Ona ve kendime bir sans vereceğim derken içimdeki düşünceler bile özgürlüğe kavuşmuştu.
"Bugün sadece seninle geçireceğim vaktimi." Diyerek parmaklarını parmaklarıma geçirdi. Akşam vaktine kadarda bırakmadı hiç neredeyse.
Bir araba kiralamıştı, kahvaltıyı tatlı bir kafede yaparken akşama kadar hiç durmadan gezdirmişti bana şehri, onunla gezmek tahminim üstünde çok zevkliydi. Galata Kulesi, Taksim, Kadıköy, Boğaz turu derken ayaklarıma kara sular inmişti neredeyse. Yanından bir an olsun ayırmamıştı ve bir sürü fotoğrafta çekmiştik normalde çekmek yerine gezip görüp anılar biriktirmeyi daha çok seviyordum ama Zara ve Hevdem, yengem sağolsun bol bol çek bize at demişlerdi. Kısacası İstanbul'u sevmiştim ancak havası biraz ağır ve fazla kalabalık gelmişti.
Akşam yemeğini yine çok lüks restauranta yemiştik, şimdi ise arabada ben yorgunluktan yerime sinmişken telefonda kızlarla mesajlaşıyorduk Zara bir gurup kurmuştu hepimizin olduğu, bana sosyal medya hesabı aç diyip duruyordu sürekli ama ben kullanmıyordum yani daha doğrusu dondurmuştum hesabımı bayadır. Zaten açıkkende bir şey paylaşmaz sadece videolara falan bakmak için girerdim bir tane fotoğrafım bile yoktu, profilimde bile yoktu, tamamen kendi isteğimle yaptığım bir şeydi.
Şimdi ise açmayı fazla düşünmüyordum hâlâ.
"Ne diyorlar hayırdır?" Diye sorunca bakışlarımı arabayı kullanan Boran'a çevirdim. Saat altıydı. "Bir şey demiyorlar, Zara bana i********: hesabı aç diyorda bende zaten var ama dondurmuştum diyordum acaba hâlâ duruyor mudur ki?"
"Ne gerek var?" Dedi hızla. "Benim hesabım var veririm ben sana onu kullanırsın!"
Koltuktan sırtımı ayırıp dikleştim. "Senin hesabın var mı?" Diye sordum normal bir şekilde.
"Var tabiki ama daha çok iş için kullanıyorum ben." Dediğinde kaşlarım havalandı anladım dercesine. Ben kullanmadığımdan hiç onun hesabının olacağı aklıma gelmemişti.
"Olmaz," dedim. "Sevmem ben öyle her şeyde bir ortaklık olmasını, o senin hesabın bende kendi hesabımı etkileştiririm zaten pek kullanmıyorum."
Boynunu gergince yatırdı, "Konağa dönünce bu Zara'yı falakaya yatırmazsam..." Diye mırıldandığında onaylamazca salladım başımı. Bu da yeni bir kıskançlık meselesi miydi.
"Açar açmaz ilk beni takibe al," dedi kesin bir dille. Ondan tarafa tamamen dönerek başımı koltuğa yasladım telefonu kapayıp kucağıma bıraktım. "Çok kullanmayı sevmiyorum zaten, öncedende kullanırken sadece yakınlarım ve arkadaşlarım vardı." Dedim yavaşça.
Kehribarları göremesemde gözlüğü yüzünden kısa bir bakışla bana döndü süzdü ve önüne döndü tekrar, elini uzatıp bacağımın çıplak kısmına koyarak kavradı, gümüş yüzükleri tenimin üzerinde parlıyor içimi yakıyordu. Gün boyu bu ilk dokunuşu değildi...
"Sen ne istersen öyle olsun ben yapma desem de yapacaksın, boşuna aramızı bozamam." Gülümsedim genişçe, benimle zıtlaşmayı seviyordu ama arada yelkenleri hemen suya indirmeside hoşuma gidiyordu, napayım o da kendini törpülemesi gerektiğini öğrenecekti.
Baş parmağıyla okşadı bacağımı, elimi bileğine koyarak tuttum. "Sınırlarını zorluyorsun," dedim imayla. Parmaklarıyla daha da sıktı, dikleştim yerimde. Gün boyu gözlüklerini nadiren çıkarmıştı gözleri hep o gözlüğün ardından bakıyordu bana ve bu hoşuma gitmiyordu.
"Sınırlarını keşfetmeye çalışıyorum," sesi tehlike barındırıyordu. Ama korkmadım. O elini çekmeden otele sürdüğünde varmıştık sonunda. Kapıya uzandığım sıra bileğimi tutarak durdurdu, başımı ona çevirdim o ise arkaya uzanıp montumu aldı, "Bunu giy önce, arabada ısındın üşütme."
