9. Bölüm

1572 Kelimeler
Sabah kahvaltıdan sonra Güven işlerim var diyerek merkeze gitmişti. Bende evde yapılacak çok bir iş olmasada bir süre ev işleriyle uğraştıktan sonra kahve yapıp bahçeye çıktım. Kahvemden bir kaç yudum almıştım ki Fidan teyze seslendi, "Zeliha işin yoksa bu tarafa geç" deyince elimdeki kahve fincanıyla onun bahçesine geçtim. Ağacın altına koyduğu küçük masanın yanındaki sandalyeyi çekip oturdum. "Sen otur ben iki dakika evden bir şeyler alıp geleyim" desede boşver diyerek gitmesini istemedim. Fidan teyzeyle konuştukça aslında onunda hayatının çokda kolay geçmediğini öğrendim. Kocası beş senedir yatalakmış.. Yıllarca birlikte çalışıp didinmişler. Ama kocası yatalak olunca bütün işler Fidan teyzeye kalmış. Oda zamanla işleri başkalarına devretmiş. Şimdi ise sadece eşiyle ilgileniyormuş. "Zor olmuyor mu? Keşke bir bakıcı tutabilsen" dediğim de bana öyle bir bakış attı ki acaba yanlış bir şey mi söyledim diye kendimi sorguladım bir an.. "Hiç zor olmuyor kızım.. O benim can yoldaşım. Biz evlenirken hastalıkta, sağlıkta diye evlendik. Onun karnını doyurmak, temizliğini yapmak bana sadece mutluluk veriyor.. Benimle konuşmasa da, sesini duymasam da bir bakışı yetiyor. Bana bir bakışı var görmelisin.. Hala aşkla bakıyor, ben o bakışta neler görüyorum bir bilsen." Fidan teyze anlattıkça gerçekten böyle bir sevgi varmı diye düşündüm.. Kocasını anlatırken Fidan teyzenin gözleri de aşkla bakıyordu.. Bugüne kadar böyle bakan, böyle düşünen hiç kimse görmedim. İki oğlu varmış. Evlenmiş ikisi de başka şehirde yaşıyorlarmış. "Sene de bir sefer ya gelirler, ya gelmezler. Ama olsun.. Canları sağ olsunda gelmeseler de olur" Kesinlikle Fidan teyze dünyalı değil.. Başka gezegenden gelmiş gibi.. "Mutfakta çilek var, bari onu getireyimde yeriz. Yada ben gidene kadar sen alıp gelsen?" deyince. Oturduğum yerden kalkıp açık olan evin kapısını iterek içeri girdim. Mutfak olduğunu tahmin ettiğim odanın kapısını açtığımda tahminimin doğruluğuyla masanın üzerinde duran çilekleri alıp çıkacaktım ki bir an şeytanın dürtmesiyle kocasını merak ettim. Öyle aşkla anlatıyordu ki nasıl biri olduğunu görmek istedim. Bir kaç adım atıp açık gördüğüm kapıdan kafamı uzattım. Odaya doğru uzattığım başımla birlikte kalbim de hafifçe hızlandı. İçeriye sızan ışık, duvarın dibindeki büyük ahşap yatağın üzerinde yatan adamın siluetini belli belirsiz gösteriyordu. Odanın penceresi hafif aralıktı; içeri dolan hava perdeyi usulca sallıyordu. Yatağın başucundaki komidinin üzerinde bir dua kitabı, bir gözlük ve yarısı içilmiş bir su bardağı duruyordu. Adamın yüzüne biraz daha dikkatle baktım. Yaşlı, ama huzurlu bir yüz… Belki bir ömür boyunca gülmekten derinleşmiş çizgiler, gözlerinin kenarında yılların izleri vardı. Gözleri kapalıydı, nefes alışverişi yavaş ama düzenliydi. Ama aslında görmek istediğim belki de beklentim bu değildi. Fidan teyze öyle aşkla anlatıyordu ki yakışıklı birini görmeyi düşünmem kesinlikle benim suçumdu. İçime öyle işlenmişki güzel olmayan hiç bir şeyin sevilmeye layık olmadığını düşünmüşüm. Oysaki yaşlı biri ne kadar yakışıklı olabilir ki? Düşündüklerimle kendimden utandım.. Hemen evden çıktım.. Sorun nasıl baktığınla alakalı bir şey sanırım. Fidan teyze aşkla baktığı için onunda öyle baktığını düşünüyor.. Çilekleri yerken Fidan teyze yine bir sürü şey anlattı. Konuşmayı seviyor.. Bana Güven ile evliliğimiz hakkında sorular sormaya başlayınca gerildim. Aslında çok güzel yalan söylerim.. Ama karşımda ki insan yalanları hak etmiyor.. Sanki hissetmiş gibi Güven aradı. "İstediğin bir şey var mı?" diye. Bir isteğim yoktu ama geleceğim dediği için Fidan teyzeyle bir süre daha oturduktan sonra eve geçip yemek hazırlamaya başladım. Taze fasulye ve pilav yaptım. Yanına salata yada