Adana'nın sıcağını yaşamayan sıçak gördüm demesin.. Adamların güneşe ateş etmesini şimdi çok iyi anlıyorum.. Otobüste giderken yaşlı bir amcanın "Allahım bizi hem dünyada hem de cehennemde yakma. Yok illa yakacaksan da cehennemde yanalım.. Bu sıcak nedir böyle Allahım.." diye kendi, kendine söylediklerini duyunca gülümsedim. Adamın duasına amin denemek için kendimi zor tuttum. Haklıydı valla.. Ben otuzbeş senelik ömrümde böyle bir sıçak görmedim. Geleli iki gün oldu ama her an gidecek gibiyim.. Bulunduğum yerdeki otelleri araştırdım. Ama hiç biri içime sinmedi.. Tam olarak kalıp, kalmayacağım bile meçhulken ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum..
Kenan'ın evini ilk başta sevmesem de aslında fena değil.. Tek sorun karşı komşu gibi duruyor şimdilik.. Anladığım kadarıyla bedenini satarak para kazanan biri.. Sanırım en kibar tabiri bu.. Balkona oturup laptopumu almış bir şeyler yazmaya çalışırken apartmandan çıkıp bir arabaya bindiğini gördüm.. Üzerinde ki kıyafeti tüm bedenini sarmış, ve her yerini belli eden cinstendi.. Yüzünü göremesem de eminin yine bir ton makyaj vardır.. Bu kadınları asla anlamadım, sanırım hiç bir zaman da anlamayacağım.. Eli, ayağı tutuyor genç bir kadın.. Yapacağı, çalışacağı onca iş varken neden bedenini satmayı tercih eder ki? Kolay para kazanmanın yolunu bu şekilde bulmuşlar sanırım.. Çalışıp, emek vererek neden çalışsınlar ki değil mi? Hem zevkli de bir iş.. Dilediğin gibi seviş, üstüne bir de para al.. Bu kadınlar bana hep iğrenç gelmiştir. Bence böyle kadınlarla sevişenlerin kesinlikle kendisine saygısı yok.. Yüzlerce erkeğin dokunduğu bir tene asla dokunmam..
Düşündüğüm şeyleri beynimden silip, tekrar kendime odaklandım.. Bir şekilde artık bu kitaba başlamalıyım..
Aklıma gelenleri yazmaya başladım.. Yazıp, yazıp tekrar sildim.. Siktiğimin ilhamı gelse artık.. Bu ne böyle çocuk kitabı yazıyormuşum gibi hissettim. Daha doğrusu hiç bir şey yazamıyorum.. Gözlerimi kapattım düşünmeye başladım.. Burnuma gelen portakal kokusuyla ruhum sanki farklı aleme gitti.. Yıllar sonra annemin yüzü gözümün önüne geldi.. Bana söylediği yalanlar kulaklarım da çınladı.. "Seni çok seviyorum oğlum.. Asla seni bırakmam.." Oysa ki bu sözlerinden bir kaç gün sonra beni ve babamı terk edip gitmişti.. Yedi yaşında bir çocuğun göz yaşlarını hiçe sayıp arkasına dahi bakmadan gitmişti.. Gözlerimi hemen açtım.. Asla o kadını düşünmeyeceğim.. Yüzünü dahi unutmuşken şimdi hatırlamak hiç hoş değildi..
Akşamın serinliğinde dışarı çıkıp gezmeye çalıştım. Serin dediğime bakmayın, sadece güneş ortalıkta yok. Tepenizi delen o sıçaklık azalmış sadece.. Her adımım keşif için değilde sanki hikayeme başrol arar gibiyim.. Yani buradan nasıl bir hikaye çıkacaksa artık.. Bazen bir yere oturup, sadece etrafı seyrediyorum. İnsanların duygularını anlamaya çalışıyorum.. Sanki bir anda ilham gelip 'bak bunlardan çok güzel hikaye çıkar diyecek' diye beklesem de ilhamın sikinde bile değilim. Beni gördüğü falan yok..
Eve geçip bugün de hiç bir şey bulamamanın siniriyle kendimi yatağa fırlattım..
Sabah yine bir umutla yataktan kalktım. İçimde tuhaf bir duyguyla. Sanki bugün bir şeyler olacak gibi.. Belki de yeni kahramanı bulacaktım bugün..
Kahvaltıyı dışarda yapmak için evden çıktığımda karşı dairenin kapısının açık olduğunu görünce bir an şaşırdım. Kapı sonuna kadar açıktı. Aklıma ilk gelen şeyse taşınıyor olmasıydı. Ne alaka bilmiyorum ama aklıma ilk o geldi.. Bir yanım içeri bakmak istese vaz geçip merdivenlere yöneldim. Bir kaç adım atıp inmiştim ki merdivenlerde gördüğüm kırmızılıkla olduğum yerde durdum.. Kan olamazdı değil mi? Off ya... Merakıma yenik düşüp izleri takip etmek istedim. İzler yukarı değil sadece iki adım ötemde kapısı açık duran evin içine doğru gidiyordu.. Kapının önünde gördüğüm izlerle hemen içeri daldım. Yerde yatıyordu, nefes aldığından bile emin değildim..
İyi misiniz?? Hanımefendi ses verin lütfen.. Ambulansı arıyorum." derken yanına eğilip nefesini kontrol etmeye çalıştım. Dudaklarından zorla "Ambulansı arama, iyiyim" dese de kesinlikle iyi değildi.. Aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Kucağıma aldığım gibi evden çıktım. Kapının önündeki arabamın arka kapısını açıp yavaşça koyup kendi yerime geçip arabayı çalıştırdım. Hız sınırlarına dikkat etmeye çalışsam da arkada ki kadının durumu hiç iyi gözükmüyordu.
Bir anda dünkü düşüncelerim aklıma geldi. o küçümseyici, soğuk, iğrenmiş cümlelerim… “Yüzlerce erkeğin dokunduğu bir tene asla dokunmam.”
Şimdi o ten, önümde, ölüme en yakın hâlindeydi. Ve ben bir şey olmasın diye hastaneye götürmeye çalışıyordum..
Hastaneye acil girişinden girdiğimde herkes tuhaf bir şekilde bize bakıyordu. "Bakmak yerine sedye getirseniz" diye kendimden asla beklenmedik şekilde bağırdım. Yanıma gelen hemşire hemen yardım etmeye başladı. Odaya bırakıp kapının önünde bir süre bekledim. Gitmem mi gerekiyordu, yoksa kalmam mı? Sanki o an donup kaldı düşüncelerim. Benim burada ne işim vardı? Sanki aklımdan geçenleri birileri duymuş gibi hastane polisleri yanıma gelip "İçeride ki kadını siz mi getirdiniz?" deyince daha ne olduğunu anlamadan ifade vermemi istediler.
Polislerin sorularına bakılırsa onu bu hala benim getirdiğimi sanmalarıydı.
"Ben içerde ki kadının ismini dahi bilmiyorum. Adana’ya geleli bir kaç gün oldu zaten. Karşı dairemde oturuyor. Sabah evden çıktığımda kapının açık olduğunu ve yerde kan izlerini görünce içeri girip baktım. Yerde yatıyordu, aldığım gibi hastaneye getirdim. Kim yaptı, neden yaptı hiç bir şey bilmiyorum."
İfademi verdikten sonra hastanenin bahçesine çıktım.. Keşke sigara kullansaydım, şimdi bir tane yakardım.. İnsanlar belki de bunun için sigara kullanıyorlardı.. Boş bulduğum bir banka oturdum.. Kahvaltı bile yapmamıştım ama şimdi hastane bahçesinde oturmuş içerdeki kadının durumunu merak ediyorum.. Bacaklarında, kollarında hatta göğüslerinin üzerinde çizikler vardı.. Ellerime baktım.. Kan varmı diye.. Ama yoktu... Dün akşam giderken ki halinden eser yoktu.. Orada ne kadar oturdum bilmiyorum ama sonra tekrar hastaneye girdim. Bana yardım eden hemşireyi görünce hemen yanına gidip durumunun nasıl olduğunu sordum..
"Siz getirmiştiniz değil mi kadını?? Şimdilik durumu iyi.. Artık buna iyi demek ne kadar doğru bilmiyorum. Kadına bildiğin işkence yapmışlar, tecavüz etmişler.." dediğin de ağzımdan bir anda "Sanırım o hayat kadını" lafı çıktı. Gereksiz bir bilgiydi belki de. Hemşirenin bakışlarından söylediğim şeyin gereksiz olduğunu anlasam da çok geçti artık.. "Hayat kadını olması tecavüz edildiği gerçeğini değiştirmiyor beyefendi.. Her ne olursa olsun, hiç bir kadın bunu hak etmiyor.. Merak ediyorsanız 304 nolu odada, iyi günler" deyip uzaklaştı.. Aferim Güven sana.. Çok mu gerekliydi hayat kadını olduğunu söylemek.. Hemşire haklıydı.. Öncelikle o bir insandı.. Ama ne bileyim ön yargılarım yine iş başındaydı.. Sonuçta kendi isteğiyle gitmemiş miydi?
Önce kantine geçip çay ve tost alıp yemeye başladım. Henüz karar vermedim yanına gidip gitmemek konusun da.. Düşününce gitmemek mantıklı geldi. Mantıklı dediğim korkum başıma bela olması gibi..
Ben üzerime düşeni yapıp onu hastaneye getirdim. Daha fazlasına gerek yoktu.. Evet evet hiç gerek yok.. Hastaneden çıkıp arabaya binip çalıştırsam da vazgeçtim.. 304 numaralı odada demişti değil mi? En azından geçmiş olsun der çıkardım..
İçeri girdiğimde yatağın içinde gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu. Dönüp yüzüme dahi bakmadı. "Geçmiş olsun.. Nasılsınız?" derken sesim benden çıkmıyormuş gibi hissettim.
"Oradan bakınca nasıl gözüküyorum?" bu soruyu beklemediğim için biraz afallasam da "Yani.. Bilmiyorum ki.. En azından sabahki halinizden iyi gibisiniz."
İçeri girdiğim andan itibaren ilk kez yüzüme baktı.. Gözleriyle beni süzdükten sonra gözlerini tekrar tavana dikip, "Daha iyi zamanlarım da oldu demek isterdim.. Ama her günüm bir önceki günden daha berbat.. Sen karar ver iyi miyim ben?"
Boş duran sandalyeye oturdum. Cevap veremedim, belki de verecek bir cevabım yoktu. Karşımda duran kadın kimdi, neler yaşıyordu? İlk kez birinin gerçekten nasıl olduğunu merak etmeye başladım.. Sabahki ifademi alan polisler içeri geldiğin de ne anlatacağını merak ettiğim için odadan çıkmadım. Belki de o merakım bir kaç kelimeyle son bulurdu.
"Vücudunuz da darp izleri var, hatta daha fazlası olduğu söyleniyor. Bunu size kim, yada kimler yaptı?" Sanırım bu sorunun cevabını en az polisler kadar ben de merak ediyordum.
"Ben kimseyi görmedim hatırlamıyorum, kafam güzeldi zaten." deyip kestirip attı. O an içimde ona haksızlık yaptığımı söyleyen ses sustu..
"Tahlillerinizde bir şey çıkmamış, kafanızın yerinde olmaması şaşırtıcı." diyen polis ısrarla bir şeyler öğrenmek istiyor gibiydi..
"Neyi anlamıyorsunuz? Hatırlamıyorum diyorum. Sabah kendime geldiğim de evimin önündeydim.. Hem siz benim kimliğime ulaşmadınızmı da hala beni sorguluyorsunuz?" bu nasıl bir cümleydi böyle kimliğini öğrenseler ne olacak ki?
"Bakın hanımefendi... Kimliğiniz de yazanlardan çok sizi bu hala getirenler ilgilendiriyor bizi." desede ısrarla kimseyi görmedim deyince polisler ifadesini imzalatıp çıktılar.. Bense şaşkınlıkla olanları izledim. Bir süre sussam da dayanamayıp "Neden söylemediniz sizi bu hala getireni?"
Yüzüme bakıp dalga geçer gibi gülümsemeye çalışsa da canının acıdığı çok belliydi.. "Söylesem ne değişecekti? Adam parasını verdim, istediğim gibi davranırım diyecekti. Yada adamın kimliğini öğrenince ifade almaya bile gitmeyecekler. Orospunun sözüne kim inanacak? İnkar etse ben yapmadım dese ona mı inanacaklar, yoksa damgalı bir orospuya mı? Boşversene kimseyle uğraşamam ben.. Sen de getirmişsin beni buraya sağol.. Ama başımda beklemene gerek yok."
Hastaneden yanından çıktım ama tüm gün boyunca aklımdaydı. Aslında söylediğin de çok haklıydı. Kimse onun sözüne inanıp, güvenmezdi. Peki ben inanırmıydım? Sanırım ben de inanmazdım.. Belki karşı taraf 'bu kadın bana iftira ediyor. Sırf benden para koparmak için' dese sanki karşı tarafa inanırım gibi...
“Orospunun sözüne kim inanacak?”
Bu cümle beynime kazınmış gibiydi.
İnsan ne kadar çok acı çekerse, sesinde o kadar çok gerçeklik oluyor galiba.
Ve o kadının sesi… Gerçekti. Hem de fazlasıyla.
Sabah kahvaltı yapmak için çıktığım eve, döndüğümde hava kararmış, Adana’nın o yakıcı sıcağı yerini boğucu bir neme bırakmıştı. Balkon kapısını açtım, dışarıdan gelen sıcak hava yüzüme çarptı.
Bir sandalye çekip oturdum.
Karşı dairenin kapısı hâlâ mühürlü gibiydi. Sessiz.
Sabahki kan izleri silinmişti ama zihnimden asla silinmeyecekti.
Laptopu açtım, ekrana boş boş baktım.
Kelime yoktu.
Yazmak istediklerim artık bambaşkaydı.
Bir anda “Hayat kadını” diyerek küçümsediğim birinin hikâyesi, kendi hikâyemin ortasına düşmüştü.
Kendimi tuhaf hissettim.
Bir yanım hâlâ onu yargılıyordu, diğer yanım ise o kadının gözlerindeki kırgınlığı unutamıyordu.
Sanki aynı anda hem suçlu hem masumdu.