Geçmişin tozlu sayfaları
Evlendim mi yoksa köle olarak mı geldim buraya belli değildi. Murat evden çıkmama asla izin vermiyor. Eve bir kaç kez komşular geldi. Onları da bir daha eve alırsam hiç çekinmeden onları evden kovacağını söylediği için bir daha onlarla da görüşmedim. Bu dört duvarın içinde sadece Murat'ı görüyorum. Çok uğraştım beni sevsin diye. Ama bir türlü kendimi sevdirmeyi başaramadım.. Ne isterse yaptığım halde, bir gün güzel bir söz duyamadım. Bir yıl boyunca ne ailemin yanına gidebildim, nede onlar geldi. Ayda bir defa telefonundan annemle konuşuyorum. Annem anlasın diye 'Anne siz beni neden hiç aramıyorsunuz? Ben sizi çok özlüyorum.' ama onlarında Murat'dan farkları yok. "Hergün senimi arayacağım, konuştuk işte iyiyiz hepimiz.." günlerim hep böyle geçiyor.. Bazı günler bir heves yemekler hazırlıyorum, uğraşıyorum.. Ama Murat eve bir geliyor tüm hevesimin içine edip bırakıyor.. Neden bu kadar müsriflik yapıyormuşum. Bir çeşit yemek neyime yetmiyormuş.. Para nasıl kazanılıyor hiç haberin yok, gibi gibi bir sürü laftan sonra gelde ye o yemekleri. Oysaki ben onun için yapıyorum her şeyi.. Evde yapabildiğim tek şey televizyon izlemek. İzlediğim film yada dizilerde hiç böyle olmuyor.. Belki de bize en başından yanlış öğretiyorlar.. Her şeyi toz pembe gösteriyorlar. Bizde onlara kanıyoruz. Sevince sevileceğiz sanıyoruz.. Oysa ki bir kişinin çabasıyla olmuyormuş hiç bir şey.. Ben çabaladıkca battım.. Hani bir söz varya (Çabaladığın herşeyin enkazında kalıyorsan vazgeç.. Sadece senin çabanla olacak olan ne varsa olmasın.. Çünkü yorulursun, tükenirsin ve yavaş yavaş ruhunun ışığı söner..) Tam olarak bana da öyle oldu.. Ruhumun ışığı sönmeye başladı.
Murat eve erken gelip hazırlanmamı istedi. Memlekete gidiyoruz deyince nasıl sevindim. O beğenmediğim köyüme gideceğim diye mutluluktan ağlayacaktım. Şehire gelip mutlu olacaktım, başım göğe erdi.. Mutluluktan ölüyorum..
Dört gibi evden çıkmıştık, köye gelmemiz üç, dört saati buldu. Ben mutlulukla geldiğim memleketime nereden bilirdim ki babamın cenazesine geldiğimi. Yol boyunca Murat hiç bir şey söylemedi. Evin önüne geldiğimizde gördüğüm kalabalıkla bir şeylerin ters gittiğinin farkına varıp "Murat birine bir şey mi oldu? Ne olur söyler misin?"
"Baban ölmüş cenazesine geldik."
Söylediği dört kelimeyle, dünya ayaklarımın altından çekildi sanki.
O an içimde bir şeyler koptu… Sesim çıkmadı, nefesim kesildi. Bir an ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Kapının önündeki kalabalığa bakarken kulaklarım uğuldadı, insanlar hareket ediyordu ama ben hiçbirini seçemiyordum. Her şey sisliydi… Ne olursa olsun babamdı.. Bir kez sarıldığını, öpüp kokladığını görmesem de babamdı.. Öldü demek bu kadar kolay olmamalıydı..
Babamın öldüğünü söyleme şekline mi yanayım, yoksa bunu benden saklamasına mı? O adamın yanında ağlamaya korkmama mı? Hangi acıya tutunayım bilemedim.
Ayaklarım beni taşımadı, ama yürümek zorundaydım. Bir robot gibi ilerledim. Annem beni görünce gözleri doldu ama kollarını açmak yerine, sanki alışkanlıktan, sanki görev icabı sadece başıyla selam verdi.
“Mekanı cennet olsun, babanı toprağa verdik” dedi Murat'ın yanında konuşmaya çekinen bir sesle.
Ben ise sadece sordum:
“Anne… neden söylemedin bana?”
Gözlerini kaçırdı.
“Murat’ı aradık. O söyledi sandım,” dedi.
Aralarında konuşup anlaşmış gibi, birbirlerine bakmadılar bile.
