraktım. Kahverengi uzun saçlarımı normalde üşendiğim için yapmadığım bir model yapmak istedim, saçlarımı maşayla kıvırıp güzel bir makyaj yaptım. Çantamı toplayıp trençkotumu aldım ve kahvaltı etmeden evden çıkmak üzere ayakkabılarımı giydim.
Tam evden çıkacaktım ki gözlerim bahçenin dışını gören cama takıldı Mahir kucağında Ela ile arabasına doğru yürüyordu.
“Aptal, çocuk hasta olacak dedim hala kendi ile götürüyor. Gelip bakmam için rica etsen erkekliğine bok sürülecek çünkü.” Sinirle nefeslenip hemen telefonumu çıkardım. İpeğim yazısına tıklayıp açmasını bekledim,
“Alo, çiçeğim?”
“İpeğim günaydın napıyorsunuz?” Yorgun bir şekilde cevap verdi, sesinden yorgunluğu anlaşılıyordu,
“Sana günaydın bana iyi geceler çiçeğim. Dün gece uyuyamadım hiç, ananemin ağrıları vardı başında bekledik.” Üzgünce nefeslendim,
“Dün iyiydi aslında.”
“Doktor, ananemin yaşından kaynaklı zaman zaman böyle ağrılar olabileceğini söyledi , normalmiş yani çiçeğim.”
“Anladım İpeğim, öp benim yerine ellerindin. Siz ne zaman geleceksiniz?”
“Öperim çiçeğim baş üstüne, üç gün daha burdayız gibi duruyor. Teyzem gelecekmiş üç gün sonra o gelince döneriz. Ne oldu ki çiçeğim neden sordun?” Sinirle cevap verdim,
“Senin bu aptal ağabeyin çocuğu o pas, kir, toz ne ararsan var olan işine götürüyor çünkü, ne kadar erken gelirseniz o kadar iyi İpek, minik hastalanacak bu gidişle.” İpek hayretle cevap verdi,
“Ne alaka ya, hani bir hafta ben bakacağım diyordun, bir problem mi çıktı.” Sıkıntıyla ofladım,
“Senin o taş kafalı ağabeyinin olduğu yerde problem olmama olasılığı mı var İpek?” Konuşmaya devam ettim,
“Bundan önce anlatacaktım ama başınız çok kalabalıktı bir de bunu anlatıp canını sıkmak istemedim. Mahirle kavga ettik bir kaç gün önce, o günden sonra Elaya kendi bakıyor.” İpek şokla cevap verdi,
“Ne! Ne kavgası kızım, anlatsana hemen.”
“”Sakin ol, anlatacağım.” Baştan sonra İpeğe hiç bir ayrıntıyı atlamadan anlatmıştım, anlattıklarım bitince İpek kahkaha atıyordu,
“Sen bizim cimcimeye bak, anne mi dedi sana ciddi ciddi.” Ben de güldüm,
“İpek görsen, Mahir yaklaştıkça anne diye çığlık atıp bana yapışıyordu. Mahirin o hallerini görünce gülememek için çok zor tuttum kendimi. Zor tuttum tutmasına da bir kaç dakika sonra ağlamamı tutamadım.” Gözlerim dolmuştu yine,
“Çiçeğim, benim ağabeyim aptalın teki. Yeğenim bile kendine en uygun anne adayını seçmişken ağabeyin gözünün önündekini göremiyor.” Sinsi sinsi güldü,
“Dur ama sen, ben onu senin kapına getirtmesini bilirim.”
“İpek saçma sapan bir şey yapma lütfen, Mahir ile uğraşamam bu aralar.”
“Yok çiçeğim sen evinde otur ve izle, bu akşama kadar o ağabeyim senin kapına gelip özür dilemezse bana da İpek demesinler.” Bu intikam alan halleri bende gülme isteği uyandırmıştı, merakla sordum,
“Ne yapacaksın?”
“Ben bir şey yapmayacağım, annem yapacak çiçeğim. Her şeyi en başından anneme anlatacağım. Ağabeyim bir tek anneme karşı gelemez, annem de seni oğlu dahi olsa kimseye ezdirmez.”
“İpek, kendi içinden gelerek etmediği özür özür sayılır mı?”
“Sen bana bırak Ferde, şimdi annemin isteğiyle özür dileyen yarın kendi isteğiyle diler.” Nefeslenip devam etti,
“Artık kendine çeki düzen vermesi lazım, karşısında çocuk yok. Ama sakın yüz verme, süründür süründürebildiğin kadar. Değerini anlasın.” Gülümsedim iyi ki böyle bir arkadaşım vardı,
“İyi ki varsın İpek.”
“Sen de çiçeğim.” İpekle biraz daha konuşup evimden çıkmış ve işe geçmiştim.Ben işime dalmış bir şekilde çalışırken ofisimin kapısı açıldı gelene baktım.
“Tuğrul ağabey?” Gülümseyerek yanıma yürüdü,
“Tuğrul ağabey ya Tuğrul ağabey, kızım Mahirden duymasak büro açtığını bilmeyeceğiz.”malum kişinin adını duymamla yüzümdeki gülümseme kayboldu,
“Ağabey o kadar yoğun ki kafam bu aralar, inan aklıma gelmedi. Hoş geldin, geç otursana.” Elimle koltukları gösterdim, Tuğrul ağabey yönlendirdiğim yere oturdu,
“Ne ikram edeyim ağabey?”
“Hiç bir şey kardeşim geç otur hem sana bir şey danışayım hem de hayırlı olsun diyeyim dedim.” Merakla kaşlarım kalktı, karşısına oturdum,
“Tabi ağabey, sorun nedir?”
“Sorun yok aslında bizim küçük boy Aslı var ya.”Kardeşine hitabıyla güldüm,
“Evet ağabey?”
“Heh Aslı bu sene üniversite sınavına girecek, biliyorsun küçüklüğünden beri avukat olacağım diyor ondan dolayı da seni çok sever.”
“Ben de onu severim ağabey, ee sıkıntı nedir?”
“Bu sana danışacakmış ama çekinmiş benden rica etti Feride ablayla konuşmak istiyorum söyler misin diye, ben de gelip sorayım dedim.” Genişçe gülümsedim ve rahatça arkama yaslandım,
“Ay ağabey öyle bir başladın ki söze bu muydu söyleyeceğin şey? ben de bir şey oldu sandım. Getir Aslıyı ofise konuşalım.” Sözümü bitirmeden aklıma daha iyi bir fikir geldi,
“Hatta ne yapalım biliyor musun? Siz bana bugün çaya gelin, ne zamandır evde yalnızım Asiye teyzeler de yok bana da bir değişiklik olur ağabey, ne dersin?” Düşünüyormuş gibi baktı,
“Uğraştırmayalım seni?”
“Olur mu ağabey ben davet ediyorum. Akşam Aslıyı da al gel, hem onu da ne zamandır görmüyorum iyi olur benim için de.” Sözümü bitirmemle zengin kalkışı yaptı,
“Tamamdır o zaman kardeşim akşam sendeyiz.”
“Tamamdır ağabey bekliyorum.” Tuğrul ağabeyi uğurladığımda saat henüz beşti hemen toparlanıp evime geçtim.
Eve geçince üstümü hızlıca değiştirip evdeki dağınıklığı topladım, hızlıca bir kek çırpıp fırına attığımda saat yediye geliyordu. Gelirlerdi birazdan. Çayı koydum ,üstüme evde giydiğim şortlu takımlarımdan birini giyip saçlarımı sıkıca topladım. Oldukça yorulmuştum ama günler sonra bu yorgunluk iyi gelmişti. Hiç bir şey düşünmeden bir şeylerle ilgilenmek beni ve zihnimi rahatlatmıştı.
Çayı demlerken kapı çaldı. Gülümsedim, zamanı tam tutturmuştum, kapıyı açtığımda karşımda Tuğrul ağabey ve kız kardeşi Aslıyı beklerken, Mahir ve Mahirin kucağında uyuyan bir adet Ela buldum. Miniğim ne kadar masum uyuyordu. Şaşkınlıkla kaşlarım kalktı,
“Mahir ağabey?” Kapımın önünde ne işin var gibisinden sormuştum,
“Feride, müsaitsen bir kaç dakika konuşabilir miyiz?” İçeri almak için her hangi bir harekette bulunmadan omuzumu kapıya yaslayıp kollarımı göğüsümde bağladım,
“Yüzüne bakmaya bile değer görmediğin bir kadının kapısına hangi rüzgar attı seni merak ettim açıkçası, tabi konuşalım. Dinliyorum seni.” Kapının açık bıraktığı evde gözleri gezindi,
“Burada mı konuşalım?” Alaylı bir şekilde gülümsedim,
“Maalesef misafirim gelecek şimdi” dememe kalmadan bahçe kapısından Tuğrul ağabey girdi,
Bu niye tek gelmiş Feride, Aslı nerede?
Neyse dur şimdi boşver Aslıyı da Mahirin tipine bak.
“İyi insan da lafının üstüne gelirmiş,hoşgeldin.” Mahir bahçeme giren kişiyle şok oldu,
“Tuğrul?”
“Aa Mahir sen de mi buradaydın, bu gece yalnızız sanıyordum. Feride seni de çağıracağını söylememişti.”
Feride her şey yanlış anlaşılmaya çok müsait bir şekilde ilerliyor.
“Yalnız olacaktınız sanıyordun?” Normal bir şey duymuş gibi devam etti Tuğrul ağabey,
“Evet, Feride, ben bir de…” Aslı demesini beklemeden hemen sözünü kesmiştim,
“Yalnızız zaten ,Mahir ağabey de gidiyordu. Bir şey sormaya gelmiş.” Mahir her hareketimde daha çok şaşırıyordu,
Boşver Feride , biraz da o şaşırırsın.
“Evet gidiyordum ben,size iyi eğlenceler.” Tuğrul ağabey kaşlarını çatıp,
“Ne eğlencesi lan” sözü bitmeden Mahir ışık hızıyla bahçeden çıkıp kendi bahçesine girdi. Mahir evine girdiğinde benim bahçe kapım tekrar açılmıştı,
“Ben geldim, senin en sevdiğin dondurmadan almak için geciktim, siz neden içeriye girmediniz?”
Gülümsedim,
“Hoşgeldin Aslım, seni bekledik.”
Sen gelmeden burada fırtına koptu diyemiyoruz da seni bekledik diyoruz. Biz de çok fenayız Feride.
Aman be Feride fırtına bir kez de bizim için kopsun…
Kendi kendime mırıldandım,
“Fırtına bir kez de benim için kopsun.”