cacık yapardım. Onları da Güven geldiğin de yapardım artık. Sofrayı hazırladığım da Güven gelmişti ama ben aç değilim yedim dediği için sofraya tek başıma oturdum. Güven yemediği için benim de canım çok istemedi. Uzun yıllar sonra bu duyguyu tekrar yaşamak tuhaf hissettirdi. Ben Güven ile birlikte yeriz diye düşünürken o aç değilim demişti.. Zaten geldiğinden beri bir tuhaftı. Odasına girdi kaç saattir çıkmıyor. Bir şey mi oldu diye merak etsemde odasına girmek istemiyorum. Bu eve geldiğimiz ilk gün bir anlaşma yapmıştık. Bir birimizin odasına girmeyeceğiz diye. Güven’in odasının içinde banyo olduğu için diğer banyoyu ben kullanıyorum. Aslında aynı evin içinde yaşıyor olsakda yaşam alanlarımız farklı. Sigaramı alıp verandaya geçtim. Sigaramın ucunu yakıp verandanın ahşap korkuluklarına yaslandım. Hava kararmış yıldızlar ışık saçıyordu. Hava o kadar sakin ki, insanın içini ürperten bir sessizlik… Sanki rüzgâr bile nefesini tutmuş, bir şeylerin olmasını bekliyor. İlk nefesi ciğerlerime çekerken acı bir yanma hissettim. Sinirin, şaşkınlığın ve kırgınlığın birleştiği o tanıdık sızı… Yıllar önce bıraktığım bir duygu, yıllar sonra aynı yerden beni yakaladı. Ne garip… İnsan kendine ne kadar "alıştım artık" derse desin, bazı şeylere alışılmıyor. Bir zamanlar özenle hazırladığım yemekleri tek başıma yemek zorunda kalırdım.. Şimdi o duyguyu hissetmek.. Hala hissizleşmemişim ya.. Üzüleyim mi, sevineyim mi bilemedim.. Güven’in odasının ışığı hâlâ kapalı. Kapının aralığından hiçbir gölge bile görünmüyor. Ses yok. Nefes bile yok gibi. İçeri girmek istemiyorum, ama içeri girmemek de içimi parçalıyor. Kötü bir şey mi oldu acaba diye düşünsem de sanırım en iyisi kendisinin çıkmasını beklemekti. Zihnim, kötü senaryoları üretmeye bayılır. Bu da yılların bana hediyesi işte. Bir nefes daha çektim sigaradan. Parmaklarım titremiyordu ama içim titriyordu. O kadar belli ki… Bir insanın ruhu kırılınca elleri gayet sakin durabiliyor. Bahçenin öteki ucundan köpeklerin havlaması duyuldu. Ardından yine sessizlik. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım, hava yavaş yavaş daha da koyulaşıyor. Tam güzel bir yaz akşamı olabilirdi, ama içimdeki sıkıntı tüm manzarayı gölgeliyordu. Sigarayı bir kez daha içime çekince aklıma gelen türküyü mırıldanmaya başladım. # Bir güzeli bir çirkine vermişler neydem neydem vermişler. Baş yastığı gendisine eş değil Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben.. Baş yastığı gendisine eş değil Dağlar harâmı açma yaramı perişânım ben.... # İçerden sesler gelince Güven’in odasından çıktığını anlayınca, mırıldanmayı bıraktım. Güven verandaya gelince yavaş adımlarla yaklaştı. Bana bakmadı bile. Yanımdaki boş sandalyeye oturmadı, karşıma geçmedi, hiçbir şey söylemedi. Sadece verandanın kenarına yaslanıp ellerini ceplerine soktu. Ben de sigaramdan son bir nefes daha alıp söndürdüm… "Neden sustun.. Çok güzel söylüyordun." "Ben güzel söylemiyorum.. Yazan güzel yazmış.." Acılarda evrenselmiş.. Benim acılarımı, yaşadığımı bir başkası dile getiriyor. Belki de bir çok kişinin duygularını yansıtıyor bu türküler.. "Bir güzeli, bir çirkine neden vermişler sence? Yada güzellik, çirkinlik neye göre kime göre belirleniyor?.." Güven’in sorusunu bir süre düşünsem de bende cevabı yoktu. Yada bende ki cevabı çok farklıydı.. "Onyedi yaşıma girdiğim de abim askerden yeni gelmişti. Askerden gelir gelmezde evlenmek istedi.. Gitmeden önce gözüne kestirdiği bir kız varmış.. Annemler istemeye gittiler tabiki de vermediler. İşsiz, güçsüz adama ne diye kız versinler değil mi? Köyde otursa anası, babası yanında olacak. Şehire gitse ne ile geçinecek? Ama tüm bunlara rağmen abim inat etti ben Hicran ile evleneceğim diye. Kız buna şehirde iş bulursan evlenirim seninle demiş.. Köydeki