Ben iki tarafın arasında sıkışmış, kaybolmuş bir çocuk gibiydim. Babamın cenazesine bile yetişememişim aslında. Babamı öğlen toprağa vermişler. Ama biz akşamına gelmiştik. Murat işlerim bitince diyerek bana söyleme gereği bile duymamış.. Ablama sarılıp ağlamak istedim. "Salak neyine ağlıyorsun.. Öldü gitti işte." deyince geri çekildim. Ölüp gitmişti doğruydu.. Ama yine de böyle mi olması gerekiyordu.. Evin içi cenaze evi gibi değildi, sanki komşu oturmasına gelmişler gibiydi. Kimse babam ile ilgili bir tek şey söylemiyor. Yalandan başın sağ olsun dedikten sonra, bir sonraki lafları Ankara'da ne yaptığım, neden hiç gelmediğim. Biraz daha ileriye gidip çocuk yokmu sorularıydı. Bir ara ne yapmam gerektiğini, ne düşünmem gerektiğini şaşırdım.. Kendimi yabancı gibi hissettim. İnsan acısını yaşayamıyormuş bazen.. Bende o gün acımı yaşayamadım. Zaten ertesi günü Murat işlerim var gidiyoruz deyip geri götürdü. Kalayım dedim izin vermedi. Kimsede kalsın demedi. Annem bile "Kocan gidelim diyorsa git, ne işin var" demişti. Bir yabancı gibi taziye vermeye gelmişim gibi gelip, geri döndüm. O günden sonrada Murat bir daha Çorum'a göndermedi..
Kendi anasının cenazesine bile tek başına gidip akşamına geri dönmüştü. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu.. Annesinden kalan her şeyi sattı. Eline yüklü bir miktar para geçince huyu tamamen değişti. Akşamları geç gelmeye başladı. İşe doğru düzgün gitmedi. Tamam beni sevmiyordu ama kötü de davranmıyordu. Yani o güne kadar dövmüyordu.. Bir gece geldi aklı başında yok gibi.. İlk kez alkol kokusunu o gün öğrendim.. O kokudan ben kustukça dövdü. Sonraki günlerde hep böyle devam etti. Taki hamile olduğumu öğrenene kadar. Ama hamile olmam dayak yememe engel olmadı. Yine dayağımı yiyip oturdum köşemde.. Altı aylık hamileydim, bir gün kapı çaldı. Üst komşummuş bir kaç ay önce taşınmışlar. Ama ben bir kez bile görmemiştim. İçeri almaya çekinsem de annem yaşındaki kadına nasıl git derdim. Halimden anlamış olacak ki
"Merak etme kızım kocan gelmeden gideceğim.. Ama seninle konuşmak istiyorum." diyerek söze girip yediğim tüm dayakları duyduğunu anlattı. Bu evin içinde neler yaşadığımı kimse bilmiyor sanıyordum. Ama beni de bir duyan varmış.
"Kızım çok üzülüyorum sana.. Anan, baban kimsen yokmu? Bu adamı neden çekiyorsun? Bak birde hamilesin.. Yapma kızım git annenin yanına. Böyle yaşanmaz.."
Öyle bir konuştu ki bende sandım ki gittiğim de her şey değişecek. Bana yardım etti. Murat işe gidince taksi çağırıp beni terminale götürdü. Biletimi aldı, üstüne birde para verdi. Ne olur, ne olmaz yanında olsun diye.. Sanırım bu hayatta bana karşılıksız iyilik yapan tek kişi oydu.. Otobüsle Çorum'a gelene kadar ne hayaller kurdum.. Annem sahip çıkacaktı bana. Çocuğumu birlikte büyütecektik. Ben çalışıp ikisine de bakacaktım. Abim kol, kanat gerer sandım. Murat'ın bana yaptıklarını öğrenirse beni asla ona vermez diye düşündüm.. Ama hiç öyle olmadı. Abim yüzüme bile bakmadı. Beni görünce ilk söylediği şey 'Neden geldin?" oldu. Karnımda ki piçin babasının yanında kalmam lazımmış. Öyle söyledi. Anneme yalvardım "Anne ne olur beni göndermeyin bir daha.. Bana hapis hayatı yaşatıyor, beni sürekli dövüyor. Şu halime bir bak." diyerek vücudumdaki morlukları gösterdim. "Ne var bunda.. Baban da beni dövüyordu. Kocam beni dövdü diye babamın evine hiç gitmedim. Allah bilir ne bok yedin de adam seni dövüyor? Aklını başına al dön kocanın evine.. Ben kendimi buraya zar zor sığdırırken bir de seninle uğraşamam.." demişti. Suçlu ben oldum yine.. Ablam dedim, o beni bu dünyada en çok sevendi. Belki o yardım eder diye birde onun kapısını çaldım. Ama keşke hiç çalmasaymışım o kapıyı.. Ablamın yanında bir kaç gün kalınca ablam rahatsız olmuş. Rahatsızlığı benden değil, gelecek dedikodulardan.. Aslında eniştem durumumu öğrenince annemlere kızmış bu kızı sahipsiz bırakmayın demişti. Tabi annemin cevabını duyunca "Üç tane evladım var dördüncü de siz olursunuz. Ablanın evi istediğin kadar kal" demişti.. Ama işte öyle olmuyormuş. Ablam karşıma geçip
"Zeliha böyle olmaz.. Yanımda kalamazsın. Kocam da olsa erkek milleti karşılıksız kimse kimseye iyilik yapmaz. Bugün kardeşin der yarin başka gözle bakmaya başlar.. Gençsin, güzelsin.. Ben evimin içine kendi ellerimle ateş bırakamam. Git kocanın yanına. Evladın doğunca belki değişir, düzelir. Kimse dört dörtlük değil. Azıcık sabretmeyi öğren. Beni yanlış anlama ben seni düşünüyorum." demişti.. O gün öğrendimki kimseden fayda yokmuş. Ananda olsa, abin, ablan fark etmiyor.. Kimsenin zerre umurunda değilmişim.
Kapıdan çıkarken ayaklarım geri geri gidiyordu ama kalacak yerim yoktu. Karnımı tutup merdivenlerden inerken tek düşündüğüm şey “Ben şimdi nereye gideceğim?”di. O an üzerime çöken yalnızlık, Murat’ın yanındaki yalnızlıktan bile ağırdı. Çünkü bu kez yalnız kalmayı seçmemiştim; beni herkes kendi elleriyle yalnızlığa itmişti.
Terminale geri dönmek zorunda kaldım. Oturacak hâlim yoktu ama bir banka çöktüm. Karnımdaki bebeğin kıpırdadığını hissettim. Bir an yüzüm acıyla gerildi. Sanki o da korkuyordu, o da gitmek istemiyordu. “Korkma” dedim kendi kendime fısıldayarak. “Ben seni yalnız bırakmam. Hiç kimse seni yarım bırakmayacak…”
Ama ben kendimi bile tamamlayamıyordum.
Cebimde üst komşunun verdiği para vardı. O para olmasa Çorum’da kapı dışarı edildiğim gibi terminalde kalakalacaktım belki. Herkes git dedi de bir Allahın kuluda gidecek paran var mı diye sormadı. Etrafıma bakarken herkesin bir yerlere, birilerinin yanına döndüğünü gördüm. Kimisinin gözü parlıyordu, kimisi telaşlıydı. Hepsinin bir bekleyeni, bir gidecek yeri vardı.
Benim yoktu.
Murat’a geri dönmekten başka çarem olmadığına kendimi zor inandırdım. Ama biliyordum… O eve dönersem ya ben ölecektim ya da içimdeki bebekle birlikte ruhum ölecekti.
Ama yaşamak da istemiyordum.
Yaşamak ile ölmek arasındaki çizgi, terminalin soğuk bankında otururken o kadar inceydi ki…
Bir rüzgâr esse düşecektim.
Otobüse bindim. Gideceğim yer belli ama içimden bir ses sürekli “Dönme” diyordu. O ses öyle güçlüydü ki, otobüs her kilometre ilerledikçe kalbimin sıkıştığını hissediyordum.
Murat’ın yaşadığı sokağa doğru yürürken nefesim kesildi. Binanın kapısına geldiğimde durup derin bir nefes aldım. Anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. İçeride ışıklar kapalıydı. Murat henüz gelmemişti.
Bir köşeye çöktüm. Sessizce ağladım.
O ağlayış, içimde bir yerde bir şeyleri kopardı alıp parçaladı..
Bir kadın ne zaman kırılır biliyor musun?
Elinden tutacak bir çift el kalmadığında…
İşte o gün, tam o an kırıldım. Parçalara bölündüm..
Murat eve geldiğin de ilk işi yine beni dövmek olmuştu.
“Gidip ne halt ettin yine?” dedi.
Ben hiçbir şey söylemedim. Gitmesem daha iyiydi diyemedim.. Umudum olurdu belki.. Gidersem bana sahip çıkarlar diye.. Ama onlar o umudumu almışlardı.. Artık biliyordum gidecek hiç bir yerim yoktu..
Hamileliğim son ayına girdiğimde Murat da tuhaf bir değişiklik vardı. Beni dövmüyordu artık. Sekiz aydır bir kez hastaneye götürmeyen adam beni hastaneye götürdü. Hemde kocaman bir hastane. Bizim köy kadar vardı. İçinde kaybolacağım da Murat beni bulamayacak diye ödüm koptu. O gün öğrendim bebeğim erkekmiş. Yediğim o kadar dayağa rağmen sağlıklı dedi.. Ama nasıl sevindim erkek olmasına varya. Sevinçten ağladım günlerce. Erkek olacaktı anası gibi hor görülmeyecekti. Herkesin görmezden geldiği biri olmayacaktı. Ama biliyor musun yine sevincim kursağımda kaldı.. Sancılarım başladığında Murat'ı uykudan uyandırıp "Doğuruyorum galiba.. Ne olur yardım et, hastaneye götür." dediğim de telaşla yerinden fırladı. Ben de sanıyorum ki içinde birazcık da olsa merhamet varmış.
"Doktor daha var diyordu. Emin misin geldiğine?" Sanki daha önce çocuk doğurmuşum gibi.. Nerden bileyim, nasıl emin olayım.. "Çok sancım var duramıyorum. " ağlayarak konuşmaya çalışsam da sancıdan duramıyordum. Murat'la evden çıktığımız da hastaneye gidiyoruz sandım. Ama beni başka bir eve getirdi.. Hiç bilmediğim bir eve. Ben sancılar içinde kıvranırken o birileriyle konuşuyordu. En son dayanamayıp çığlığı bastım. Yanıma gelen iki kadın beni alıp bir odaya götürdüler. Bağıra, bağıra orada doğum yaptım.. Bebeğimin sesini duyunca tüm acılarım dinecek sandım. Meğersem en büyük acım orada başlıyormuş. Bir kez kucağıma aldım. Ben evladıma bir kez sarılıp öpebildim.. Sonra alıp götürdüler benden. Sandım ki geri getirecekler... Getirmediler.. Bir dahada görmedim evladımı. Murat alıp beni eve getirdi tekrar. "Bebeğim orada kaldı.. Neden almadık.. Murat bebeğimi getir bana. " ağladım, sızladım ama yok getirmedi.. Hastalandım.. Bakanım olmadı.. Evladımın kokusuna hasret kaldım. Bir kaç ay sonra Murat bir gün gelip "Başın sağolsun oğlun ölmüş.. Boşuna ağlayıp kafamı şişirme. Çok istiyorsan bir tane daha yaparız.." dedi arsızca.
Ben günlerce yataktan kalkamadım. Kalkmak istemedim. Nefes bile almak ağır geliyordu. O evin duvarları üstüme üstüme geldi. Sanki kollarımın arasında ki o koku, hiç gitmedi. O sessizlik, o ağırlık… Artık dayanılmazdı.
Günler geçti… Kaç gün olduğunu bile hatırlamıyorum. Murat ya gelmedi ya da geldiğinde de beni görmezden geldi. Bazen bir kap su bırakıyor, bazen onu bile yapmıyordu. Ölsem, günlerce yerde kalsam umursamazdı. Belki ölmemi bile isterdi. Bende çok ölmek istedim ne yalan söyleyim. Yaşamak için bir sebep bulamadım..
* * * * *
Zeliha’nın anlattıklarını dinledikçe Güven dişlerini sıkıyordu. Neresinden tutarsa tutsun elinde kalıyordu. Ailesine mi kızsın yoksa şerefsiz kocasına mı? Küçük bir kız çocuğuna yapılanlar akıl alacak gibi değildi. Zeliha anlatırken sanki o anları tekrar yaşıyor gibi ağlamaya başlayınca Güven daha fazla bu görüntüye dayanamadı. Ne kadar dirense de olmadı. Zeliha'ya sıkıca sarıldı.. "Şştt.. Tamam sakin.. Geçti.. Ağlama lütfen.. Tamam bugünlük bu kadar yeter anlatma.. Zeliha için, için ağladığı günlerin acısını çıkartır gibi hüngür hüngür ağladı.
Güven, Zeliha’nın omuzlarında titreyen bedeni daha sıkı sardı. Onu ürkütmemeye çalışarak, nefesini ensesine değdirmeden, sadece varlığını hissettirmek ister gibi..
Zeliha biraz sonra sesini titrek bir nefesle geri çekti.
“Özür dilerim… Ağlamayacaktım,” dedi, gözlerini silerek.
Güven hemen araya girdi. “Niye özür diliyorsun? İçinde tutma… Yıllarca susmuşsun zaten. Bugün susmak zorunda değilsin.”
Bu söz Zeliha’nın kalbine değil, sanki yarasına değmişti. Gözleri yerdeydi.
“Konuşunca… Sanki o günleri tekrar yaşıyorum,” dedi kısık bir sesle.
Güven başıyla hafifçe onayladı. “Yaşadıkların senin suçun değildi, Zeliha. Ne o adamın yaptıkları, ne ailenden gördüklerin… Hiçbiri senin suçun değil. O senin ayıbın değil. Onların ayıbı.”
Zeliha bir süre sessiz kaldı.. Belki de o gün orada ölmüştü aslında.. Ayıp... Ayıp denilen şeyi kolay kolay kimse üstüne alınmazdı. Baba evi, koca evi... Ne zaman bir kadının kendi evi olacaktı..