Bu kadar… sıradan, bu kadar huzurlu bir yerde ne yapacağımı bilmiyordum.
Yuvası olmayan biri, yuva kokusu alınca önce ürkermiş...
Ürkerek başladığım bu yolda bir hafta geçmişti bile.. Nasıl geçtiğini anlamadım desem yalan olmaz. Güven her şeyi o kadar ince düşünüyor ki ben sadece ona ayak uyduruyorum.. Eşyalı bir eve yerleşmek sanırım çok mantıklı bir karardı. Evde ihtiyaç duyduğum herşey vardı. Hatta ne işe yaradığını tam çözemediğim şeyler bile vardı. Onları da zamanla öğrenir, çözerdim bence. Güven ile birlikte alışveriş yaptık. Hem mutfak için, hemde benim için.. İlk kez kendim gibi hissediyorum.. Yani Zeliha gibi.. Zaten buraya geldiğimiz andan itibaren Güven bana Zeliha diye sesleniyor. Alev yoktu artık. Alev öldü.. Bir kez daha Zeliha olmuştum.. Belki de bir daha asla olamayacağım şey olmuştu.. Yeniden doğmak mümkünmüş.. Hala bunların bir rüya olduğunu düşünüyorum. Bazen biri Alev uyan diyecek diye ödüm kopuyor.. Bazen de kendi, kendime güldüğümü fark ediyorum.. Nedensiz, sebepsizce gülüyorum. Yemek yapmaktan nefret ediyorum sanıyordum. Meğersem sadece kendime yemek yapmaktan nefret ediyormuşum.. Aslına bakarsan iki yada üç kez yemek yaptım. Ama huzur buldum.. Ne bileyim işte herkese normal gelen, hatta sıkıcı gelen şeyler benim hoşuma gitmeye başladı.. Ev sahibimiz Fidan teyze çok tatlı bir kadın. Henüz sadece onunla tanıştım. Kocasıyla birlikte yaşıyormuş ama henüz eşini görmedim. Bir kaç kez alışverişe giderken bahçede karşılaştık. Bir kezde yemek yapıp getirmişti. Sizin yapmaya vaktiniz yoktur diyerek. Güven ile beni evli sanıyor. Ben anında 'hayır' diyecekken Güven 'İkinci baharımızı yaşıyoruz' demişti. Daha sonra neden böyle söylediğini sorduğumda,
“Küçük yerlerde böyle şeyler önemlidir. Evli değiliz desek, bu kez sürekli sorarlar… Hem bu hâlimizle daha az dikkat çekeriz,” dedi.
Aslında haklıydı. Burada herkes birbirini tanıyor, herkes birbirinin hayatından haberdar oluyordu. Bir yabancı olarak geldiğim bu küçük kasabada hakkımda ne kadar az şey bilinirse o kadar iyiydi. Üstelik yıllardır ilk kez biri tarafından korunuyor olmak… tuhaftı ama iyi hissettiriyordu.
Güven masaya eğilip çay bardağını bana uzattığında fark ettim, ellerim titremiyordu artık. O titreme… hep bir tetikte oluşum… hâlâ içimde bir yerlerde saklı duruyor ama Güven’le olduğum anlarda sanki silikleşiyor. Onunla konuşurken zihnim daha sessiz. Daha az savaş var içimde.
Bir haftadır ilk kez kendi eşyalarıma dokunarak uyudum. Kendi kıyafetlerimi seçtim. Kendim için bir şeyler aldım. Hatta saçlarıma fırça bile aldım. Alev’in aynaya bakmaktan korkan bakışları yok artık… Zeliha’nın daha utangaç ama umutlu bakışları var. Üzerime giyindiğim kıyafetleri o kadar benimsemiyordum ki şimdi aldığım her şey benimmiş gibi geliyor. Öncekileri hep birilerinden ödünç almışım gibi sanki.
Akşam güneşi batarken veranda da Güven ile oturmuş çay içiyorduk. Güven’in bir anda "Zeliha sen aslen nerelisin? Yani nerede doğup büyüdün? Çocukluğun nerede geçti?" sorusuna bir anda hazırlıksız yakalandım.. Uzunca bir süre düşündüm.. Benden cevap gelmeyince "Merak ediyorum.. Seninle ilgili her şeyi.. Her şeyi en başından öğrenmek istiyorum Zeliha.. Seni zorlamak istemiyorum. Sadece geçmişini bilmek istiyorum. Hikayemin kahramanını tanımak istiyorum."
Bir hikayenin kahramanı olacaktım.. Tuhaf..
"Ben Çorum'da doğup büyüdüm.. Merkeze baya uzak bir köydü. Öyle her istediğimiz de merkeze gidemezdik.. Zaten istesekte gidemiyorduk ya neyse.. Dört kardeşdik.. İki ablam bir de abim vardı. En küçükleri bendim.."
"Anlatsana biraz neler yapıyordun? Okula gittin mi mesela? Yada ne bileyim işte çocukken neler yapardın? Kardeşlerin varmıydı? Ailen nasıl biriydi?"
Güven merakla yüzüme bakarken hayatımın belki de en güzel geçen günlerini anlatmaya başladım.
" O küçücük köyde hayatımın en güzel, en mutlu anlarını geçirdim ben.. İlkokulu bitirdim, beşe kadar yani.. Köyde sadece ilkokul vardı. Diğerleri için kasabaya gitmemiz gerekiyordu. Köyde kız çocukları sadece ilkokulu bitirip bırakıyordu. Kimse kızını kasabaya okul için göndermezdi. Babam da göndermedi. Ben yine şanslıyım.. Babam iki ablamı ilkokulu bitirmesine bile izin vermemiş. Tarlaya kim gidecek? İnekleri kim otlatacak? Tabi bir de ev işleri var.. Annem hepsine yetişemediği için babamın çözümü onları okula göndermemek olmuştu. Abim... O evin prensiydi.. Kasabaya okula diye giderdi.. Ama okula gitmezmiş hiç.. Gülten ablam.. 18'ine girdiği gün düğünü olmuştu.. En çok onu severdim.. Oda beni çok severdi.." gözlerim doldu anlatırken beni çok severdi.. Herkes Zeliha derken o Zeliş derdi.. Bir tek o öyle seslendirdi.. Babam karşı köyden birine sözünü verdiğinde günlerce birlikte ağlamıştık.. Aramızda sekiz yaş vardı ablamla.. Belkide bana annemin bize hiç göstermediği sevgiyi gösterdiği için onu çok sevmiştim.. Güven anlattklarımı dinlerken gözlerim çok uzaklara daldı. Gözlerim dolsada yüzümde hafif bir gülümsemeyle anlatmaya devam ettim.
"Gülten ablam evlendikten bir yıl sonra diğer ablam Ayten evden kaçtı. Yani sevdiği varmış onunla kaçtı. Babam Gülten ablamın rızası olmadan evlendirince oda sevdiğine kaçmıştı. Kaçmasa babam asla vermezdi. Zaten kaçtı diye bir daha ablamla hiç görüştürmedi bizi. 'benim öyle bir kızım yok.. Bir daha bu eve ne adımını atacak, nede adı anılacak' diyerek ablamı yok saymıştı."
"Baban çok acımasız biriymiş.. İnsan evladını nasıl yok sayar ki?"
Ben babamın bizi bir kez olsun sevdiğini hiç görmemiştim ki.. Onun için kız evladının 'yediği zarar, yaptığı iş kârdı.' Onun tek evladı abim Orhan'dı. Erkek evladı geleceği, soyuydu sonuçta..
"Babamın acımasızlığı kızları içindi. Abim için dünyayı ateşe verirdi. Öyle de yaptı.. Benim ilk ateşime odunu babam attı aslında biliyor musun? Abim sevdiği kızla evlensin diye beni gözden çıkarmıştı.."
O günleri aklımdan çıkarmayı ne çok isterdim.. Ama o kadar iğrenç bir hayatım oldu ki. O zamanlar aslında en mutlu, en masum olduğum zamanlarmış. Tarlalarda akşama kadar çalışırken kurduğum hayaller ne kadar da masumdu. O zamanlar bir gün her şeyin çok güzel olacağına inanırdım. Aşık olacaktım.. Filmlerdeki gibi çok sevilecektim. Tarlada nohut yolarken hayal kurardım. Yoldan geçen zengin birisi duracak bir gün beni görüp aşık olacak diye.. Ne hayal be.. Daha onaltı yaşımda kurduğum hayaller.. Üzerimde en az beni on yaş büyük gösteren kıyafetler. Ayağımda lastik ayakkabı.. Yüzüm güneşten yanmış.. Bu halimle beni görür görmez aşık olacağını düşündüğüm yakışıklı, zengin.. O zengin hiç gelmedi. Gelsede zaten o halime aşık falan olmazdı.
Güven’in yüzündeki ifade hiç değişmedi. Sanki anlattığım her şeyin doğruluğunu sorguluyor gibiydi. Ben anlatırken içimde bir yerler yeniden kanamaya başladı.. Ne vardı sanki benimde geçmişim herkesin gibi normal olsaydı..
Güven'e onaltı yaşındaki küçük Zeliha’nın tarlada kurduğu hayalleri anlatmaya başlayınca gülümsedi.
"Bence seni görseydi o zengin ve yakışıklı kesinlikle aşık olurdu.. Sahi... Senin küçüklük fotoğrafların yok mu? Bak şimdi çok merak ettim o hallerini.." derken yüzünde ki ifadeden gerçekten merak ettiğini anlayabiliyorum. Ama o hallerimi ben bile hatırlamıyorum.. Fotoğraf... Belki bir yerlerde vardır.. Ama bende yoktu.. Bende geçmişe dair kapanmayan yaralar vardı sadece.. Ben o saf halimi anlatırken Güven bir kez daha
"Zeliha…," dedi kısık bir sesle, “o zengin yakışıklı yolunu şaşırmış. Yanlış yerden geçmiş. Yoksa seni görseydi… bilmez miydi kıymetini?" Beni görenlerin hiç biri kıymetimi bilmediki.. Bende ki şansla oradan geçen zengin, yakışıklı kör çıkardı kesin...
Güven'le bir süre daha konuştuktan sonra ben içeri geçtim. Geçmişin tozlu sayfalarını bir kez aralamıştım.. Ne işe yarayacaktı bilmiyorum.. Ama o anları hatırlamak ilk kez canımı bu kadar az acıttı.. Neden diye isyan etmek istemedim ilk kez.. Belkide tüm bunları beni gerçekten dinleyen birine anlatırsam o küçük kızın içindeki karanlık aydınlanırdı..
* * * * *
Güven Erden
Zeliha içeri girince laptopumu alıp yazamaya başladım.. Anlattıklarıyla yola çıktım. Sanki aylardır aradığım ilham tam olarak buydu.. Evet ben bir kez daha en doğrusunu yapıyordum.. Aferim lan sana.. Doğru yoldasın... Kendimi övmeyi bırakıp yazmaya başladım.. Zamanı gelince fazlasıyla övgü alacağım zaten...
## Gözlerinde ki derin acı.. Acının bin bir tonunu yansıtıyor gibiydi. Geçmeyen acıları vardı belli.. Kabuk bağlamayan yaraları. Kelebeğin kanadı gibi titreyen vücudu, acılara ne kadar dayanacaktı?
Öğle güneşi tepeden insanın beynine işlerken genç kız yorgunluktan gölgenin ağacına sığındı. Ağaç… köydeki tek kaçış noktası. Sanki dallarıyla onu kollar gibi duruyordu. Başını yasladığında göz kapakları ağırlaştı. Bir an için burada kaybolmak, nefesini tutup dünyanın sessizleşmesini izlemek istedi.
Ama köyde sessizlik bile uzun sürmezdi.
“Zelihaaa! Nerde kaldın yine? Babam kızacak!”
Gülten ablasının sesi, sıcak havayı yaran bir bıçak gibi ulaştı ona. Yorgun bir iç çekişle ayağa kalktı. Tarlanın ortasında nefes nefese kalmış, ince bir toz tabakasıyla kaplı ellerine baktı. Daha çocuktu ama elleri çocuk eli gibi değildi. Çatlak, nasırlı, yorulmuş… sanki yıllar boyu çalışmış bir kadının elleri.
“Geliyorum ablaaa!” diye seslendi. Sesine zorla kattığı neşenin arkasına sakladığı kırgınlığı Gülten ablası bile çoğu zaman anlamıyordu. Çünkü o da aynı yoldan geçmişti. O da aynı acılardan süzülmüştü. Acıyı gülümsemeye gömmek, bu evin kızlarına doğdukları gün öğretilmişti adeta.
Ağaçtan uzaklaşırken rüzgâr bir anlığına yüzünü okşadı. Küçük bir teselli gibiydi. Belki de hayatta en sevdiği şey, doğanın ona gönderdiği o minicik merhamet anlarıydı.
Tarlanın içine doğru yürürken tozlar ayağa kalktı. Gülten ablası elindeki çapayı toprağa saplayıp ona baktı. Kaşlarının arasındaki o ince çizgi… Zeliha’yı her gördüğünde biraz daha derinleşirdi.
“Babamın gözü üstümüzde bugün. O yüzden dikkat et,” dedi.
Zeliha başını salladı. “Biliyorum.” Ama bilmek başka, hissetmek başkaydı. Babasının sert bakışlarının altında ağzı kururdu. O bakışlar… acıtmadan bile acıtırdı. Kötü bir söze gerek yoktu.. O bakışlar ölüm fermanı gibiydi..
Gün batarken tarladaki esinti yüzlerini serinletmeye başladı. Gülten ablası işini bitirip kenara oturdu. Zeliha da onun yanına çömeldi. Gök kırmızıya dönmüştü, güneş ufku öperken sanki dünyayı ateşe veriyordu.
“Zeliha…”
O ses tonu… uzun zamandır unuttuğu bir şefkati çağırıyordu.
“Hı?”
“Sen buradan bir gün kurtulacaksın. Biliyorum. Kalbin buna izin vermeyecek.”
Zeliha yere baktı. “Ben… nereye giderim ki?”
Gülten gülümsedi, ama gözleri hüzünle karışık umut taşıyordu. “İnsan nereye giderse gitsin, kendine doğru gider. Sen bir gün kendine doğru yürürsün Zeliha.”
Küçük Zeliha anlamadı o cümlenin ne anlama geldiğini. Ama yıllar sonra… o cümlenin arkasında saklı özgürlüğü iliklerine kadar hissedecekti...