O böyle davranınca böyle ilgi gösterince ve dahası bu çok normalmiş gibi davranınca deliriyordum, heyecanlanıyordum kendime engel olamayarak.
Onu ikiletmeden montumu giymiştim, asansöre bindiğimizde bir kaç kişi daha olunca kollarını bana sararak kendine yaslamıştı, sarılmıştı. Asansördeki iki kızın bize baktığını farkettim bir an için, erkekler bakmamıştı bile, ellerimi ve başımı göğsüne yasladım elbette rahatça. Yavaş yavaş herkes inmişti asansörden en son ikimiz kalmıştık, saçlarıma sürttü burnunu.
"Korkmuyorum artık," diye konuştu boğukça, anlamadım. "Tavırların bakışların hareketlerin her şeyin benim olduğunu haykırıyorken, sen asla başkasına bakamazsın, gönlünde kayamaz zaten, ihtimaller ya hep yakar insanı." Anlamıştı. Ona karşı bakışlarım bile değişmişken farketmemesi aptallık olurdu. Sessiz kaldım bu onun beni daha sıkı sarmasına neden oldu. Mutlu olmuştu ama asıl onunla konuştuğumda görecektim tepkisini.
Asansörden çıkıp odamızın önüne geldiğimizde kartla açtı kapıyı. Önden benim girmemi sağladı, montumu çıkarırken odada ilerlemeye devam ettim zaten dümdüz ilerleyince direkt yatak odası karşılıyordu bizi. Boran arkamdan gelirken kabanını çıkardığını hissettim. Odaya girdiğimizde büyük beyaz yatağın üstündeki siyah kutu anında dikkatimi çekmiş adımlarımı yavaşlatmıştı.
Montumu elimle ileri bir şekilde yere çantamla bırakırken omzumun üstünden Boran'a baktım, göz kırptı gözlüğünü çıkarmıştı sonunda. "Aç bakalım ne varmış içinde." Diyerek kutuyu işaret etti gözüyle.
Heyecanlandım.
"Ne gerek vardı ki?" Diye mırıldandım ama çoktan kutuya gidiyordum bile.
Siyah kutuyu kavrayıp kendime çektim, "Yalnız sen böyle sürekli hediye alırsan ben alışırım." Dedim gülümseyerek. Yaklaştı arkamdan, saçlarımı iki yanımdan tutup arkamda topladı, elim kutunun kapağında kalmıştı. Elleri belimin iki yanında tuttu. Açığa çıkardığı boynuma değdirdi dudaklarını. Titrek bir nefes aldım. "Alış," dedi fısıldayarak.
"Bunlar daha hiçbir şey." Tekrar öptü boynumu, sıcak nefesini sakallarının verdiği his bile içimi gıdıklıyordu. "Hadi devam et, aç kutuyu." Diye teşvik ettiğinde bir an için unuttuğum kutuya yöneldim.
Elleri hala belimdeyken, kutunun kapağını kaldırdım. Ağzım açıldı bir parça, yine bir elbise vardı karşımda ama üstünde de ayakkabı vardı hemde fazla mükemmel. İnce yüksek topuklu stilettolar vardı. Ah, bayılmazsam iyiydi. Onları yatağa bırakıp elbisenin askılarını tutup kaldırdım ben bu elbiseyi nasıl anlatacaktım ki.
Kalp modelli göğüs dekoltesi vardı, belden oturmalı tene tam yapışan bir elbiseydi, bileklerin bir karış üstünde bir uzunluktaydı. Arkası siyah olan elbisenin ön kısmı turuncu yeşil yapraklı çiçeklerden oluşuyordu. Çok harikaydı, üzerimde kim bilir nasıl duracaktı.

Elbise hakkında konuşacaktım ki kutunun dibindeki iki bilet dikkatimi fazlasıyla çekti. Elbiseyi ağırca yatağa bırakırken iki bileti elime aldım, İstanbul'da ki serginin biletleriydi bunlar.
Dudakları saçımın tepesinde kıpırdandı. "Hatırlarsın diye bekledim ama aklına bile gelmedi, biletleri almak için o kadar uğraşmana rağmen unutmana çok şaşırdım." Dedi tok bir sesle.
Biletleri kutunun içine bıraktım tekrar, cidden nasıl unutabilmiştim! İstanbul'a gelmiştik o kadar hiç mi anlamazdı insan.
Kollarında döndürdü beni kendine yavaşça, başımı hafifçe sallayarak saçlarımı geri attım. "Unutmuş olman normal bir çok şey yaşadık hâlâ yaşıyoruz." Dedi.
"Ama sen unutmadın." Dedim karşı çıkarak dediğine. Saçlarımda dolandı parmakları, "ben seninle ilgili hiçbir şeyi unutmam!" Böyle kesin bir dille konuşmasına gerek yoktu çünkü bugün anlamıştım unutmayacağını.
"İş için geldiğimiz demende yalan o zaman?" Diye sorduğumda dudağı kıvrıldı, alnıma kahküllerime bastırdı dudaklarını ufakça. "İş falan yok," gözleri ilgiyle gözlerimde gezindi, "Sadece senin için geldik buraya kısa sürecek ama işleri yoluna soktuktan sonra istediğin yere gider istediğin kadar kalırız."
Şımarıkça davranmamak için zor duruyordum ama ona sarılmaktan alıkoyamadım kendimi. Boynuna doladım kollarımı sıkıca, anında karşılık verdi beni sıkıca sararak. "Bu kadarı bile fazla bana, sergiyi çok istiyordum şimdi gideceğiz ya daha ne istiyeyim ki?" Mutluydum, gerçekten mutluydum ve bozulsun istemiyordum asla.
"Bebeğim," dedi içli içli, "Gece'm benim, bir tanem." Burnunu saçlarımla birlikte boynuma gömmüştü, sesi boğuk çıkıyordu. "Seni seviyorum..." Boynuma güçlü sert bir öpücük bıraktığında gözlerimi kapattım. Başımı omzuna yasladım, elim ayağımda derman kalmamıştı, yaşadığım hangi duygunun karşılığıydı bu böyle.
🗝️
Hazırdım akşam için.
Hemde çok güzel bir şekilde...
Benim için aldığı o kıyafeti giymiştim, bunu isteyen oydu. Göğüs dekoltesi olmasına rağmen üstelik, sanırım kıyafet konusunda ona karşı olan tavrım ve çıkışım yüzündendi bu, zeytin dalı uzatıyordu kendince. Ona kızmıyordum bu konuda sadece beni anlamasını istiyordum, istemediğim türden giyinince mutsuz oluyordum ve bu kişiliğimide etkiliyordu bence.
Üstümdeki elbisenin askılarını çekiştirerek göğüslerimi biraz daha içeri almaya çalıştım, göğüsü açık modelleri kolay kolay giymezdim bu benim kendi tercihimdi hani, ama bu elbiseyi hem Boran kendi almıştı hemde fazla güzel ve geceye uygundu.
Hazırlanmam boyunca Boran salonda kalmıştı, çünkü ben istemiştim. Gözlerimin maviliğini ortaya çıkaracak bir makyaj yapmıştım ve efsane olmuştu, saçlarımı elbisenin üst kısmı bana göre yeterince açık diye toplamamış salmıştım. Dümdüz jilet gibi bir fön çekmiştim, kahküllerimde dahil. Gözlerim parmağımdaki yüzüklerime gidince biraz fazla ışıltılı renkli olduklarını farkettim. Evlilik yüzüğüm siyah gümüş kaplama mavi elmaslardan oluşuyordu onu asla çıkaramazdım bu başta Boran'ı delirtirdi diğeri ise seviyordum ve bazen çıkardığımda eksikliği hemen beli ediyordu kendini çünkü çok oynuyordum onlarla, nişan yüzüğüm onun arkasında duruyordu bir bütün gibiydiler zaten, ve tabiki kehribar bir taştan oluşan gümüş yüzüğüm vardı baş parmağımda fazla renkli olsalarda bana farklı bir hava katıyor her giydiğime ayrı yakışıyordu... Yani takmaya devam edecektim. Bu sırada en yakışacak kolyemide takmıştım elbette.
Banyodan çıktım ağırca topuklularımın üzerinde yavaş yavaş salına salına. Odada değil hâlâ salondaydı ben istediğim için, hazırlanmam için gerekliydi bu.
"Boran?" Diye seslendim. Heyecandan beynim zonkluyordu sanki, elimi elbiseme sürttüm, güzel olduğuma inanıyordum ama İnşallah o bir sorun çıkarmazdı. Adım sesleri gelmeye başladığında çok derin bir nefes aldım soluğu ciğerlerime kadar çektim tam o sırada salon kapısını çıkıp soluna dönmesiyle beni görmesi bir oldu. Adımları yavaşladı ve durdu.
Kehribar hareleri ağır ağır süzdü beni, sık nefesler almaya başladım neredeydi o soğuk kanlı kız şimdi, bir çocuk gibi heyecandan ölmeme ramak kalmıştı halbuki olan bir şey yoktu karşısına ilk çıkışım değildi ama bugünün farklı olacağını farklı biteceğini hissediyordum.
Bakışları fazlasıyla boş ve ortada olan gerdanımda gezindi, göğüslerimin dolgun kısımlarına hiç çekinmeden baktı, en çok göğüslerimin görünmesinden rahatsız olurdu bir keresinde Renas'ın okulunda bu yüzden yazma bile takmaya çalışmıştı gözükmesin diye. Karşılığını iyi almıştı tabii. Şimdi ise bu kıyafeti bilerek seçtiyse kendini buna ya alıştırmak içindi ya da rahat rahat bakmak içindi.
Şerefsiz iyi bakıyordu zaten, bugün bacaklarımı ondan zor kurtarmışken şimdi bide göğüslerimi sunmuştum bile bile. Ne sanıyordu o bakıyor diye oramı buramı kapatacağımı mı? Ulan ben bilerek açardım bunu çıldırtmak için!
"Nasıl olmuşum?" Diye sordum ahenkle ona doğru adımlayarak. Gözleri ona adımlayan ayaklarıma düştü sonra yavaşça yüzüme çıktı, saçlarımda gezindi bakışları, düzleştirdiğim için turuncumsu saçlarım kalçalarıma kadar rahat bir şekilde iniyordu. Derin bir iç çekti, hemen ardında sertçe yutkundu boğazındaki o çıkıntı aşağı doğru indi ve çıktı. Tam karşısında bir adım bile mesafe olmayacak kadar dibinde durdum.
Gözlerinin içine baktım odağını bulsun diye, "Ne dediğini duyamadım?" Dedim konuşmamıştı ama konuşsundu artık. O böyle hayran hayran bakınca bende yerimde dik duramıyordum ki.
Dudaklarını ıslattı, parladı ıslak bir şekilde dudakları, "Kusura bakma, lal olduysam sebebi sensin, güzelliğin, büyün, kokundur..." İri esmer elini boynum ve omzum arasındaki boşluğa koydu yavaşça, baş parmağı köprücük kemiğimin üstünde dolaştı, titrememek için zor tuttum kendimi sıcak eli ve dokunuşu yüzünden.
Yüzüme doğru eğildi, "Güzelliğin karşısında bayılmamam için seni öpmem gerekiyormuş." Dedi derinden bir sesle.
"Rujumu bozmana izin veremem." Dedim kısık bir şekilde. Sıcak nefesi dudaklarıma çarptı.
Elini belimin kenarına koydu ve sıktı bir anda, "Kısa bir öpücük olacak, bu akşamı devam ettirmemi istiyorsan buna mecbursun..." Dedi dişlerini sabredemediğinden sıkarak. Parmaklarımı karnından itibaren açık olan gömleğinin iki yanına koyarak tuttum.
"Benimle, inatlaşma Boran," dedim her kelimemin üstüne basa basa, adını duymasıyla gözlerini kapattı bir an için dayanamayarak. "Seni tanımasam kısa öpücüğüne aldanırdım ama olmaz!" Suratı düştü, yüzünü geri çekti ters bakışlar atarak. Gömleğini bırakmayarak kendime çektim biraz, gözlerimi ondan çekip görünen çıplak göğsüne indirdim. "Akşam sergiden döndüğümüzde alırsın öpücüğünü," dedim utana sıkıla. "Şu senin borç dediğinden olsun işte bu da."
"Yedim şimdi seni," dedi, yüzüne baktığımda sırıtıyordu. Evet iyi halt etmiştim. Gömleğini iliklemeye başladım yavaşça ondan kaçmak ve dikkatini dağıtmak için. İşe de yaradı sanırsam ki sırıtması söndü.
Gömleğinin düğmelerini iliklemeye başladığımda göğsü inip kalkmaya başladı, sert solukları alnıma ve saçıma dökülüyordu ellerim göğsüne her değdiğinde. Gömleğinin tüm düğmelerini iliklediğimde yakasını dik bir şekilde bıraktım, kravat takacaktı ve zaten boynunda duruyordu. Gözlerine bakmamaya çalışarak siyah kravatını aldım ve elimle önce onu bağlamaya çalıştım. Sergiye az bir zaman kalmıştı ve en erken sürede çıkmalıydık buradan.
Kravatı, biraz kendimi yükselttim başından geçirmek için durumu anlayınca başını bana doğru eğdi ilgiyle bakarken bana. Başından geçirdim ve boynuna düzgünce taktım, "Ceketini de giy, çıkalım artık." Dedim düz tutmaya çalıştığım sesimle. Ellerimle omzuna vurup düzelttim gömleğin duruşunu. Bir şey demeden gömleği pantolonun içine sokup düzeltti parmaklarıyla, üstüne tam oturmuştu siyah gömleği, kravatı da kumaş pantolonu da siyahtı muhtemelen ceketide siyah olacaktı.
Hiç beklemediğim anda eğildi ve dudaklarıma sert bir öpücük bırakarak gitti. Bir kaç saniye idrak edemesemde başımı iki yana sallayarak kendime gelmiştim.
Dakikalar sonra hazır bir şekilde arabada sergiye gidiyorduk.
"Boşuna bakıp durma!" Dedim sinirle. "Dövmemi görebileceğini zannediyorsan yanılıyorsun!" Elbisenin göğüs kısmını tutarak yukarı doğru çekiştirdim. Kabanımın önü açık olduğu için Boran araba kullanırken ara ara göğüslerime bakıyordu, içine içine dövmeyi bulmak ister gibi baktıkça ben sinirleniyordum. Doğrusu sinirim utancımdan ve onun öncesinde arabaya bindiğimizde sarf ettiği kelimelereydi.
"Elbisenin bedeni ufak olduğu için mi memelerin bu kadar büyük görünüyor yoksa memelerin kendisimi bu kadar dolgun?" Bunu ciddi ciddi sormasına bitmiştim işte. "Ne bok yedimde bu elbiseyi seçtiysem zaten!" Demişti hemen sonra öfkeyle.
Şimdi ise homurdanarak önüne dönmüştü, çünkü dövmemi göremezdi buna hem elbise nedendi hemde göğüslerim, birbirlerine yakın ve neredeyse yapışık olduklarından dövme zaten kaybolmuştu aralarında. Ancak ikiside serbest kalırsa rahatça görebilirdi... O da kim bilir ne zaman görürdü.
Söylemek istediklerini homurdanarak söylüyor anlamama izin vermiyordu. Neyseki serginin olacağı yere sonunda gelebilmiştik. Boran arabayı park edip indiğinde kapımı açtım çantamı alarak. Yanıma geldi anında, elimi tutarak inmeme yardımcı olurken kapıyı kapattı ve eliyle bedenimi kendine zaman kaybetdemeden yasladı. "Sergide benden ayrılmak falan yok, birlikte olacağız hep." Diye uyardı. Zaten tek başıma dolaşamazdım ki çekinirdim ben.
Onu usulca onayladığımda rahat bir nefes alarak girişe ilerletti bizi. İki katlı camlardan oluşan ancak koyu kırmızı perdelerle kapatılmış içerisinin görünmesinin engellendiği bir mekandı. Kapıdaki görevli biletleri istediğinde Boran ikimizinkinide kabanını es geçip ceketinin cebinden çıkararak adama verdi. Adam bizi onaylayıp içeri yönlendirdiğinde başka bir kadın görevli üstümüzde ki kabanlarımızı alıp bize eşlik ederek sergi alanına doğru ilerletti ve iyi akşamlar dileyerek yanımızdan uzaklaştı. Kalabalık olmayacak şekilde insanlar vardı, hepsi birbirinden şık ve zengin görünümlü.
İç mekan olarak güzel hazırlanmıştı sergi için hazırlanan tabloların çoğu duvara çoğu şövalalerde dururken ortalarda kokteyl masaları duruyor ve insanlar sohbet edip bir yandan da sergiyi gezerek tadını çıkarıyorlardı. Ortamda klasik bir müzik çalıyordu.
Elini belimin ortasına koydu, "hadi ilerle bakalım," diyerek yürümeye teşvik ettiğinde derin bir nefes alarak birlikte yürümeye başladık. Tabloları yavaş yavaş inceliyorduk yani onun benimle aynı gözden baktığını pek düşünmüyordum ama.
İlk kattaki tabloları tek tek gezmiş bakmış hakkında yorum bile yapmıştım, bir tahta merdiven yukarı doğru dönerek ilerliyor, sergi oradan devam ediyordu ama şimdilik kısa es vermiştik Boran ile. Kokteyle masasında ikimiz karşı karşıyaydık o gezen garsonun birinden alkolsüz içecekler almıştı ikimiz için.
"Ben bu kadar iyi olabilir miyim bilmiyorum," diye mırıldandım ilerdeki tablolara kısa bir bakış atarak.
"Sen buradakilerden bile daha iyisini yapıyorsun Gece biraz destekle parlayacağına eminim." Dedi ciddiyetle.
"Sen benim kocamsın diye böyle söylüyorsun, üstelik benim gerçekte bitirilmiş tam bir resimimi bile görmedin." Diyerek karşılık verdim. İnsanın modu yükselirken benimki biraz düşmüştü sanki. Ama burada olmaktan çok mutluydum meslektaşım olmaya aday kimsenin eline geçmeyen bir şansa sahiptim bu tablolardan örnek alıp çok daha ileri gidebilirdim bir nevi dersti bana burası.
"Yanılıyorsun, bugün odamda yarım bıraktığın o resim, o kadar kısa sürede yapılacak bir şey değildi." Elindeki içeceği ağırca yudumladı. "Parmaklarından yetenek akıyor, seni kendine bıraksak biraz ilhamla çıkaracağın işten ben bile korkuyorum."
Gülümsedim genişçe, "Hadi ama şu an beni gazlamaya çalışmana gerek yok, henüz öğrenciyim elbette ilerleyen zamanlarda en iyisi olmak için elimden geleni yapacağım." Teessüf ederim der gibi baktı, elindeki içeceği bırakmadan elini uzattı masanın üstünden tutmam için, kaşlarımı çattım ancak tuttum elini. Beni kendine çektiğinde masanın etrafından dolanarak yanına vardım, o beni elimden tutarak arkasından götürdü ve büyük resim tablosununun önünde durdu. Beni önüne çekerek tek eliyle karnımı sardı ve göğsüme yasladı yavaşça. Etraftaki zengin gözlerin bize baktıklarını hissedebiliyordum. Özellikle kadınların.
"Ne görüyorsun bu tabloda anlat bakalım." Dedi içeceğinden bir yudum alarak. Ona omzumun üstünden baktım şöyle bir, "Peki hocam." Dedim alayla. Yanağımı öptü seri bir şekilde, "önüne dön anlat." Dediğinde gülerek önüme döndüm.
Elimle resmi gösterdim, "Şimdi bu somut bir resim olduğu için pek bir yorum yapamam, sadece fazla güzel ve gerçekçi çizmiş diyebilirim."
Çenesini omzuma yasladı düşünürcesine ses çıkararak, "Sen en çok ne tür resim yapmayı seversin peki?" Diye sordu. Başını kaldırdı ve beni kendine daha da yasladı. "Ben soyut resim severim, böyle resme kendimden şeyler katmayı her çizgimin bir anlamı olmasını isterim... Somut resmide severim elbette her şeyi olduğu gibi resmetmek çok güzel ama soyut daha çekici ve emek isteyen bir şey bence." Yanımızda iki kadın durdu ve onlarda resmi incelemeye başladılar.
"Somut demişken, insan falanda çizebiliyor musun, bunlar önemli neticede." Sorusu normal ve ciddiyet barındırıyordu başımı salladım onaylayarak. "Okula figüranlık yapsın diye birilerini getiriyorlardı hatta, bizde çiziyorduk-"
"Hoş geldiniz!" Diyen bir sesle ikimizde sol tarafımıza doğru döndük, gözlerim irileşti bu ünlü ressamdı. "Hoşbulduk," dedim heyecanla.
"Neden yükarida gelmiyorsunuz?" Dedi bozuk bir Türkçe ile. Kendisi İspanyoldu. Boran'ın karnımdaki eli sıkılaştı, "Geleceğiz birazdan merak etmeyin!" Dedi sert bir tavırla ancak adam güleç bir hâlde bizi onaylayarak diğer misafirlere yöneldi.
Bir şey demek isterdimde Boran'a, vazgeçtim. El ele yukarı çıktık, burası daha güzeldi işte, her esere ayrı bir heyecanla bakıyordum şimdi. "Beğendiğin varsa söyle alayım," diye fısıldadı kulağıma.
Başımı ona doğru çevirdiğimde burun buruna geldik, "Asıl sen beğendiğin varsa söyle eve dönünce sana yapayım." Dediğimde kaşları havalandı. "Bu kadar eminiz kendimizden yani?" Dediğinde omuz silktim. Telefonumun kamerasından bir kaç fotoğraf çektim eserle ilgili.
"Geçeyimde benimde fotoğrafımı çek sonrada ekran fotosu yap açtıkça beni görürsün," diyerek karşıma resmin önüne geçti, göz kırptı bana. "Normalde benim seni darlamam gerek fotoğrafımı çek diye ama sen gün boyu bir sürü çektirdin bana."
Sitemime karşın serserice gülüş attı bana. "Güzel çekiyorsun napayım," dediğinde bana yandan bakış atarcasına bir poz verdi. Zaten mankenden hallice duruyordu birde keskin bakışlar atınca telefonum bayram ederdi herhalde bu resimlerle. "Resim dersinin yanı sıra zorunlu fotoğrafçılık dersi alıyorum bırakta güzel çekebileyim." Diye mırıldandığımda bir kaç fotoğrafını çekmiştim.
Ben fotoğraflara kısa bir göz atarken o geçen garsonun birinden içinde mora benzer bir sıvının olduğu kadehi aldı, tek kaşımı kaldırarak baktım ona. Alkol sevmediğimi anlamıştı, "Enerji içeceği bu enerji." Diye açıkladığında bir şey demedim.
"Hay senin yapacağın işe ben," içeceğinden bir yudum bile alamadan telefonunu çıkardı cebinden. Biri arıyordu, bakışları bana çıktı mahçupca, "Bahoz," dedi kim olduğunu söyleyerek. "Dışarıda konuşup gelsem hemen olur mu? Önemli olmasa bu kadar çok aramaz dördüncüye arayışı bu." Diye açıkladığında, "Git tabiki niye açmadın ki zaten şimdiye kadar." Dedim.
Elindeki içeceği elime tutuşturdu, "sadece on dakikaya yanına tekrar geliyorum sakın bir yere ayrılma!" Dediğinde tamam diye diye göndermiştim onu.
Elimdeki içeceğe baktım önce burnuma yaklaştırıp kokladığımda yoğun böğürtlen kokusu geliyordu sanki, güzel kokuyordu şimdi, ufak bir yudum aldım tadına bakmak için ama gazlı içeceklerden farkı yoktu esasında. Telefonumu çantamın içine attım. Biraz daha içtim.
"Beğendiğiniz bir eserim var mı?" Bir an için irkildim. Ressamımız yanıma gelmişti, heyecandan gerilmiştim. Uzun boylu bir adamdı, sarışın kahverengi gözlüydü, sakalları çok uzun değildi ama lastik tokayla toplamıştı, saçlarını da ensesinde ufak bir topuz yapmıştı, otuz altı yaşında İspanyol bir adamdı. Ve salaş bir tarzı vardı üstelik.
"Tüm eserleriniz çok harika ve güzeldi, ayrımcılık yapamayacağım." Dedim nezaketle ve önüme resime döndüm ona bakmaktansa bu daha doğruydu.
Bir iki adımla daha da yaklaştı, "Öyle demeyin ama hanımefendi beğendiğiniz hangisiyse söyleyin size hediye etmeyi çok isterim," dediğinde resimdeki bakışlarım dondu.
Adama bakmadan, "Buna gerek yok!" Dedim sert bir tavırla. "Serginizi tamamen satın alacak gücüm var, kocamında!" Belki biraz gereksizdi tepkim ama huzursuz olmuştum bi'.
"Yapmayın," dedi o kibar sesiyle, elimdeki içeceği üst üste yudumladım, boğazımda içeceği yuttuktan sonra acımsı bir tat oluyordu sanki. "Ben hediye vermek istiyorum size, bu kadar insanın içinde gözüme nasıl ki siz zarif ve eşsiz geldiyseniz eminim ki benim eserlerimde de size göre böyle bir tane vardır."
Elimdeki bardağı sıkıca tutmaya başladım, bu herif açık açık yürüyordu resmen bana, yani o kadar insanın arasından bana da gelmezsin be!
Boran haklıydı, Boran ne yapsa haklıydı bunlara.
Ona ters bir şekilde baktım, "İstemiyorum hediyenizi falan, uzaklaşın benden lütfen!" Türkçe anlamıyor derdim ama gayet açık bir şekilde hem bedensel hemde sözlerimle belli etmiştim kendimi.
Gözleri açık açık bana baka baka süzdüğünde gözlerim döndü adeta. Resmen taciz ediliyordum. Elimdeki içeceği kafama dikip bitirirken merdivenlere baktım Boran gideli beş dakika bile olmamıştı en önemlisi mükemmel ilerleyen günümü boyle iğrenç bir konuyla kapatamazdım. Adamdan ve oradan hızla uzaklaştım aynı katta koridoru ilerlerken diğer resimlerin önüne ve insanların içine biraz daha girmiştim. Belli etmek istemesemde elim ayağım titriyordu nasıl bir pislikti bu adam beni rahatça taciz edebileceğine nasıl inanırdı dua etsin ki ben sorun çıkarmak istemiyordum yoksa sergiyi yıkardım başına. Gözüm gezen garsona takıldı yanımdan geçerken Boran'ın içtiği o mor içecekten alıp boş bardağı tepsiye bıraktım. Ağzımdaki acı tat gitsin diye bir kaç büyük yudum aldım içecekten ancak anında başım döndü bir an.
"Bu kadar öfkeli olmanızı anlamıyorum, korkunuz yanınızdaki beyfendiyse bence onu atlatabilecek kadar zeki bir kadına benziyorsunuz." Allah'ım çekinmeden yanıma gelmişti yine. Elimdeki içeceği ondan uzaklaşarak içmeye devam ettim, ben üniversiteye giderkende böyle bir kaç erkekle başım belaya girerdi yani onlara istedikleri ilgiyi vermiyorum diye zorbalık yapmaya bile kalkmışlardı bana ancak ben asla yediğim dayağı kabullenip oturan biri olmadığımdan kaç kişiyle kız halimle kavga edip hastanelik etmiş okuldan atılmakla burun buruna gelmiştim, bakmayın şimdi sicilimin temiz olduğuna hepsi abim ve Ankara'daki dayın sayesindeydi. Arkamı az toplamamışlardı.
İçim yanmaya başlamıştı, başım niye ağrımaya başlamıştı anlmadım gözlerimin arkası oyuluyordu sanki.
Yanımdaki adam ne konuşuyordu anlamadım sadece üzerime üzerime gelip sırıtarak konuştuğunun farkındaydım, "Hadi ama ne bu naz siz Türkler hep mi böylesiniz, sana hayatının gecesini yaşatmama izin vermelisin." Bu sözleri beynimde yankı yaptı, elini çıplak kolumda hissettiğimde elimdeki bardağı kafasına geçirmem bir oldu.
Acıyla kafasını tuttuğunda parçalanan bardağı avucumdan sirkeleyerek bıraktım ve çantamla yüzüne yüzüne vurmaya başladım. İnsanlar korkarak geriledi. "Sen kimsin be köpek! Kurban ol sen bizim kızlarımıza," çanta sert bir malzemeden yapıldığından can yaktığını biliyordum başım dönsede vurmaktan geri çekinmedim. "Sen bana elin tersiyle bile dokunamazsın bir daha duydun mu?!" Diye avaz avaz bağırırken etek giydiğim için küfrettim kendime yoksa şimdiye adamın üstüne rahatça atlar ve daha rahat dövebilirdim.
Bileklerimi kavrayacaktı ki omuzlarından geriye doğru çekildiği kokteyl masalarına uçuşu bir oldu. Elim çantayla havada kaldı öylece, "Allahtan başka bir şey istersem olurmuş bak! Nasılda elim kaşınıyordu bir bilsen!" Bu Boran'dı. Adamın karnına sertçe tekme atarken üzerine dizini koyarak oturdu ve seri bir şekilde yumruklamaya başladı.
Ah, benim kocam kesinlikle boksördü!!
Çığlık attım sevinçle, "Helal be kocama!" Diye bağırdım. Gözleri bir an için bana döndü dudakları kıvrıldı dediklerime ancak yüzüne yumruk yediğinde ağzımı kapadım şokla. Boran öfkeyle karşılık verdi ona.
Yanımdaki diğerleri gibi ayırmak için değilde izleyen insanlar gibi duran garsonun tepsisinden iki bardak içecek daha alıp içmeye başladım kana kana, "bunlar susuzluğumu dindirmek yerine neden daha da susatıyorlar ki?" Bir bardağı bitirirken diğerini içiyordum.
"Üst düzey sert alkollerimizden onlar Volim'e bin basacak bir marka." Diye açıklama yaptığında garson sadece alkol kısmına takıldım, hıçkırdım, konuşmak için bardağı kendimden uzaklaştırırken. "Yalan söylüyorsun enerji bu enerji, ne içkisi be kardeşim!" Dedim söylenerek.
Boran'a baktığımda adamın en çok yüzüne olacak şekilde çalışıyordu, çantamı omzuma takarak, bardağı elimde salladım, "Kocama bak be," diye gazladım onu ama beni duyduğunu sanmıyordum.
Yanımdaki garsonun omzuna vurdum ittirerek, sarsılsada düşmedi, "benim kocam bu maçı alır girelim mi beş bin TL bahse," diyerek serçe parmağımı uzattım ona, serçe parmağım olduğuna emin değildim nedense. "Aa, serçe parmağım ne kadarda uzamış orta parmağımla aynı boydalar!" Dedim gülerek. Garson çocuk aptala bakar gibi baktı bana.