Odadan yan yana çıktığımızda pek konuşmuyorduk. Boran'ın yüzü sirke satıyordu, ne kadar desem beni boğacak diye korkuyordum.
Siyah şişme montumun fermuarını göğüslerime kadar çektim. Lacivert dar paça pantolon giymiş üzerine omzu düşük beyaz salaş bir kazak giymiştim ayaklarımada vazgeçilmezim siyah topuklu botlarımı geçirmiştim. Hafif bir makyaj yapıp saçlarımı kurutup tarayarak bırakmıştım kendi haline. Boran ise siyah kumaş pantolon üzerine siyah boğazlı kazak giymişti üstüne yine kaşe kabanını giyerken saçlarını dağınık bir şekilde bırakmıştı çoğu alnına dökülüyordu yani. Asansöre bindiğimizde o telefonunu çıkarıp duvara yasladı kendini, asansör boştu ama ben gidip tam onun yanına duvara yaslandım onun gibi, bana yandan bir bakış attı ve telefonuna geri baktı. "Kafan yerine gelmemiş herhalde hâlâ, en uzak köşeye geçmen gerekmiyor muydu senin." Dün akşamı ima ediyordu dün o kafayla dibinden ayrılmazken sabah köşe bucak kaçma derdindeydim.
"Kafam yerinde merak etme," diye karşılık verdiğimde tepki vermedi umursamadı beni. "Küs müsün bana?" Diye sordum ona doğru.
Bana bakmasa da kaşlarını çattı, "Çocuk muyum ben Gece?" Dedi tersçe. Asansör durdu ve iki kadın iki erkek bindi hepsi birbirinden bağımsız kişiler gibiydi. Boran'a daha da yaklaştım yaslandım bedenine, bana yan yan baktı hayırdır dememek için zor tuttum kendimi.
"Görünüşün bir çocuk değil ama içindeki hâlâ yaşıyor belliki," dedim ona kısıktan bir sesle.
Bakışları ağırca döndü bana, gözlerimin içine yoğun dikkatli bir şekilde baktı. "Senin ki yaşamıyor mu?" Diye sordu olayı bana yönelterek.
Omuzlarımı silktim. Ellerimi montumun cebine yerleştirdim.
"Bilmem, çocuklaşmak bana göre değil."
"Çocuklaşmak kötü bir şey değildir Gece," bedenini bana döndürdü ve eğildi biraz üstüme. "Ve sen zaten benim çocuğumsun sana boşuna mı bebeğim diyorum ben." Kalbimin seyri değişti bir anda.
"Demiyorsun ki," diye karşılık verdim kendimi tutamayarak. Kaşları kavislendi çatıldı yavaşça, "Bugün hiç demedin öyle." Dudakları kıvrıldı.
"Dengesizsin biliyorsun değil mi?" Dedi bir anda neye uğradığımı şaşırdım. Asansör durdu ve o elimi tutarak indi asansörden. Elini sıkarak hızlı yürümeye çalıştım. "Ben miyim dengisiz gerçekten, sen çok dengelisin zaten, terazisin ya hani!"
"Gece sus!"
Otelin restoran kısmına girdik, "Ne susucam, sen lafını söyle geri çekil ama ben susayım öyle mi?" Aldırış etmedi bile bana.
Günün kalanı da farklı geçmedi, kahvaltımızı birbirimize ters bakışlar atarak yapmıştık sonrasında ise o yine elimi hiç bırakmadan gezmiştik.
İlk etapta Kız Kulesine gitmiştik, öfkelide olsa ya da bana kızgında olsa yinede gezmemizi burnumdan getirmemişti sürekli olarak laf sokmaları dün akşama olan imalarını göz arda edersem eğer pürüssüz mükemmel bir gündü. Hatta bana Kız Kulesinde arkamdan sarılıp sıkıca tutarken saçlarım rüzgarla onun yüzüne savrulurken bu kulenin hikayesini bile anlatmıştı. Çok sevmiş aynı zamanda çok üzülmüştüm elbette hikayesine. Birbirlerini çok seven bu ikiliyi ayıran acı bir ölümdü, sürekli olarak kızın ona geceleri fener yakması ile denizi yüzerek aşan genç aşık bir gün yine kızın ona feneri yaktığını yoluna ışık oldugunu düşünür ancak o gün feneri yakan adamın düşmanından başkası değilmiş genç adam denize girip yüzmeye başladığında feneri söndüren adam genç aşığın boğularak ölmesine neden olur buna dayanamayan kızda sabahın ilk ışıklarında kendini kuleden atarak canına kıyarmış. Her ne kadar bir efsanede olsa üzülmemek elde değildiki. Gerçekten birbirine aşık iki insan neden büyük zorluklar yaşayıp yolun sonunda da kavuşamazlardı ki.
İçimi orada bir daraltsada Boran sonrasında toparlamıştım. Hayatımda ilk defa kestane yemiştim mesela. Akşam olduğunda güzel bir deniz kenarı mekanında yemeklerimizi yemiştik, şu anda ise bir yere gidiyorduk ama neresi bilmiyordum gidince görürsün demişti.
İşin sonunun yine yarına bağlanmamasını umut ettim yoksa bu sefer bana Boran'da acımazdı asla.
Sonunda araba durmuştu, "Montunu giymeden çıkma!" Diye uyardı anında. Elimi kapının kolundan çekerek oflayarak arka koltuğa uzandım ve alıp giydim güç bela saçlarımı çıkarmadım. Gözden uzak bir mekan diyebilirdik buna. Üç katlı fazla lüks bir yere benziyordu, meraklı bakışlarım altında arabadan inip Boran'ın bana tutmam için uzattığı eline gittim ve tuttum. Otomatik kapıdan içeri girdiğimizde ince uzun bir koridor karşıladı bizi, o önde ilerleyerek beni de götürdüğünde büyük bir mekana girdik, burası bir gece kulübüydü ambiyanstan hemen anlamıştım. Ancak kimse yoktu mekanda kapalıydı bu yer.
Boran merdivenlere yöneldiğinde onu sessizce takip ettim iki katı usulca çıktığımızda yorulmuştum doğrusu biraz, bir kat daha çıktığımızda koca kahverengi kapının önünde durduk, bana döndü yavaşça, "Şimdi sana aç diyene kadar gözlerini açmayacaksın." Dediğinde kaşlarımı çattım heyecanlandım dudaklarımı dişlerken onu onayladım.
"Aferin," diyerek okşadı yanağımı. "Elini tutacağım sakın korkma, gözlerini kapat şimdi." Kapattım gözlerimi iki elimlede eline tutundum. Kapıyı ağırca ittiğini hissettim ufak adımlarla ona uyarak ilerlediğimde kapıyı kapattı arkamdan.
Sık sık nefesler almaya başladım biraz daha düz bir şekilde ilerlediğimizde durduk her nasıl bur yerdeysek aydınlık olduğu belliydi çünkü aydınlandığımı hissettim göz kapaklarımda.
"Yavaşça arala gözlerini yavrum," dediğinde derin bir nefesle açtım gözlerimi ağırca.
Gözlerim yuvalarına dar gelir gibi irileşmişti, fazla büyük bir salondaydık etraf ve tepemiz camlardan oluşuyordu ve bu gece tüm yıldızlar gözlerimizin önündeydi, belkide sadece yıldizlar için bile olsa bu kadar yol gelip İstanbul'dan uzaklaşmış olabilirdik. İlerde gördüğüm teleskopu defalarca kez kullanacağıma emindim. Ama beni asıl şok eden tam karşımdaki üç tane uzun bir şekilde arka arkaya dizilmiş masalardı, her uzun masada dizilmiş bir sürü pasta vardı. Pastalar.
Çam ağaçları mavi kırmızı renkli bahar renkleriyle süslenmiş sarılmıştı, çeşit çeşit bitkiler etrafı kaplıyor zemin bembeyaz bir kar bulutundan oluşuyordu sanki çünkü yerde yapay köpükler vardı sanki üflesem hepsi uçuşacakmış gibi. Sağ tarafta yerde kalan üst üste yan yana dizilmiş bir sürü hediye kutusu vardı kendimi şu an bir kar küresinin içinde hissediyordum.
"Boran," diye mırıldandım büyülenmiş gibi. "Önce montunu çıkar," diyerek montuma uzandığında yüzümdeki gülümsemeyle çıkardım montumu aldı ve ilerleyerek kapının yanındaki portmanto'ya astı. Pastalara tekrar baktım her birinin üstünde sayılar vardı, 1, 2, 3, 4, bu şekilde 21'e kadar ilerliyordu yani şu an burada tam yirmi bir tane pasta vardı. Aklıma gelenle nabzım yavaşladı sanki.
Arkamdan yaklaştı bana, "Beğendin mi," diye sordu.
"Çok güzel... Peki niye buradayız?" Diye sordum gözlerim etrafı turlarken. Elleri usulca karnıma dolandı sonra kendine yasladı olması gerektiği gibi, yanağını yanağıma sürterek çıkardı başını yan tarafıma. Ona uydum, karnımdaki kollarına sardım ellerimi, sırtımı sert geniş göğsüne yasladım.
"Zamanın birinde bir kız doğmuş," dedi o iç gıdıklayıcı erkeksi sesiyle. "Tabi doğduğunda çok çirkinmiş kız-"
"Çirkin mi?!" Salak değildim dönen şeyleri ucu ucuna kavramıştım anlattığı hikayedeki kız bensem düzgün konuşsa iyi ederdi.
"Şaka şaka," diyerek düzeltti. "Çok güzel bir kız doğmuş, ayın o eşsiz parlaklığı yüzüne öyle bir yansıyormuş ki insanlar ona bakmadan hayran kalıyormuş. Küçük kız doğduğunda gözlerini neredeyse kimseye açmamış ancak sürekli ağlayıp dururmuş öyleki insanın içi gidiyormuş onun ağlamasına. Sonra bir çocuk gelmiş, çok yakışıklı gören herkes pat diye bayılıyormuş," gülmeden edemedim gözlerim istemsizce dolarken. "Gitmiş bebeğin yanına, demiş verin bana bu bebeği babasıda bırakmış çocuğun kucağına bebeğini, kız ilk defa o çocuğun kucağında açmış gözlerini ama nasıl hayran kalmış nasıl aşık olmuş o gözlere bir bilsen... Sonra hain kader bunları ayırıyor, aradan yıllar geçiyor kız altı yaşlarındayken bir kurban bayramında karşılaşıyorlar birbilerini tanımadan, çocuk bir kere daha hayran kalıyor hele de kızın cam gibi parlayan gözlerine gördüğünde, onu korumak istiyor ama kız ondan kaçıp gidiyor zannetmiş ki diğerleri gibi çocukta ona zarar verecek. Aradan sadece bir iki gün sonra çocuk kızın kahramanı olmuş kötü kalpli bir canavarın yuvasından kaçırmış onu, bir uçurumun dibinde ellerindeki yaralar kanlar birbirine geçercesine birbirlerine tutunarak hayatta kalmışlar... Hain kader onları bir kere daha ayırmış. Çocuk büyümüş adam olmuş kız büyümüş güzeller güzeli buzlar kraliçesi olmuş. Ama nasıl güzel, adamın içini eritir." Derken sıktı bedenimi.
"Adam yıllar sonra evleneceği güzelini hamamda görür, o lanet hamamda kim olduğunu bilmeden tutulur ona, sonra bir daha unutamaz o güzeli peki sonra ne mi olmuş bir ara sokak birde köpek getirmiş bunları bir araya. Adam hayallerinde bile düşünmek istemediği yasaklı kadını kolları arasında bulmuş, tam o an onunla birlikte başka bir diyarda olmak istemiş kopmak istememiş. Sonra yine ayrılmak zorunda kalmışlar adam yemin etmiş bir daha görsem yüzüne bakmam demiş ama o kadının karısı olduğunu kendi ayaklarına cesurca gelip ona meydan okuduğunda, öğrendiği vakit bakmak ne kelime onu kendine katmak için her şeyi yapmış. Tek temennisi gönlünün kraliçesinin üzülmemesiyken küçükken asla ağlatmam dediğini büyüdüğünde en çok ağlatan kendisi olmuş, çok üzülmüş adam çokta acı çekmiş hakta etmiş ama kızı da bırakmamış kız ittikçe o gitmiş ona, herkesi karşısına almış onun için o üzülmesin yeter demiş... Çünkü o her şeye değermiş! O adam kızı hayatında gördüğü her anda tanısada tanımasada her defasında tutulmuş her defasında hayran kalmış ona."
Kolları arasında döndürdü beni kendine, seslice iç çektim, çenemden tutup kendine kaldırdığında ıslanmış yanağımı sildi, tutamamıştım kendimi, "Şimdide gönlünün kraliçesinin doğum gününü kutlamak istiyormuş o adam." Dediğinde gözlerimi sıkıca yumup açtım.
"İyi de bugün benim doğum günüm değil ki daha var." Dedim boğuk çıkan sesimle. Boran güzelce gülümsedi, "Biliyorum," dedi.
"Ben senin tüm kutlamadığın doğum günlerini kutluyorum bugün, böylesine mükemmel bir şey kutlanmayacak ne yapılacaktı ha?!" Gözlerimden tutamadığım yaşlar boşaldığında yüzümü kapattım.
Ellerimi tutarak yüzümden çekmek istediğinde yavaşça indirdim. "Yüzüme bak ağlaman hoşuma gitmiyor." Alnımdaki kahküllerimi düzeltirken yaşlı bakışlarımı ona kaldırdım, derin derin soludum ağlamamak için.
"Ben hiç doğum günümü kutlamadım hiçte özenmedim istemedim nereden çıktı ki şimdi bu?" Utançtan yanıyordum artık. Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp yanağımı okşadı, "Bundan sonra sen kutlamasan da ben kutlayacağım. Benim yer yüzündeki cennetim doğmuş söylesene ben kutlamayayım da kim kutlasın?" Dudaklarım titredi aktı bir kaç damla daha, dedikleri kalbimi öyle bir sardı ki eridiğimi sandım iliklerime kadar hissettim onu.
"Ağlamayı bırak artık, şimdi bütün pastanı tek tek yakacağım ve sen her birinde yeniden dilek dileyip üfleyeceksin mumlarını." Dediğinde içim kıpır kıpır oldu. Şimdiye kadar saçma gördüğüm doğum günleri şimdi deli gibi heyecanlandırıyordu beni. Üstünde bir yaş yazan pastanın önünde durduğumuzda masadaki çakmağı aldı. "Çikolata sevmediğin için hiçbir pasta çikolatalı değil hepsi meyveli farklı aromalarda, mumunu üflediğin her pastadadan bir çatal alıp tadına bakacaksın." Gözlerim irice açıldı rengarenk çeşit çeşit olan pastalara göz attım çikolatalı olmadıkları sevinirken hepsinden birer çatal almak hiçte iyi bir fikir değildi ama Boran dinler miydi bilmiyordum. Öte yandan o kadar mutluydum ki nasıl dile gelirdi bilemedim sadece ağlamak istiyordum ama ona da Boran kızıyordu, sanırım içimde tutmaya devam etsem iyi olacaktı.
Boran ilk mumu yaktı. Onunla göz göze geldiğimde gülümsedi bana iç eriten bir sıcaklıkla. "Dileğini tut ve üfle bakalım yavrum." Düşündüm ne dileyebilirim diye zaten onun gözlerine bakar bakmaz aklımda filizlenen tek bir dilek vardı.
Diledim.
Ve üfledim.
Mum söndü, Boran kendi elleriyle çatalı pastanın kenarına batırdı ve bir lokma uzattı ağzıma. Yedim afiyetle sonra aldım çatalı bir parça da ben verdim ona. Gözleri ışıldayarak bakarken uzattığım lokmayı yedi bir güzel.
Masada içeceklerde vardı tabi, Boran bir şişe açtı iki uzun ince bardakları doldurdu bizim için, "Yine enerji değil değil mi bu?" Diye sordum imayla o ise kaşlarını kaldırdı.
"Senin o diline bir yudum bile içki değemez asla bunda sonra, hele bir iç bak ben napıyorum sana!" Diye tehditkârca konuştuğunda omuz silktim.
"İçki haram zaten, ben bu yaşıma kadar merak edipte dilime sürmedim ne olduysa senin yüzünden geldi başıma." Dediğimde onaylamazca salladı başını.
Tam yirmi pastanın tadına baktım bu şekilde, Boran mumu yaktı ben dilek dileyip söndürdüm en sonunda yirmi birinci pastamın önüne gelmiştik. Onuda diğerleri gibi usulüne uygun yaptı son lokmayı yediğimde azar azar dahi olsa şişmiştim artık ama hepsi birbirinden güzeldi pastaların hatta bir kaçından bir kaç lokma yemiştim. Kalan pastalar elbette çöpe gitmeyecekti temiz olan kısımlar alınıp dilimlendikten sonra çocuk yurtlarına dağıtılacaktı bunlardan daha fazlası hatta.
Belimden sıkıca kavrayıp hediye kutularının önüne götürdüğünde heyecanıma heyecan katıyordu.
"Her yaşın için bir hediye aldım sana aç bakalım şimdi tek tek." Bana sonra açalım demediği için o kadar mutlu oldum ki, heyecandan meraktan uyuyamazdım bir kere bunlara bakmazsam.
Bir anda çocuk gibi çöktüm yere, yani şimdi burada yirmi bir tane hediye mi vardı? Deli gibi çığlık atmamak için zor tuttum kendimi. Halbuki daha sabah çocuk olmak bana göre değil diyordum, Boran haklıydı ben cidden dengesiz biriydim.
Kutuları onun yardımıyla tek tek açtım çünkü iyi paketlenmişlerdi. Hepsi özel ve elbette tam Boran Ağa'ya göre pahalı hediyelerdi. Çanta, ayakkabı, kar küreleri, renkli boya setleri, gibi bir sürü hediyeyi aça aça ilerlerken her birinde gülüşüm büyüyordu ona teşekkür etmek istiyordum ama ters ters bakınca susuyordum nasılsa çok daha güzelini verecektim birazdan.
Elimdeki ince kare kutuyu açtığımda içindeki ürünü kavrayamayıp askılarından tutup kaldırdığımda gözleri irileşti utançla. Siyah kırmızı dantelli bir jartiyer takımıydı bu anında kutuya geri sokarak kapattım kutuyu. Yüzüm kıpkırmızı olmuşken, "Çok yakışacak bence sana." Dedi.
"Pisliksin," dedim yüzüne bakmazken, açılacak kutuda yoktu ki konuyu dağıtayım.
"Pislik değil sana aşık ve arzulayan biri sadece, senin için özellikle sipariş ettim onları." Aferin Boran böyle konuşmaya devam etki yüzümü yerden kaldıramayayım.
"Susacak mısın artık?"
"Sustum tamam kızarmasın o güzel yanakların." Dedi. "Bu da sonuncu hediyen," diyerek önüme ufak bir kutu uzattı muhtemelen takı kutusuydu zaten fazlasıyla değerli dört pırlanta seti almıştı fazlasına ne gerek vardı ömrüm boyunca takardım artık.
Kutunun kapağını ağırca kaldırdığımda bir takı çıkmamıştı karşıma. Çok daha fazlası çıkmıştı önüme.
"Boran..." dedim adının sonunu uzatarak. Bir ona baktım bir elimdeki kutuya. "Umarım ben kabul edemem demezsin Gece'm." Dediğinde kocaman açılmış gözlerimi ona çevirdim. "Saçmalama!" Dedim.
Kutunun içindeki ihtişamlı araba anahtarını avucuma aldım. "Buradaki bütün hediyeleri geri alabilirsin ama bunu asla vermem, salak mıyım ben böyle güzel bir hediyeyi geri çevireyim!" Dedim heyecanla.
Gülmeye başladı halime. "Gel buraya," dedi ayağa kalkıp elini bana uzattığında. Anahtara hayran hayran bakarken beni götürmesine izin verdim.
Camların önüne geçtiğimizde, "Bas bakalım anahtara bi'" dedi. Gözlerine öyle bir baktım ki gülüşü daha da büyüdü. Anahtara bastığımda kocaman karanlığın içinde kurdele ile bağlanmış simsiyah bir Passat son model araba tüm ihtişamıyla parlayıp sönüp bana göz kırptı.
"Ne diyeceğimi bilemiyorum." Dedim ona bakarak. Dudağımın ucunu okşadı iç çekerek, "Sen böyle sürekli gül ben bir şey istemem senden."
Daha da gülümsedim dediği gibi.
"Bu modeli sevdiğimi nereden bildin, ya da doğum günlerimi kutlamadığımı nereden biliyordun?"
"Abinden tabiki," dediğinde kaşlarım havalandı bir miktar. "Geçenlerde konuşuyorduk öyle benim konum sendin tabiki hakkında ondan çaldığım çok bilgi var bunu öğrenince de yapmak istedim, arabaya gelince o zaten hep aklımdaydı ama nasıl verirsem kabul edersin ben onu bilmiyordum. Bizim konağa ilk geldiğinde abin sana git arabada bekle dediğinde o arabanın anahtarını aldığında ki sevinci gördüm gerçi abin çalıştırma sakın dediğinde üzülmüştün seni tutup bir galeriye götürmemek için zor tutmuştum kendimi."
Şu yiaa diye başlayan kızlar var ya cümleye, heh tıpkı onlar gibi bağırmama az kalmıştı. Boran elimi avucuna alıp bizi mekanın ortasına getirdiğinde elimdeki anahtarı aldı ve pastaların olduğu masanın üstüne bıraktı. Onu izlerken ince bir kumanda aldı ve tuşladığında mekanı çok hoş bir müzik kapladı.
"Bu dansı bana lütfeder misin güzeller güzelim." Diyerek elini uzattığında hiç bekletmeden tuttum elini ve yaklaştım ona.
"Dün akşam bana bir şey demiştin hatırlıyor musun?" Diye sorduğunda kaşlarımı çattım düşünürcesine. "Bir sürü şey söyledim hangisi?" Dediğimde güldü.
Kendine iyice yaklaştırdı beni tam o anda müziğin bilindik ritmini duyunca kehribarlarına baktım. Tango çalıyordu şu an. Elimi nazikçe tutarken diğer elini sırtım ve bel boşluğum arasına koydu ve kendine yasladı birden. "Ben dans etmeye bayılırım Boran, hani sen bana aşıksın ya senin şimdi tango öğrenmen gerek çünkü tango aşkın tutkunun dansıdır. Ben biliyorum eğer öğrenmezsen gidip unutmamak için başka erkeklerle dans ederim diye tehdit etmiştin beni. Hatırlayabildin mi?" Dediğinde dudaklarımı dişlemekten bir hâl olmuştum. Onları yatağa girmeden önce söylediğimi hatırlıyordum.
"E tabi bende sana el ele tutuştuğun her erkeğin uzuvlarını parçalarım demiştim, bu hâlâ geçerli bu arada unuttuysan diye tekrarlayayım dedim." Diyerek uyarısını da yapmayı ihmal etmedi.
"Şimdi napıyoruz peki, sen tango biliyor musun?"
"Bilmiyorum tabiki Gece'm, ne işim var benim tangoyla!" Anlamsızca baktım ona. Sert bir soluk verdi, "Öğret bana. Başkalarıyla değil benimle dans et." Derince gülümsedim yaptığı karşısında. Bazı insanlar için kalıpları yıkmak çok zordu, asla kabul etmezlerdi tabularını yıkmayı.
Peki ya Boran? O neden yapıyordu bunu. Görüyordum biliyordum hem doğduğu toprakların hemde ailesinin sert kuralları vardı bir çok şeyde bu sana yakışmaz nasıl adamsın sen derlerdi, dans işini karı kız işi olarak tanımlar izin vermezlerdi hatta. Ama Boran Ağa benim için dans etmeyi öğrenecekti öyle mi?
Aşk mıydı buna sebep? Nasıl bir şeydi bu?
"Neden bu dansı hocalarından öğrenmek yerine ben," diye sordum.
Anında sertleşti çehresi. "Karım varken, elin karısı kızıyla niye el ele tutuşup dans öğrenmeye çalışayım ben." Dedikleri fazlasıyla hoşuma gitti. Düşmüştüm belkide ona.
Omzundaki elimi çekip saçlarımı geri attım, "Ne dersem yapacaksın o zaman kendini çok kasma bana bırak yeter hareketleri tek tek öğreteceğim sana tamam mı?"
"Tamam bebeğim." Dedi dudaklarım içli içli bakarak. Konuşurken hep bakıyordu zaten alışmıştım artık. Önce sağ sola ileri ve geriye gidişleri öğretmeye çalıştım ciddi ciddi yapmaya çalışıyordu ve oluyordu da. Hareketlere alışsın diye onun üzerinde denemeye karar verdim. İki elinide tutarak o sabit dururken uzaklaştım biraz sonra onun ellerini tutarken önce sağa döndüm ve sol bacağımı kaldırdım kıvrakça sola döndüm sağ ayağı hafif kaldırdım geriye doğru sonra iki adımda onun dibinde bittim, "normalde senin beni sert bir tutuşla kendine çekip yapıştırman gerekiyordu," diyerek açıklamalarımı da yapıyordum. Sağ tarafında durduğumda bacağımı gözlerine bakarak bacağının arka kısmına doğru sürterek çıkardım yukarı doğru. Hareketimle sertçe yutkunduğunu farkettim adem elması zorlukla indi aşağı sanki.
Onu biraz zorladığımı farkettim ama durmadım. Hareketime devam ettim önünde onun bedenine yaslı dururken göğsünü okşayarak arkasına doğru dolandım ahenkle şarkıyla uyumlu olarak. Elini tutup önüne geçtiğimde kaskatı bir şekilde duruyordu, çünkü sürekli ona temaslarda bulunuyor ve biraz sürtünüyordu bedenim galiba, doğaldı bu ama ona sarılmazsam dokunmazsam nasıl alışabilirdi ki. "Tango öğrenirken sen, yanında olmadığım için şanslısın Gece, yoksa gebertirdim o herifi!" Dedi zorlukla konuşarak. Ensesini okşadım yavaşça, "Rahat ol, bu dansın kuralı bu temas yoksa tutku nasıl olacak?" Dediklerim onu daha da delirtti.
Eli kalçamın hemen altından bacağımı tutuyordu ona tutmasını ben söylemiştim dans için ancak dediklerimle delercesine sıktı bacağımı dudaklarımın arasından ince bir inleme kaçtı. "Yalnız yavrum bu dans değil," diye konuştu kısıktan bir sesle yüzüme.
'Cık'ladım kaşımı kaldırarak. "Bu tutkunun dansı, eğer bilseydin anlardın ama öğreteceğim sana-"
"Kalsın bugünlük bu kadar yeter!" Diye itiraz edince omuzlarım düştü. "Ama neden? Biraz daha devam edelim öğreneceksin nolur." Diye asıldım koluna.
Boynunu kütletti gergince, "Yavrum anla beni da yeter bu kadar dans!" Diyerek kaçmak istediğinde, "Dur tamam buna devam etmeyiz," durdu. Bakışları yüzümde dolaştı bir şey olduğunun farkına vardı anında.
"Seninle konuşmak istediğim bir konu var," dedim zor bela, deminden beri dilim ucunda dolanıp duruyordu ve hâlâ daha nasıl kendimi anlatacağımı bilmiyordum. Klasik müzik arkada kısıkça çalarken biraz rahatlamayı umdum.
"Bugün yaptıkların benim için çok anlamlıydı, sana nasıl teşekkür ederim karşılığını nasıl verebilirim bilmiyorum." Konuşmak istediğinde bakışlarımla susturdum onu. Tam olarak koca cüssesinin karşısına geçtim.
Stresle saçlarımı iki yandan kulağımın arkasına sıkıştırdım dudaklarımı yaladım ıslatmak için. Ve o beni dikkatle izliyordu.
"Sen bizi İstanbul'a getirmeden önce aldım bu kararı aslında ve kaç gündür söylemek için doğru zamanı ayarlamaya çalışıyordum." Konuşmanın gidişatı onu gözle görülür şekilde tedirgin etmeye başlamıştı. Toparlamam gerekiyordu ama nasıl, pat diye mi söyleseydim acaba.
Sonrada bayılırsa gelde ayılt.
Dayanamayarak bir anda boynuna sarıldım sıkıca, şaşırsada anında sıkıca sarılarak karşılık verdi bana. "Teşekkür ederim iyi ki varsın Boran..." dedim en içten halimle.
"Asıl sen iyi ki varsın ömrüm benim." Diyerek başımı okşadı, yüzümü boynuna gömdüm yavaşça kasıldı ancak daha sıkı sarılarak karşılık verdi bana. "Bunu mu söyleyecektin yoksa ben korkmaya devam mı edeyim." Dediğinde güldüm kendimi tutamayarak. Ayaklarımın üstüne tamamen basarak ondan hafifçe uzaklaştığımda başımı olumsuzca salladım sorusuna yanıt olarak.
"Bir çok şey yaşadım ben yirmi bir yaşıma kadar, bakma küçük durduğuma yani." Yüzü ciddiyete büründü beni dikkatle dinliyordu şimdi. Gözlerimi kaçırarak göğsüne indirdim yoksa konuşamazdım.
"Hayatımdaki en önemli şey bir insanın bir hata yaptığında onun farkına varıp düzeltmeye çalışması elbette her hata yapanı affetmiyorum ama en azından bunu düzeltmeye çalışıyor diyebiliyorum. Sende yaptın bunu bir çok nedenin vardı elbette ama bunu düzelttin bence, gayret ettin pes etmeden... Diğerlerinin aksine." Saçlarımı okşadı yavaşça bu rahatlatmaya başladı beni. Ellerim sert kollarında duruyordu ve ona tutunmak en azından az da olsa dokunmak iyi geliyordu.
Mavi gözlerim kehribarlarına dokundu, ağırca yutkundum. "Ben artık mutlu olmak istiyorum," saçlarımda ki eli durdu, olayı yanlış anlıyordu gözlerindeki ışık sönmeye başladı.
"Seni asla mutlu edemeyeceğim değil mi?" Dedi düşen sesiyle, gözlerinde acı harmanlanmaya başlamıştı. "Hiç sevmiyorsun sevmeyeceksin bana mecbur kaldın diye-" elimi hızla ağzına kapadım.
"Sus! Konuşma sırası bende susacaksın ve dinleyeceksin!" Dedim sertçe çünkü başka türlü durmazdı. Kızaran gözlerini öfkeyle çekti benden anlamıyordum onun için bu kadar mı imkansızdım.
"Dedin ya hani bana, seninle başka türlü tanışsak benden asla etkilenmezsin diye, aslında tam olarak öyle değil. Seninle ilk karşılaştığım gün sen benim dizimi tedavi ederken bana bakarken bacağıma üflerken bana yardım ederken hayatımda ilk defa bir erkekten etkilenmiştim aslında. İncelemiştim seni yani, o gün konakta da Hevdem'e sabaha kadar seni anlatmıştım, bana davranışından dış görünüşünden falan işte- eğer her şey çok farklı olsaydı seninle biz başka türlü tanışsaydık kimseye vermediğim şansı sana verirdim Boran... Bu konudan emin olabilirsin." Elimi dudaklarından indirdim yavaşça, gözleri karmaşık bir hâlde bana bakarken dumura uğramış gibiydi.
Ona iyice yaklaşarak ellerimi boynuna çıkardım yavaşça, "Boran," diye fısıldadım yüzüne alttan alttan. "Ben artık mutlu olmak istiyorum ve bize bir şans vermek istiyorum tüm kuralları tüm sözleri ve yeminleri hiçe sayarak. İyi olalım istiyorum birlikte." Söyleyebileceğim en iyi şekilde söyledim içimdekileri doğrusu kalbim gümbür gümbür atarken boğazım sıkıca düğümlenmişken konuşabileceğimi bile düşünmemiştim.
"Uyanıkkende hayal görüyorum her hâlde?" Diye konuştuğunda inanamadığını anladım bana. Daha fazla beklemek bile saçmaydı zaten, ensesinden tutarak kendime çekerken dudaklarına yapışmam bir oldu.
Beklemedi bile anında karşılık verdi dokunuşuma. Bedenime kollarını dolayıp kendine yükseltirken dudaklarımı hoyratça ağzına alarak ezmeye başladı, nefes nefese çekilirken, "Neler söyledin sen öyle? Benden etkilendiğini hoşuna gittiğimi mi?" Diye sorarken cevap vermeme izin vermeden tekrar dudaklarıma asıldı.
Saçlarımın arasına giren parmakları başımı kendine daha da bastırdı. İki dudağımı da vakumlarcasına ağzına almış emiyor öpüyordu ben ise ayakta bile zor dururken ona karşılık vermeye çalışıyordum. Saçlarına asılarak uzaklaşmasını sağladım güç bela. "Ne duyduysan doğruydu," dedim nefes nefese.
Alnını alnıma yasladı dayanamayarak, elimi ensesinden çekip kalbinin üstüne koydu ince kazağına elimi daha da bastırarak hissettim atışlarını. "Senin için nasıl deli gibi atıyor hissediyor musun, nasıl istiyor seni." Dedi hırslı bir ifadeyle.
"Hissediyorum Boran," dedim sessizce. Gözlerim kapanmamak için zor duruyordu. "Bu yüzden bizden kaçmak yerine rahat bırakıyorum, nasıl olacak bilmiyorum ama bunu istiyorum." Hele de bugünden sonra dedim içimden, bugün yaptığı yüreğime yaptığı son darbeydi, artık ellerine alabilmişti kalbimi şimdi sıra o kalbi nasıl koruyacağındaydı.
İçli bir öpücük bıraktı dudaklarıma uzun denilebilecek. "Sen diye ölmeme az kalmışken bana can suyu oluyorsun, söyle bırakır mıyım bundan sonra seni. Teşekkür ederim yavrum bana bu şansı verdiğin için, inan bana asla üzülmeyeceksin aksine daha önce neden yapmadım diye kızacaksın kendine." Gülümsedim yavaşça.
"O kadar güveniyorsun yani kendine?"
"Hem de çok," dedi yoğunlaşan bir ifadeyle. "Hâlâ inanamıyorum," dedi başını iki yana sallayarak. "Eğer bu bir rüyaysa uyandığımda ağlayacağıma emin olabilirsin kahrolurum yemin ederim!"
"Boran! İnan bana böyle bir konuda şaka yapmam asla," seyrini düşürmek yerine yükselen kalp atışlarının üstünden çektim elimi. Yanağına koydum iki elimide sakallarını okşadım bunu yapmak o kadar hoşuma gidiyordu ki artık... Gözlerini kapattı dayanamayarak. "Yerinde olsam sakinleşirim Boran, bayılırsan sana yardım etmek yerine korkudan bende bayılırım."
Dudaklarını dişledi, "İzin ver sindireyim dediklerini, benim için ne kadar büyük ve mucizevisin biliyorsun değil mi?!"
Yaaaaa-
Kollarımı boynuna yine sıkıca doladım, başımı boynuna soktum kokusu o kadar güzeldi ki.
"Karım sevgilim oldu." Başımı hafifçe geri çektim ve yüzüne baktım. "Benden hoşlandığını söyledi-"
"Boran sus!"
"Ne o utanıyor musun sevgilim?" Öyle efsunkar bir sesle söylemişti ki bir an hipnotize oldum sandım.
Olay çok farklı bir yöne gidiyordu ben sadece şans vermiş gidişatı belirleyelim istemiştim ki Boran her zamankinden farklı bir tavırla öpmeye başladı beni, çığlığım ağzında kayboldu.
İtiraf etmeliyim fazla baş döndürücüydü. Ellerini kot pantolonumun üstünden bacaklarıma koyduğu gibi kaldırıp kucağına aldı beni. Bacaklarımı beline sarmaktan başka çarem yoktu, elimi kazağımın içine sokup ince atletimin üstünden sıktı bel oyuntumu. Dudaklarımı inleyerek çekiştirmeye çalıştığımda dudakları boynuma gömüldü ve sırtım ben anlamadan duvara yapıştı sert bir şekilde, "Allah'ım!" Diye isyan ettim, bir an için güldüğünü hissettim.
Islak dudakları tekrar dudaklarımı bulduğunda kıpırdamadı durdu ve soluklandı üstünde. Sıcak nefeslerimiz bir birine karışıyordu.
"Canını yakmadım değil mi?" Diye sordu sırtımı duvardan ayırıp okşayarak. Başımı ondan çok az uzaklaştırıp iki yana salladım. Sıkıca tutarak beni koltuklara ilerledi, camın önünde oldukça geniş bembeyaz bir koltuk vardı konsepte uygun, ve üstünde bir sürü ufak yastık.
Koltuğa oturduğunda inmeme izin vermedi baldırlarımı sıkıca tutarken. Direnmedim bende kucağında ata biner gibi otururken. Çok tuhaf bir sessizlik oluştu aramızda ben yüzüne düzgün bakamıyordum zaten yaptıkları yüzünden ancak o uslanmazdı. "Benim güzeller güzeli sevgili karım." Dedi yoğun bir sesle. Bırakın bakışları sesi, tavrı, dokunuşları bile nasıl mutlu olduğunu haykırıyordu. Nasıl olmasındı ki.
"Nasıl bir sevap işledim de seni benim kollarıma attılar ha?" Önüme düşen saçlarımı avucunun içinde eze eze sevdi. Sırtını koltuktan ayırdığında burnunu kazağımın üstünden göğsüme bastırdı yavaşça, omzuna tutundum tek kelime edecek halim kalmadı yakınlığıyla. "Dün akşam tam bu noktanı ıslatarak koklamıştım," dedi burnunu göğüs arama bastırarak, sert bir şekilde dövünen kalbimi duyabiliyor muydu? Çünkü kendisi gümbür gümbür halay çekiyordu şu an.