tüm kızlar bende dahil şehire gitme merakı vardı. Sanki oraya gidince başımız göğe erecek.. Komşumuz vardı Saniye hala derdik.. Oğlu vardı ablamdan bir kaç yaş büyük. Çok tanımasam da senede bir kaç kez görmüşlüğüm vardı. Ankara’da çalışıyormuş. Abimin işi öğrenince Saniye hala 'Zeliha'yı oğluma verirseniz Murat, Orhan'a iş bulur. Hicran'la da evlenir.." deyince bizimkiler hemen kabul etti. Bana soran olmadı ister misin diye.. Ama ne yalan söyleyim şehire gideceğim hem de Ankara'ya gideceğim diye ben de istedim. Sormasalarda gönlüm vardı.. Bir kaç ay içinde önce abim evlendi, sonrada ben.. Murat abime Çorum'da iş bulunca her şey bir anda hızlandı.. Ben kimseye sezdirmesem de Ankara'ya gideceğim diye nasıl mutluyum.. Murat'ın yaşı, tipi hiç umurumda değil.. Ablam kızıyor 'Salak başka adammı yoktu da bununla evleniyorsun?' diye. Ama ablamın sözleri bana sadece kıskançlık gibi geliyor. O köyde kaldı ben şehire gidiyorum diye.. Hem sanki bana fikrimi soran oldu.. Yok istemiyorum desem babam kabul mu edecekti.. Düğüne kadar Murat'ı iki kere gördüm.. Bir gün geldi imam nikahı kıyıldı. Bir de alışverişe gittik ailecek.. Resmi nikahı bile reşit değilim diye ailemin imzasıyla oldu.. Ankara'ya geldik… Kocaman binalar, kalabalık sokaklar, hiç bitmeyen bir koşturmaca… İlk kez gördüğüm her şey gözümü korkuttu ama bir o kadar da heyecanlandırdı. “Şehir” dedikleri gerçekten bambaşkaymış. İnsan bir anda büyüyor sanki… Ya da büyümek zorunda kalıyor. Murat eve girer girmez ayakkabılarını bir kenara fırlattı, ben daha neye uğradığımı anlamadan, “Yemeği yap, ortalığı topla, yarın da işe gideceğim,” dedi. O an anladım ki… Köy hayalimin, büyük şehir düşlerimin, aklımdaki o yeni hayatın ne kadar boş bir heves olduğunu. Daha ilk gün sofraya otururken “Zeliha, ben olmadan dışarı çıkmayacaksın. Beni bekleyeceksin. İşine gücüne bakacaksın,” dedi. Zaten ben dışarı çıkmak da istemiyordum açıkçası. Sokaklar yabancı, insanlar hızlı, ben ise küçücük ve ürkektim. İlk ay çok sessizdim. Bulaşık, çamaşır, yemek… Mutfağın camından binaları izlerken hep şunu düşündüm.. Dışarı çıkarsam kaybolurum... Ama zamanla öğrendim ki insan o kalabalıkta kaybolmuyormuş.. Dört duvarın içinde tek kaldığı evde kayboluyormuş.. Ben kendi içimde kayboldum.. Karşı komşumun 'Sen ne güzelsin maşallah' dediğin de ben güzel olduğumu öğrendim..." Güven bakıyordu, gözlerinde hafif bir merak, hafif bir hüzün… Her kelimemi dikkatle dinliyordu. Sanki hikâyemi tamamlamadan nefes almıyordu. “Güzellik dediğin şey var ya Güven… İnsan acı çekmemişse güzelliği yüzünde arar. Çekmişse… Gönlünde. Murat bana hiç güzel bakmadı. Ben de kendime hiç güzel bulmadım. İnsan mutlu oldukça güzelleşiyormuş... Murat'ın çirkinliği yüzünde değildi gönlündeydi..” Güven bu kez karşıma oturdu. Sanki anlattıklarım fazlasıyla ilgisini çekmiş gibiydi. Geldiğinde ki o boş bakışları gitmiş normal haline dönmüştü.. "Ben bugün biraz yorgunum Zeliha.. Yarın devam ederiz olur mu? İyi geceler.." deyip tekrar içeri girdi.. Bir sigara daha yaktım.. Hiç bir şey öldürmese de beklentim bu sigara.. Bir gün beni öldürecek.. Kafamı kaldırıp yıldızlara bir kez daha baktım.. Ne kadar güzel ışıltılı gözüküyorlar.. Ama kim bilir onlarında karanlık bir tarafları vardır.. Verandada geçirdiğim o uzun dakikalar, hem içimi hem zihnimi ağırlaştırmıştı. Güven’in odasına çekilişi, gözlerindeki o belli belirsiz karanlık… Onunla ilgili kafamda farklı ihtimaller dolaşıyordu ama hiçbirine tutunmak istemiyordum. Kendime en çok söylediğim cümlelerden biri bu olmuştu zaten: “Kimseyi anlamaya çalışma Zeliha… Ne kendini, ne başkasını.” Yine de insanız işte… Suskunlukları bile dinleriz bazen.. Bazen susarak anlaşır, bazende çığlıkları duymayız..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE