11. Bölüm

1301 Kelimeler
Güven ile en son konuştuklarımızdan sonra bir süre geçmişi açmadık. Açamadım.. Kolay değilmiş hiçbir şey.. Yaşadıklarımı anlatırken o günlere dönmek hala bir yerlerimi kanatıyor.. Ne yaşarsan yaşa unutmak öyle kolay değil.. Hele affetmek.. Ben hiç birinide affetmedim. Affedemiyorum.. Beni bu hala el birliği ile onlar ittiler.. Ama suçlusu ben oldum.. Kim isterki böyle bir hayatı yaşamak. Şuan Güven’in yanında olmam bile onların suçu.. Hiç tanımadığım bir insandan medet umacak kadar düşmüşüm. Daha fazla ne yaşayabilirim ki diyerek takılıp peşine buralara geldim. Psikopat, ruh hastası.. Belki seri katil olmasını bile umursamadım.. Neden... Hepsini fazlasıyla gördüm.. Bir canım vardı onu alırdı elimden en fazla. Ama çok fazlasını yaptı, umut verdi bana.. Bir umut için canımdan vazgeçerim. Beni bu hayattan kurtaracak her umuda sıkı sıkı sarıldım bugüne kadar.. Uzandığım yataktan kapının vurulmasıyla doğruldum. "Zeliha uyumuyarsan, müsaitsen dışarı gelebilir misin?" "Tamam geliyorum." diyerek seslendikten sonra kalkıp çıktım odadan. "Nerdesin?" derken dışarıdan sesi geliyordu. Güven’in yanına gittiğim de kucağında gördüğüm minicik köpekle gözlerim parladı. "Ayyy sen ne tatlı bir şeysin böyle.." kucağıma alıp sevmeye başladım. Beyaz tüyleri minicik bedeniyle çok tatlıydı.. "Yol kenarında buldum. Büyük ihtimal gelen turistler bırakıp gittiler. Yada kayboldu.. Kahvedekilere sordum sahibi çıkmayınca bende alıp getirdim." "Çok iyi yapmışsın.. Ben köpekleri çok severim. Hep bir köpeğim olsun isterdim." köpeği severken kendimden geçmiş gibi olsam da gerçekten çok seviyorum köpekleri.. Tabi bir de çok sinir oluyorum bu hayvanları alıp sonrada terk edenleri. Nasıl vicdanları el veriyor anlamıyorum. "Madem hep bir köpeğin olsun istiyordun, artık var.. İsmini de sen koymalısın." dediğin de sevinçten ağlayabilirdim. Küçük bir kız çocuğunun mutluluğu vardı üzerimde. "Bulut olsun... Yumuşacık tüyleri var bulut gibi.." artık bir köpeğim vardı Bulut.. Ben Bulut u severken Güven’in telefonu çalınca bizden uzaklaştı. Zaten ne zaman telefonu çalsa uzaklaşıyor. Asla yanımda konuşmuyor. Aslında merak etmiyorum desem yalan olur. Güven uzaklaşırken elim istemsizce Bulut’un yumuşak tüylerine daha sıkı tutundu. Sanki o an içimde bir yer, “bak hâlâ güzel şeyler olabiliyor” diye fısıldıyordu. Ama diğer tarafım… o derin, kapkaranlık kısım… hâlâ tetikteydi. Güzel şeylerin ardından genelde fırtına geldiğini çok kez görmüştüm çünkü. Güven’in sesi rüzgârla savrulan kelimeler gibi hafif hafif geliyordu ama anlamıyordum. Arada bir sertleşiyor, arada bir kısılıyor… Yine yanımdan uzakta bir telefon görüşmesi. Yine yüzündeki o ciddiyet. Yine bana söylemediği bir şeyler varmış hissi. Konuşurken gergin hallerini anlasam da kimle ne konuştuğunu bilmiyorum. Bildiğim bir şeyse asla sormaya hakkım olmamasıydı. Bulut’u yere indirip minik patilerinin çimlerin üzerinde yalpalaya yalpalaya koşuşunu izlerken içimde bir şey gıdıklanıyordu; sevgi miydi, korku muydu, sahiplenme mi… bilmiyordum ama iyi geliyordu. Artık benim diyebileceğim bir şey vardı şu hayatta.. Güven bir süre sonra geri döndü. Telefonu kapattığında yüzünde saklamaya çalıştığı bir gölge vardı. “Bugün biraz sahile inelim mi?” dedi sonra, ses tonunu yumuşatarak. “Olur… iyi gelir.” dedim. Buraya geleli bir ayı geçmişti. Artık buraya Güven'e alıştım. Küçük bir yer gibi gözüksede aslında işlek bir yerdi. Sahilin, koyun güzelliği yerli ve yabancı turistleri çekiyordu. Fidan teyze yazın bu kalabalığın aksine kışları çok daha sakin ve güzel oluyor desede. Burada ki bir çok kişinin geçim kaynağı da bu turistler. Yol kenarında sattıkları sebze ve meyveler, kiraladıkları evler ile geçimlerini sağlıyorlar. Pazar günü kurulan pazarda ise yok yok.. İhtiyaç duyulabilecek herşey var.. Bugün ilk kez Güven olmadan Fidan teyzeyle birlikte geldik. "Ben biraz yazmak istiyorum sen git. Hem herşeyi birlikte yapmak zorunda değiliz. Yalnız başına da evden çıkmalısın. Korkmana gerek yok. Hem bir şey olursa beni ararsın." demişti Güven. Tabi birde para verdi. İstediğini al diyerek. Kendime değilde mutfak için birşeyler alabilirdim. Zaten Güven benim için fazlasıyla harcadı. Kuaföre götürüp o iğrenç sarı saçlarımı kendi rengine yani koyu kestane rengine döndürmüştü. Eski halimden eser yoktu kesinlikle bu halime güvenerek rahat bir şekilde Fidan teyzeyle pazarda dolaştık. Hem burada beni tanıyacak kim olurdu ki? Sanırım bunu söylemekte çok acele etmişim. Fidan teyze tezgahtaki ürünlere bakarken bir anda kulağımın dibindeki sesle irkildim. "Alev!!" dönüp baktığım da hiç beklemediğim biriyle göz göze geldim. Rüstem... Belalı manyağım.. Ankara'da sürekli peşimdeydi. İstanbul'a geldim ama manyak yine bulmuştu beni. Şimdi ise yıllar sonra yine karşımda.. O iğrenç gözleri tanımamak ne mümkündü. Ama yinede tanımıyormuş gibi yaparak "Birine benzettiniz sanırım." desem de "Alev!! Yavrum sana benzeyecek kimse yok bu dünyada." şerefsiz köpek hala pislik peşinde. Fidan teyzenin "Zeliha kızım bak çok güzeller sende alacak mısın?" sözüyle hemen ona yaklaştım. "O zaman bende alayım" diyerek. Bir süre peşimizde dolandı. Şerefsiz nasılda tanıdı.. Daha önemlisi bunun burada ne işi var? Fidan teyzenin koluna girdim. Sanki Rüstem herkesin içinde kolumdan tutup beni buradan götürecekmiş gibi. Korku içimi sarsada, bir yanım korkma diyordu. Kalabalığın içinde kaybolmak istesem de daha çok dikkat çekerdim. Hiç tanımıyormuşum gibi yaparak pazardaki işleri bitirip Fidan teyzeyle eve döndük. Ara ara arkama bakıp takip ediyormu diye baksam da pazardan çıktıktan sonra bir daha görmedim. Belki de Alev olmadığımı düşünüp peşimi bıraktı. İnşallah öyle olmuştur.. Eğer Alev olduğumu anlarsa nasıl tepki verir bilmiyorum. Eğer bir kişiye bile geçmişimi söylerse burada ki insanlarında bana bakışı değişir. Ve ben asla böyle bir şey olsun istemiyorum. Fidan teyzenin poşetlerini bıraktıktan sonra eve geçtim. Güven’in kendisi gözükmese de sesi geliyordu. Odasındaydı ve sanırım yine telefonda biriyle konuşuyordu. "Gelmeni istemiyorum.. Beni birazcık rahat bırak lütfen.." kimle konuşuyordu da böyle diyordu acaba diye düşünsem de geldiğimi fark etmesi için bağırdım. "Güven ben geldim.." Elimdeki poşetleri mutfağa bırakıp yerleştirmeye başladım. Bir kaç dakika sonrada Güven geldi.. "Oo çilekler ne güzel gözüküyor böyle" diyerek bir tanesini ağzına attı. "Yeme.. Yani yıkamadan yeme. Yıkayayım öyle yersin." diyerek masanın üzerine bıraktığım çilekleri alıp yıkadım. Bir tanesini alıp Güven'e uzattığım da ağzını açtı. Güven çileği ağzına alırken gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu. O kadar kısa, o kadar hızlı bir temas… ama içimde bir şey yerinden oynadı sanki.. Kalbimin atışı hızlandı aniden. Neden böyle olduğunu anlamadım. Hemen gözlerimi kaçırıp arkamı döndüm. “Hmm..Güzelmiş. Senin elinden yemek daha da güzelmiş ” dedi çileği çiğnerken. Sanki çok normal bir şeymiş gibi söyledi. Sonrada “Pazar kalabalık mıydı?” diye ekledi, fazla normal, fazla sakin bir tonda. Sorusuyla bir anlık tereddüt ettim… Rüstem’i söylemeli miydim? Kalbim kaburgalarımı tekmeliyormuş gibi çarpıyordu. Ama söyleyemedim. Boğazımda bir düğüm. Dilim damağıma yapıştı sanki aniden. “Kalabalıktı evet… Fidan teyze her standa baktı zaten.” dedim yapay bir gülümsemeyle. Belkide Rüstem'i söylememek en doğrusuydu. Şimdilik bilmesine hiç gerek yoktu.. * * * * * Güven Erden Zeliha’nın varlığına alışmak tuhaf bir şeydi.. İlk gördüğüm kadın ile şimdiki kadının arasında çok fark vardı.. Hayat bazılarını yorarmış.. Zeliha da yorulanlardan.. Hayat onu sadece yormamış çok hırpalamış.. Geçmişini öğrendikçe hala nasıl gülümseyebiliyor diye merak etmiyor değilim.. Bu kadar acı yaşamış bir insanın böyle güzel gülümsemesi çok tuhafıma gidiyor.. İnsan acısını anlatırken gülebilir mi? Zeliha gülüyordu.. Sanki çok matrak bir geçmişi varmış gibi.. Gülerken ağlıyor... Ağlarken gülüyordu... Bu işe girerken asla böyle bir hayat beklemiyordum.. Ben böyle bir geçmişi nasıl mutlu sonla bitirebilirim ki? Nasıl bir mutluluk yaşatabilirim? Aslında bir anda oturup tüm geçmişini anlatsın istiyorum. Ama sonra anlatırken ki halini görünce vaz geçiyorum. Bazen sıkıca sarılıp geçti desem de aslında biliyorum hiç bir şeyin geçmediğini.. O yaraların hep orada kalacağını biliyorum. Yaralar iyileşmez kabuk bağlar sadece... Ve en küçük çizik de tekrar tekrar kanamaya devam eder.. Zeliha’nın yaralarını iyileştiremeyebilirim.. Ama onun daha iyi olması için elimden geleni yaparım... Bulutu gördüğü andaki mutluluk sadece bir başlangıç olsun.. ...... Mavi Kelebek Sabah ezanı okunurken terminale gelmişti bile. Ablası ile yaptığı planı sonunda devreye sokmuştu. Onun hayalleri vardı. Bu küçük köy onun hayallerine sadece engeldi. Büyük hayaller, büyük yerlerde gerçekleşirdi. Eğer hayallerinin peşinden gitmek istiyorsan bir kelebek kadar özgür olman lazımdı.. Zeliha'da özgür olmak için kozasından çıkmış kelebek olma yolculuğuna çoktan başlamıştı. Bu yolculuk belki kolay olmayacaktı. Ama her şeyin bir bedeli vardı. Zeliha'da özgür olabilmek için tüm bedelleri ödemeye hazırdı. İstanbul'a geldiğinde nereye gideceğini dahi bilmiyordu. Elinde küçük bir valiz, sırtında tüm hayallerini koyduğu sırt çantası.. Yarışmaya günler önce başvurmuştu. Ve başvurusu kabul olmuştu.. Güzeldi.. Hemde çok güzel.. Bu güzelliği köyde harcayacak kadar salak değildi.. Belki yaşı küçüktü.. Ama hayalleri çok büyüktü..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE