"Ruhuma Hayat Veren Sensin"
Bazı hisler ilktir, bildiğinizi zannedersiniz ya da tahmin edersiniz ama yaşadığınızda kendinize inanamazsınız. Benim içinde ilk olan o hisler az önce yaşadıklarımdı.
Hayatımda ilk defa yaşamıştım bu olayı, ilk defa orgazm olmuştum ve bunu yapanda kocamın ta kendisiydi.
Başkası olsa neysede yapan Boran olunca utanca boğuluyordum.
Üzerimdeki bedenini yanıma doğru devirince yaşadıklarım daha netti artık. Karnımda toplanmış olan atletimin askılarını koluma geçirerek üzerimi hızla kapatmaya çalışırken Boran'ın da kemerini kapattığını göz ucuyla görür görmez önüme döndüm. Ona hafifçe sırtımı döndüğümde dirseğinin üstünde doğrularak bana döndürdü bedenini zaten temasımız hiç kesilmiyordu, kesilemezdi ki bu koltukta.
"Gece'm," dedi içli bir sesle kulağımın dibine fısıldayarak. İçim çekildi kelebek hissi yarattı karnımda.
"Nasıl hissediyorsun?" Elini karnıma yasladığında içim daha da gıdıklanır gibi oldu. "Sana daha ne ilkler yaşatacağım haberin yok," dudaklarını kulağımın altına bastırdığında titredim. "Bu daha hiçbir şeydi, sadece birbirimizi hissettik ve inan bana biraz olsun durulmak yerine daha beter hale geldim." Sesi boğuk boğuk çarpıyordu tenime. Nefesimi kesiyordu her kelimesi.
Yüzümü yan şekilde koltuğa bastırıp ondan kaçınmak istiyordum ama daha da ona bulanıyordum. Karnıma baskı uygulayıp kendine yasladı beni, çıplak göğsünü sırtımın açıkta kalan her yerinde hissederken sıcaklığı artarak yakıyordu beni. Normalde bu işlerden sonra insan rahatlar ve biraz geri çekilmez miydi Boran daha da sokuluyordu.
"Teninin tadı dilimin üstünde," diye kışkırtıcı bir şekilde kulağımın dibinde konuştu. Gözlerimi baygınca kapattım. Sesim içime gömülmüştü. "Bunları bile doya doya sevemedim." Der demez karnımdaki elini sağ göğsüme koyarak avuçladı o an tüm duygum göğsüme doldu. Parmaklarının arasındaydı göğsüm ve o daha da sıktı, başım omzuna yatarken dayanamazca kapattım gözlerimi. "Nasılda elimden taşıyor nasılda tam bana göre nasılda dolduruyor avucumu," diye hırladı boynuma doğru.
"Boran," diye sızlandım. "Söyle bir tanem." Diye karşılık verdi. Göğsümü daha da ezdi, sütyenim vardı ve bu onu daha da hırslandırıyordu. "Dur artık lütfen." Diye yalvarmama az kalmıştı.
"Duracağım," dedi boynuma ıslak bir öpücük bırakarak, sertçe yutkundum. "Durmazsam kendimi tutamam ama bir dahakine bunlarla özellikle ilgileneceğim," diyerek sıktı tekrar parmaklarının arasında, kalbimin atışlarının avucuna dolduğunun pek âlâ farkındaydım. "Az önce kurtulmasının tek sebebi dövmendi yoksa asla ilgisiz bırakmazdım." O böyle derinden o güzel sesiyle boğuk boğuk konuştukça benim kanım kaynıyordu bir fena oluyordu.
Elini yavaşça çekip göğüs oluğuma koydu parmağını, arasına kaydırarak dövmeme dokununca memnuniyet dolu bir hırıltı yükseldi. "Çok sevdim ben bunu."
"Dişlerini tenime geçirmenden anladım zaten!" Dedim homurdanarak. Güldü, parmağını göğüs olduğumdan çıkardığında büyükçe rahatladım. Gülüyordu ama haklıydım dövmemde ısırılacak bir taraf yoktu ama o bunu yapabilirmiş gibi dişlerini öylece bastırmıştı.
Yanağıma ufak öpücükler bıraktı, "Bedenin güzelliğine sabaha kadar dil dökebilirim ama otele dönmemiz gerekiyor, hem pastaların sabaha kadar bayatlamaması için hemde sayende çok güzel bir şekilde kirlendim... Temizlenmem gerekiyor." Yüzüm yine kıpkırmızı olmuştu.
Ayaklarımı koltuktan sarkıtarak doğruldum yavaşça, saçlarım sırtıma dökülerek kapattı sırtımı. Kazağım ve onun kazağı yan yana aynı yerde olduğundan ses çıkarmadan aldım onları, Boran'ın yüzüne bakmadan onunkini uzattığımda aldı. Kısa sürede toparlanıp oradan ayrılmıştık. Harika bir günün sonu da harika bitmişti asla unutamazdım ki artık bugünü. Ömrüm boyunca kutlamadığım doğum günlerini tek seferde kutlamış mükemmel hediyeler almış onun için ufak benim için büyük olan birlikteliğimizle taçlandırmıştı. Aslında onun için bile büyüktü bence bu olanlar.
Otele geldiğimizde kendini banyoya atmıştı direkt, bense ayağımdaki botlarımı çıkarmıştım ilk olarak. Sadece dakikalar sonra ondan sonra duşa girmiş çıkmıştım, saçlarımın ıslalığını alıp örmüştüm. Saat epey geçmişken gözlerim yanıyordu uyku diye, duşta o kadar iyi gelmişti ki çıplak ayaklarla yatağa ilerlediğimde Boran'ın yüzüne bakmamaya çalışıyordum çünkü çekiniyordum ve uyumasını bekliyordum açıkçası.
Örtünün altına girdiğimde uzandım sırt üstü ellerimi karnımda birleştirerek tavana bakmaya başladığımda o bana doğru yan döndü ama hiç temas etmedi, dokunmadı sanki bir şey yapacaksam bir temasta bulunacaksam şu an ilk ben yapmalıymışım gibi geliyordu. Sesli bir soluk verdim, bir şeyler yaşamıştık ve şimdi nasıl davranacağımı bilmediğimdendi bu halim ama ne kadar düşünsemde aklımı bulandırmaya gerek yoktu kendimi ona bırakmıştım neticede. Ona döndürdüm bende bedenimi onun gibi. Yüzümü onun yastığına koyup ona yaklaştığımda memnuniyetle kıvrıldı dudakları, sadece pijama altını giydiğinden üstü çıplaktı kolunu belimin altından sokup kendine yaslarken bacağımı bacaklarının arasına koydu ve elini belimin çıkıntılı kısmına koyarak sahiplendi.
Çıplak sert göğsüne yasladım ellerimi, sıcacıktı, derin bir nefesle yüzüne kaldırdım yüzümü başını bana eğdiği için burnumuz birbirine temas etmişti, uyuşan dudaklarımı ısırdım, tekrar ve tekrar mı öpülmek istiyorlardı, hâlbuki bugün tüm zamanların toplamından da fazla öpülmüşlerdi.
"Mutlu musun?" Diye sordu, sıcak nefesi dudaklarıma vurdu. Hangi anlamda sorduğunu anlamasamda genel anlamda cevabım evetti kesinlikle.
"Sence mutlu muyum? Hani gözlerimin içine bakınca istediğin tüm cevapları bulabiliyordun." Diye konuştum biraz şakaya vurarak. Dudağının kenarı iyice kıvrıldı iyice sardı bedenimi, gözlerini kısarak buz mavisi gözlerimin içine içine baktı.
"Böyle bakınca aldığım cevap ortada ama ben birde senden duymak istiyorum." Boğuk, tatlı, yorgun sesi çok hoş geliyordu kulağıma.
Dudaklarımı ıslattım dilimle, gözleri anında bunu farkedince kararak çıktı gözlerime, ne yapsak ayrı bir sorundu. "Mutluyum," göğsündeki elimi temasını kesmeden sürterek boynuna oradan yanağına götürdüm avuçladım sakallı yanağını, gözlerini kapattı dokunuşumla.
"Sayende fazlasıyla mutluyum, İstanbul'da bana harika anlar yaşattın asla unutamayacağım..." Sakallarını sevdim yavaşça, tenime batan kılları içimi yaktı, bir anda sıkıp çekmek istedim yanaklarını.
"Senin bana yaşattıklarının yanında benim yaptıklarım bir hiç." Dedi, gözlerini yavaşça araladı kehribarları gözlerime tutundu dudaklarını sıkıca alnıma bastırdı, bir öpücük insanı güçlendirir miydi güvende hissettirir miydi içine sığmaz bir mutlululuğa sokar mıydı? Az önce hepsi olmuştu bana, olanları aklım almıyordu Boran'ın kollarında huzur bulacağımı hayatım boyunca hiç olmadığım kadar huzurlu hissedebileceğimi... Tüm dertlerim toz bulutu gibi uçup gitmişti.
Dudaklarını aşağı kaydırdı dudaklarımı kavradı büyük bir şefkat buhranıyla, ona zevkle karşılık verdim. Islak bir sesle ayrıldığımız da ikimizinde kalbinde birer alev oluşmuştu kısa tutmazsak o alev bizi yakardı çünkü.
Çok şey söylemek istedi, çok şey söylemek istedim ama ikimizde sustuk, uzun bir süre göz göze baktık sıcak durgun dokunuşlarda bulunduk işin sonunda başımı onun boynuna doğru sokup bir bebek gibi ona sokularak uyumuştum, o da bir bebekmişim gibi sıkıca kavrayarak.
🔗🗝️🔗
İstanbul maceram üç günde dolu dolu geçmiş ömürlük anılar biriktirmiştim çokça rezil olsamda ki bu benim elimde bile değildi yine de mükemmel geçmişti. O günün akşamı yola çıkmış sabaha karşı dörtte gelmiştik konağa.
Şimdi ise giyinmiş kuşanmış toprağını sevdiğim güzel şehrim Mardin'de, konağımda kahvaltı hazırlayacaktım. İçimden gelmişti. Yatakta mışıl mışıl uyuyan Boran Ağama kısa bir bakış attım, alışmıştı üstü çıplak uyumaya onu uyandırmamaya özen gösterdim uçak yolculuğu falan derken yorgun düşmüştü birde beni gezdireceğim diye de çok yorulmuştu tabii şimdi de dün ne kadar bugün için dinlenmesini söylesemde işlerin başına geçmek zorunda olduğunu söyleyip durmuştu.
Hissediyordum bir şeyler vardı ancak ne onu bilmiyordum işte. Bana İstanbul zehir olmasın diye anlatmamıştı ama onu gece geç saatte otelden henüz çıkmamışken amcasının oğlu Civan abi ile konuşurken duyumsamıştım, öfkeliydi konuşurken Boran ancak kısa tutup konuştuğundan anlamamıştım.
Her neyse içimi bunlarla sıkamazdım her ne ise kendiliğimden öğrenene kadar karıştırmasam iyiydi.
Odanın kapısını dikkatle kapayıp çıktım odadan, ince holü dönüp konağın has koridoruna çıkınca aydınlık gökyüzü karşılamıştı beni, soğuk keskin hava anından yüzümü soğutmuştu bile, ellerimi beyaz yün hırkamın ceplerine koyarak yürümeye devam ettim. Merdivenleri ahenkle inmeye başlarken gözlerim gri siyah ekose tarzı dizlerimin altında biten bol kesim eteğime kaydı oradan da yünlü külotlu çorap giydiğim bacaklarıma kayınca o malum akşam düştü aklıma.
Zihnimi her ne kadar o anları getirmemek için meşgul etmeye kalksamda zihnim oyuna gelmiyor gibi en ufak detayda o anları seriyordu gözlerimin önüne. Bacaklarımı sıkıp sıkıp okşaması sert ancak yumuşak olmak için çabalayan hareketleri üzerimdeki heybetli duruşu dediği gibi sadece kendimizi hissetmeye odaklı o anlar sağ olsun fazla iyi olmuştu. Şimdi hatırladıkça kızarmış tavuk gibi dolaşırdım ortalıkta.
Mutfağın önüne geldiğimde tahmin ettiğim gibi kimse uyanmamıştı henüz, kapısını üstündeki kilidi çevirerek açtığımda sıcacık mutfak karşılamıştı beni şükürler olsun ki. Kapıyı ardımdan kapattım içerisi soğumasın diye.
Kısa sürede malzemeleri azar azar çıkarmış çayı ocağa koymuştum kısıkta kaynamaya başlasın diye. Bir iki şey yapacaktım kahvaltı için, patatesleri soyup keserken kısa bir süre geçmişti ki mutfağın kapısı yavaşça açılmaya çalışıldı, çalışıldı diyorum çünkü kapının kulpu iki kere kayıp açılmamıştı ve bu aklıma tek bir kişiyi getirdi, Renas.
Fakat Renas gayette boyluydu, bu kapılar için açmak çocuk oyuncağı gibiydi, elimi yıkayıp havluya sıkıca sürerken kapıyı indirip açtım yavaşça, "Sonunda Diljen ab-" sözleri beni görmesiyle dururken ben kucağındaki kedi yüzünden bir kaç adım geriledim.
"Gece!" Dedi heyecanla.
"Renas!" Diye karşılık verdim mutlulukla. Bana adımladığında geri adım attığımda kucağındaki hareketli kedisine çevirdi zeytin gözlerini, sesli söylemese de korktuğumun farkında olarak kediyi mutfağın köşesinde yerde bulunan minderin üzerine bıraktı, o zaten kedinin yeriydi. Asla hiç isim takmadığımız kedicik diye sevdiğimiz kedi mindere yayılmıştı o ufacık boyuyla.
"Şimdi sarılayım mı sana," dediğinde gülerek Renas cevap vermeden kollarımı açtım ona.
Sıkıca birbirimize sarılırken, "Çok özledim seni Gece, amcamı da özledim ama en çok seni!" Boynuna sıkı bir öpücük bıraktım. "Bende seni çok özledim bir tanem benim." Geri çekildiğimde ipek gibi yumuşacık siyah saçlarını sevdim.
"Bir sürü hediye getirdim sana İstanbul'dan, aslında herkese getirdim ama en çok ve en güzelleri senin ki!" Gözleri ışıl ışıl olurken heyecanlandı.
Biraz öyle hasret giderirken, kedisi için mama hazırlayıp vermiştik sonra o kucağında kedisini severken oturduğu sandalye de bende kahvaltı için patates kızartması yapıyordum Merih ve Renas baya seviyordu, unlu yumurta falanda yapardım zaten diğer her şey hazır sadece tabaklara yerleştirilecekti.
"Al bakalım şimdilik bunu ye," diyerek ufak bir ekmek dilimine çikolata sürüp uzattım ona çikolatadan asla haz etmeyerek.
"Sınavlarım da çok iyi, Hülya öğretmenim çok yardım ediyor bana," Renas'a ben yokken okulda ne yaptığını sormuştum, güzel konuşuyordu ama şu öğretmenini araya sokmasa çok daha iyi olacaktı o ayrı.
"Öğretmenin bir tek sana mı bu kadar ilgili acaba?" Diye sordum kendimi tutamayarak. Patatesleri yağa bıraktıktan sonra arkama, ona döndüm.
"Yok herkese çok iyi davranıyor çok seviyorum öğretmenimi," Yüzüm düştü istemsizce sevmesi çok güzeldi tabi öğretmenini ama keşke o öğretmen kocama karşı bir şeyler hissetmeseydi. Ulan Boran senin birde aşıklarınlamı uğraşacaktım ben!
"Hülya hülyalara dalasın İnşallah!" Başımı iki yana sallayarak kendime geldim, çocuğun yanında neler diyordum ben öyle.
"Bu arada bir daha sakın böyle incecik çıkma dışarı hasta olacaksın bak." Diye uyardığımda usluca başını sallarken kedisinin başını okşayarak öptü.
"Amaan yine mi içeri girdi bu kedi!" Diyerek pat diye mutfağa dalan Diljen'le öylece kalakaldık.
Diljen beni görünce gözleri fal taşı gibi açılırken şaşkınlığı yüzünden kısa bir an lâl oldu.
"Ben şey zannettim kedi arada mutfağa girip her tarafı darma duman ediyor ya ondan kortuydum ben... Aman neyse hoşgeldin hanımım vallahi pek özledim sizi!" Diye şakır şakır konuşunca gülmeden edemedim. "Gel buraya Diljen gel," dediğimde açtığım kollarımın arasına girmiş sarılmıştık. Ne yalan söyleyeyim bende üç günde epey özlemiştim kendisini.
"Maşallah Maşallah yüzünüz pek gülüyor," dediğinde daha da gülümserken kızaran patatesler yüzünden hızla dönüp tabağa almaya başladım onları. "Hanımım siz yormayın kendinizi hiç ben hemen hallederim o kadar yol geldiniz." Diyerek elimdeki işi almaya yeltendi ama dinlemedim.
"Asıl sen geç otur bakim Renas'ın yanına zaten pek bir şey kalmadı bugün her şeyi ben hazırlamak istiyorum karşı gelmeye kalkma bile!" Sözlerimden sonra biraz daha kem küm etse de oturdu arkamdaki masaya.
"Mizgin abla nerede şimdiye çoktan kalkmış olması gerekirdi. Genelde erkencidir ya ondan dedim."
"Ha o dün akşam Seyran'ı köye götürmeye gitti." Seyran'ın adını duymak beni o son yaşanılan güne götürmüştü, onları dövüp rezil ettiğim güne. "Dün sizin şu ceza bitmiş mi ne olmuş bırakmışlar, Mizgin ablayla Haşim abide köye bırakmaya gitti, artık orada da rahat durmazsa vay bizimkilerin haline." Seyran'dan haberim hep vardı bu yüzden şaşırmamıştım.
"O kızda ders alacak akıl yok, olan annesine babasına oluyor..." onun hakkında konuşmak istemiyordum bu yüzden konuyu değiştirdim. Konuşa konuşa her şeyi hazırlarken onları yukarı gönderdim, Renas'ı giydirmesi için.
Tepsileri doldurup avluya çıktığımda birde üst kata çıktım salona gitmek için, bu konakların kötü yanı da buydu işte bir dışarı bir içeri girerek soğuğu iyi yiyorduk.
Dakikalar sonra salona sofrayı neredeyse kurmuşken salona ilk Bertan Ağa girdi. Beni görünce bir duraksasada hemen topladı kendini, elimdeki boş tepsiyi masanın ucuna doğru koydum. "Hoş gelmişsiniz, gelin." Dediğinde biraz gerilsemde ona doğru adımlayıp elini öpüp alnıma koydum. "Sağ olun Bertan Ağam,"
Omzumu babacan bir tavırla sıkıp masanın başına geçti, "Hele bir çay dökte bana kimse gelmeden rahat rahat içeyim." Dediğinde gülümsedim, çaydanlıkları alıp bardağını doldururken içeri Lalezar annem girdi bu sefer.
Kendimi zaten onun kollarında bulmuştum bile. "Yokluğunuz öyle bir belli oldu ki, ne yediğimiz yemeği anladık ne içtiğimiz suyu Vallahi."
"Bizde burayı çok özledik İstanbul güzel falan ama hiçbir yer insanın memleketi kadar iyi hissettirmiyor." Kollarımı sıvazladı, gözlerinin içi gülüyordu.
Gözleri masaya değince kaşlarını çattı hafiften, "Hepsini ben yaptım dedim bu sefer ben hazırlayayım." Gözleri iyice ışıldadı.
"Maşallah o vakit iştahım da pek açıldı," Gülerek masaya yöneldiğinde Bertan Ağa'nın çaprazına geçti.
Dakikalar sonra Merih ve Mara'da gelmişti. Merih'le sarılırken Mara babası laf etmesin diye sadece hoş geldin demişti dahası pek iyi görünmüyordu, yüzü bembeyaz olmuş göz altları uykusuzluktan morarmıştı. Lalezar anne yüksek ihtimalle o ve Emir denen sevgilisinden ayırdığından ya da konuşmalarını engellediğinden böyle çökmüş ve depresyondaymış gibi görünüyordu.
"Yengelerin en ballısı en güzeli!" Diye gelen sesi idrak edemeden arkamdan boynuma bir çift kol sarıldı, hemen ardından yanağıma öpücükler bırakmaya başladı. "Çok özledim seni kız! Bir sürü de dedikodu vardır şimdi." Kulağımın dibinde cırlamasa her şey iyiydi aslında.
"Kız bırak kızı geç otur yerine," diye uyarsa da Lalezar anne dinlemedi Zara daha sıkı sarıldı, bu kadar sevilmek insana öyle iyi geliyordu ki... Bir şey çok doğru ve gerçekti aslında sevgi tüm dertlere devaydı.
"Ulan nedir benim senden çektiğim ben anlamam ki!" Salonun içerisini Boran'ın gür sesi doldurduğunda Zara'nın kolları da çözüldü boynumdan. Arkamı döndüm sandalyede hızla. Boran Zara'yı köpek yavrusu gibi ensesinden tutuyordu.
"Abi kıskanma seni de cok özledim valla ama asıl sohbet kimle yapılıyorsa dedikodu kimdeyse o daha çok sevilir." Zara'nın sözleriyle göz devirdim onaylamazca.
"Ben boşuna konuşmuyorum ki abi bu kız zihinsel engellidir diye, götürelim bir maaş falan bağlatalım." Dedi Merih dalga geçerek. Zara yüzünü ekşiltip ona adım atacakken ensesindeki eli unuttuğunda sendeleyerek geri yerine döndü.
"Bana bak Merih çok mu komiksin sen, senide bir sirke satalım o zaman hiç değilse yabancılamayacağın bir ortama girersin, hayvanlar alemine-"
"Düzgün konuş abinle!" Diye uyardığında Boran Zara ağzının içinde homurdandı. Boran onun ensesini bıraktığında Zara bozulan kısa saçlarını düzeltmeye çalıştı.
"Günaydın hepinize." Diyerek Boran gidip babasının elini öptü sonra annesininde elini öptüğünde Mara'ya yöneldi başının tepesine öpücük bıraktığında Mara biraz olsun sahi bir şekilde gülümseyerek, "Hoşgeldin abi." Dedi. Abisini gerçekten seviyordu.
Herkes yerine oturduğunda Boran gözlerini bana dikerek geldi ve çaprazıma masanın başına oturdu. Elini masanın altından bacağıma koyarak sıktığında yerimde dikleştim ancak kimseye de farkettirmedim. Kehribar rengi bakışlarına karşılık verdim usulca, elimi elinin üzerine koydum bacağımda. "Neden erkenden kalkıp inmişsin aşağı, yatakta sensiz uyanmak canımı sıkıyor bilmiyor musun? En azından uyandırsaydın beni de." Diyerek konuştu kısıktan.
"Yorgun olduğun için uyandırmadım, canım kahvaltıyı hazırlamak istedi hem bak her şeyi ben yaptım." Diyerek kahvaltıyı gösterdiğinde kaşları havalandı. Bacağımı bir kez daha sıktıktan sonra elinin üzerindeki elimi tutarak masanın altından çıkardı ve dudaklarına götürerek öptü, "Ellerine sağlık şimdiden yavrum." Dediğinde gözlerimle masadakilere göz attım hızla. Neyseki Mara dışında bize bakan olmamıştı.
Elimi elinde çektim yavaşça, "Masada şöyle şeyler yapma lütfen," dediğimde dudağının kenarı kıvrıldı, sanırım beni dinlemeyecekti! Bu kadar insan masadayken yerin dibine gireyim istiyordu herhalde utançtan.
Cevap verecekken Renas ile Diljen girdi içeri, Renas Boran'ın onun için açtığı kollara girip sarılırken ben onları gülümseyerek izliyordum. Boran Renas'ı dizlerine oturtup öpmeye devam ederken Renas bu kadarı fazla diyerek uzaklaşmak istiyordu ama Boran bu seferde çocuğu canı çıkarcasına sıkarak sakallarını yüzüne sürtüyordu çocuğun.
Tamam suyunu çıkartacaktı birazdan çocuğun. Lalezar anne bile bırak çocuğu ağlayacak bak demesine rağmen durmuyordu. "Boran bırak artık çocuğun pestilini çıkardın." Diye kolunun üzerine elimi koyduğumda son bir kere ısırarak bıraktı sonunda çocuğu.
"Gördün mü Renas, kimi sevdiğine dikkat edeceksin bu hayatta." Diyen Merih'e baktım kısa gülerek konuşmuştu ama altındaki manayı bir tek ben mi anlamıştım.
"Üstümü başımı hep dağıttın amca!" Diye bağırdığında sinirden ağlamasından korktum doğrusu. Boran umursamazca sırıttığında Bertan Ağa bıyık altından iyi gülüyordu bunların haline.
"Gel sen benim kucağıma bebeğim, ben düzeltirim kahvaltıdan sonra üstünü." Diyerek kolunu tuttuğumda çatık kaşları ile Boran'a bakarak geldi yanıma. Belinden tutarak dizlerime oturttuğumda bu sefer çatık kaşları ile Boran bakıyordu bize.
"Renas sen git kendi sandalyene otur yengen şimdi kendi kahvaltı edemez." Dediğinde Renas'ın karnına doğru sardım kolumu. "Bir şey olmaz amca bende onun kahvaltısını yediririm." Dedi nispet yapar gibi. Ağzım hayretle açılırken Boran ciddi ciddi sinirlenmeye başlamıştı.
"Renas, halacım en iyisi sen bize ders ver bu konularda biri canımızı sıktığında napalım diye." Diyerek güldü Zara.
Onlar aralarında gülüşürken ben salonun kapısında gülerek bizi izleyen Diljen'e baktım. "Ne duruyorsun orada gelsene buraya tek başına kahvaltı etme mutfakta hadi." Diyerek Mara'nın yanındaki boş sandalyeyi gösterdim. Gözleri irileşti dediklerimle.
"Yok hanımım ben iyiyim böyle." Dedi karşı çıkarak. Şimdi masadakiler ne der bilmeden böyle bir şey yapmıştım ama sorun olmazdı her halde.
"Diljen neyden utanıyorsun sende bu evin bir kızı sayılırsın soframızı sen kuruyorsan seninde elbette yerin vardır hadi geç içim rahat etmez benim." Gözlerim Lalezar anneye değdiğinde memnuniyetle bakıyordu bana.
"Ayağına mı kapanalım istiyorsun kızım geç otur naz yapma!" Bertan Ağa'nın dediğiyle, "Estağfurullah," diyerek hızla Mara'nın yanındaki boş sandalyeye oturdu. Bu haline herkes gülmeden yapamadı.
"De hayde başlayın sırıtıp durmayın, afiyet olsun." Dediğinde Bertan Ağa başlamışlardı kahvaltıya.
Diljen güzel kızdı esasında kanımda ısınmıştı daha ilk günden bu yüzden yanımızda olmasını yadırgamıyordum. Küçük tatlı bir yüzü vardı kiraz gibi dudakları ufak burnu koca gözleri vardı parıl parıl parlayan, teni bembeyazdı buradakilerin esmerliğine tezat bu kadar tatlı ve güzel bir kızın sevgilisinin olmaması şaşırtıcıydı en iyisi onunla konuşmalıydım bu konuda, merak etmiştim.
Renas'a yedirmeme gerek yoktu kendisi zaten pek güzel yiyordu ve benim çatalımı kullanarak bana da yediriyordu. Bu sürede anladığım bir diğer şey ise Renas fazla fazla titiz bir çocuktu kimsenin bardağından su bile içmiyordu kesinlikle yani ben çok nadir görmüştüm sanırım. Uzamış, gözlerine kadar gelen saçlarını geriye doğru çekerek şakağına öpücük bıraktım.
Çayımı yudumlarken önüme uzatılan ekmek ile bir tık duraksadım, kaşlarım havalandı çünkü Boran uzatmıştı ekmeği, üzerine balla tereyağ sürmüştü, gözlerine baktığımda ekmeği işaret etti, kim bakıyor demeden uzattığı ekmeği ağzımı kocaman açarak yedim zaten tek lokmalıktı. Göz kırptı, dudağımın kenarına bulaşan balı baş parmağımla dudaklarımın arasına yollarken gözleri karardı bir an için ardından sertçe yutkunarak önüne döndü.
Benim suçum muydu? Asla, nefes alsam tahrik oluyordu.
"Maşallah yengecim yüzünüzden mutluluk akıyor, İstanbul yaramış epey size." Diye dibime girip imayla konuşan Zara'ya yandan bir bakış attım.
"Çok iyi geldi Vallahi, harika geçti." Dedim açık açık, gülümsemesi büyüdü.
"Darısı benim başıma artık."
"Nasıl yani?"
Panikledi bir an için sanki, hissettim bunu kesinlikle. "Yani abim gibi birisini bulsam yapışacağım dört elle bırakmayacağım yemin ederim. Demek istedim." Diye toparlamaya çalıştı ancak İstanbul'a gitmeden önce telefonla fazla vakit geçirdiğini ara ara sövdüğüne şahit olduğumdan zaten bir şeyler olduğunun farkındaydım. İstediğim onun gelip bana söylemesiydi.
"Kendin yesene sen oğlum," diyen Boran ile ona çevirdim bakışlarımı hemen. Renas'ın bana uzattığı çatalı kavramıştı. "Bıraksana amca!" Diye de çatalı çekiştirmeye çalıştı Renas.
"Kendin yesene oğlum sanane benim karımdan," Boran kısıktan dişleri arasından söyledi bunu Renas'a ve dahası ciddi ciddi takmıştı bu duruma. El insaf bir insan çocuğu da kıskanmazdı.
İkisininde tuttuğu çatalın ucundaki patatesi parmak uçlarımla tutup ağzıma attığımda ikiside bana baktı aynı anda. Kaşlarımı kaldırdım ne var dercesine, "Çocuk musun sen Boran karışmasana Renas'ıma." Diyerek öptüm Renas'ın yanağından sıkıca. Boran ters bir ifadeyle baktı Renas'a.
"Bu mu çocuk! Sabahtandır nispet yapar gibi sırıtıp duruyor bana bilerek çatal uzatıp duruyor sana! Hem adı Renas onun Renas Renascım değil!" Gözlerim irileşti dediklerine, hemen sonra ise Renas'a indirdiğimde gülmemek için zor tutarak kendini ekmeğini yumurtaya banıp benim ağzıma uzattı. "Al Gececiğim," dediğinde dudaklarımı istemsizce araladım çünkü Renas'tan böyle bir şey beklemiyordum resmen amcasını bile bile delirtiyordu. "Sana iyi bakmıyor amcam ama ben bakarım."
Gözlerim istemsizce Boran'a kaydığında Renas'a fazla ürkütücü halde bakıyordu, başkası olsa neyse derdimde Boran'dı bu. Homurdanarak önüne döndüğünde çayını çok sert bir hareketle kavrayıp içmeye başladı. Al işte kızdırdın adamı Renas.
Masada bir gülme sesi duyduğumda o kişiye yani Merih'e çevirdim direkt kafamı, Zara onu dürtükleyince başını önüne eğdi gülüşünü saklamak için sanırım azda olsa görmüşlerdi olanları.
"Hayırdır Merih!" Diye sordu ters bir ifadeyle Boran.
"Hiç," dedi yayıla yayıla Merih, yok bu manyak ölmek istiyordu herhalde. "Karma diye bir şey var ya abi bilir misin birine bir şey yaptın mı o dönüp dolaşır seninde başına gelir."
"Ee, ne yapmışım ben, ne gelmiş başıma?!"
Merih'in sırıtan suratı ben ve Renas'a döndü, bizi işaret etti o ela gözleriyle, "Renas gelmiş. Hayırlı olsun kuman." Dediğinde daha fazla tutamayarak kahkaha attığında diğerleri gülüp gülmemek arasında kalmış gibi görünüyorlardı, Boran tam paralaycaktı ki Bertan Ağa hunharca bir kahkaha salıverdi.
Gülmeyen tek kişi bendim, başıma geleceği biliyordum çünkü.
"Sende mi baba!" Dedi sitemle, ama bu kadarı fazlaydı çok üstüne gidiyorlardı adamın.
"Yani artık Gece benimle de yatabilecek mi?" Diye daha da beter batıran Renas'a bir döndü Boran.
"Höst ulan!" Diye bir kükredi ki ben bile sıçradım.
"Ne bağırıyorsun amca çocuk mu var senin karşında!" Diye diklendi zerre kaçınmayan Renas.
"Oğlum bak delirtme beni! Karıma göz koymuş resmen şerefsize bak!" Delirmiş gibiydi e tabi pek bir şey yapamayınca insan.
Bertan Ağa daha da gülmeye başladığında pes artık dedim.
"Şerefsiz falan ayıp oluyor amca." Diyen Renas saçını tarar gibi düzelttiğinde derin bir nefes aldım. "Seviyoruz diye suçlu mu olduk şimdi? Dedeme derim alır bana Gece'yi, onunda bende gönlü var."
Bu hikayede yanan ben olmuştum.
"Şimdi güçlü bir rakip oluşunu gözden kaçıramayız kesinlikle." Diyen Merih spor spikeri gibi durumu masadakilere anlatırken Zara, "Kesinlikle, hem atalarımız ne demiş sakla samanı gelir za- ay o değildi heh olmuşla ölmüşe çare yoktur, ikiside seviyorsa bize de onları kavuşturmak düşer."
"Hay ağzını öpeyim senin hala," demiştiki sırıtarak Renas, "Lan! İn ulan kızın kucağından!" Diye bir bağırdı ki Renas nasıl olduğunu anlamadan masanın altına doğru kayarak indi kucağımdan, bir baktım Merih'lerin oradan çıktı dışarı saçını başını düzeltti hemen.
"Ne bağırıyorsun amca! Vermezlerse kaçırırım bak!" Diye tehditkarca parmak salladığında Boran sandalyesinden hızla ayaklanmak için hareket etti ki Renas resmen ayaklarını kıçına vura vura kaçtı salondan.
"Şerefsize bak lan! Ama ben biliyorum, gelir karşıma amca bana kız isteyek diye nah isterim sana kız!" Diye bağırmaya devam etti hızını alamayıp. Masanın üstündeki elini kavradım sakinleşsin diye o daha sıkı tuttu, dişlerini sıkarak döndü önüne.
Zara Renas'ın ardından kapıya bakarken, "Ee, ne demişler hızlı giden atan boku seyrek düşermiş."
"Sus kız sende başlatma atasözlerine!" Diye bağıran Boran ile irkilerek ağzına fermuar çekti, "Afedersin abicim." İstemsizce güldüm malesef buna.
"Oğlum çocuktur daha çocuk, bilerek yapıyor da aldırma," diyerek yatıştırmak isteyen Lalezar anne keşke birde sırıtarak söylemeseniz bunu daha inandırıcı olurdu.
"He ana he, çocuktur." Dedi tersleyerek. Harbiden bozulmuş gibiydi. Sesi çıkmayan tek kişi Mara'ydı zaten bu kız evde var mıydı yok muydu belli değildi ki, hiç tepki bile vermemişti belkide duymamıştı bile.
"Kalk lan sende sabahtan beri tıkınıyorsun hadi," diyerek Merih'e kızdığında, "Sende hıncını hep benden al zaten." Diye homurdandı abisi gibi.
"Ne dedin duyamadım koçum?"
"Hiç abi hiç," dedi sitem edercesine masadan kalkarak.
"Aferin!" Dedi Boran uyuz edici sesiyle. Göz devirdim haline. Merih söylene söylene salondan çıktı. Masadakiler kendi hallerine dönerken Boran'ın elinden çekmek istedim elimi ama sıkarak izin vermedi, masanın altına indirerek parmaklarını parmaklarıma geçirdi. Kehribarlarına baktım anında, "Sen benim karımsın," dedi huysuzca.
Ona tarafına doğru eğildim hafiften, "Aksini iddia eden yok zaten." Dedim kısıkça, yüz ifadesi gevşedi hoşuna gitti tabi.
"O zaman söyle o ibneye rahat dursun, ciddiyim başıma ağrılar giriyor bak." Gülmemek için tuttum kendimi. "Tamam," dedim hızla. "Söylerim ama sende karışma bir daha çocuğa." Cevap vermedi, huysuzca söylendi sadece.
"Ettin mi kahvaltını doydun mu?" Diye sorunca kendimi bir yokladım içten. Evet. Doymuştum. "Renas sağ olsun bana bırakmadan yedirdi kahvaltımı-" demez olaydım, hemen sinirlenmişti harbiden takılmıştı yalnız çocuğa. Bir şey yapmazdı elbet ama bu kıskandığı gerçeğini değiştirmezdi.
Yüzü de düşmüştü zavallı adamın, kim bilir neler geçiyordu aklından şimdi. Masadan ağırca kalktığında elimi bırakmıştı, anlamsız bir boşluk karşıladı beni, halbuki sadece elimi tutmuştu. "Hadi afiyet olsun, gideyim ben artık." Dedi annesine ve babasına bakarak.
"Hayırlı işler oğlum," dedi Lalezar anne dolu dolu. Boran bir baş hareketiyle onu onayladı sonrada salondan çıkmak için hareket etti bende bununla beraber hemen kalktım masadan ancak efendi adımlarla çıktım salondan. Bir kaç adım gitmemişti ki kolundan tuttuğum gibi durdurdum tabi biraz sarsıldım o ayrı. Şaşkınlıkla döndü bana, koluna yapıştığım elime baktı kısa bir an. Çektim, düzelttim duruşumu, dışarının soğuğu sarmalamıştı anında bedenimi hırkama sarındım hafifçe.
"Ne oldu?" Diye sordu anlamayarak.
"Ne demek ne oldu? Seni uğurlayacaktım ama sen arkana bile bakmadan gidiyordun!" Şaşırdı iyice Boran, sanki ne dedim!
"Arkamdan geleceğini tahmin etmedim çünkü," dedi bilmiş bir ifadeyle.
"Bana surat yaparak çıktın salondan nasıl gelmeyecektim ki?"
"Gece," dedi adımı uzatarak, daha çok Allah aşkına sen neyin kafasındasın der gibi bir havası vardı. "Ben sana niye surat yapayım, canım sıkıldı biraz o kadar."
"Hım..." diye mırıldandım düşünerek. "Peki. Gideyim içeri ben o zaman, görüşürüz." Dedim istemeyerek kısılan sesimle. Omuzlarım düşmüştü, nedensizce.
Ancak Boran Ağa, izin vermeyerek dönecekken omuzlarımı tutup durdurdu beni, yaklaştı iyice. "Nereye gidiyorsun bakim sen öyle kuru kuru bir görüşürüz ile."
"İçeri gidiyordum tabiki de. Arkana bile bakmadan giden sensin, gelmesem görüşürüz bile demezdim neyin kuruluğuna takıldın şimdi!" Sinirlenmiştim anlamsızca ya da sadece çocuk gibi biraz ilgisiz kaldım diye hırçınlaşmıştım... Oysa tamamen saçmaydı bu yaptığım.
Kollarını bedenime sarıp kendine çekti bir anda, ellerim aramızda göğsüne yaslı kaldı, ne de güzel kokuyordu bu herif, sanki başka derdimiz yok gibi parfümlerden yoğun kokulu her şeyden nefret eden bizi kokusuna müptela yapma peşindeydi herhalde.
Kehribarları yoğun bir halde bakıyordu buz mavisi gözlerime, ısıtıyordu içimi. Bedenime doladığı koluyla sırtımı hafifçe sıvazladı, soğuk olan havadan dolayı. "Kıyamadığımızdan uzak duralım biz, hanımefendinin yine hoşuna gitmesin." Kaşlarımı hepten çattım anlamayarak. Halime karşı dudağının kenarı kıvrıldı, yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı sonra ise sakallı yanağını sürttü yanağıma. Derin bir iç çekişle kapadım gözlerimi bir kaç saniye. "Salonda güzel bir öpücükle ayrılmak isterdim yanından ama bu seferde babamlar var diye utançtan kızarırdın," bu sefer diğer yanağımı öptü huylandıracak kadar ufak dokunuşlarla, "Yüzünü yerden kaldıramazdın, e hava da soğuk dışarı çıkıp üşümene de dayanamam." Parmakları saçlarımın üstünde dolaştı, dudakları sus çizgimde durdu usulca. Sertçe yutkundum.
"Hava o kadar da soğuk değil,"diye mırıldandım, sesimi yutmadığıma sevindim. O ise bu dediğime güldü dayanamayarak, başını geri çekip yüzüme baktı gülerken.
"Ne istiyorsun sen, bu adam delirsin kafayı mı sıyırsın." Gülmesi durdu ama dudaklarından silinmedi.
"Yoo," dedim geniş geniş. Kabanının ve ceketinin izin verdiği kadar görünen gömleğinin düğmesiyle oynadım. Alttan alttan baktım yakışıklı yüzüne, gözlerine çatı görevi gören uzun kirpiklerine baktım ince ince, çok... Güzellerdi.
Sesli bir iç çektim, "Sen zaten delisin kafanı sıyırmalık bir noktan kalmadı ki." Kolları sıkılaştı.
"Öyle mi yavrum?"
"Öyle."
Burnunu burnuma sürttü yavaşça, "İşe gitmem gerek ama sen böyle tatlı tatlı bana bakarken çok zor, hele de her şeyin eskisinden farklı olduğunu bilirken." Gözlerimi kırpıştırdım, bahsettiği benim itirafım ve yaşadığımız o anlardı elbette. "Değil mi sevgilim..." nefesi dudaklarıma çarpıyordu.
Ah, bu manyak herif böyle tuhaf bir iç gıdıklayıcı sesle konuşurken ben neyin cevabını verebilirdim ki. Eskiden ne güzeldi hâlbuki, daha kolaydı başa çıkmak.
"Öyle," dedim alık alık. Sırıttı pislikçe. "Şansını zorluyorsun yavrum."
"Ne şansı yavrum," dediğimde duraksadı bir an için. İçten içe gülmemek için tuttum kendimi, bunu hep söylemek istemiştim ona.
Yutkundu, "Seni duvara yapıştırmamak için zor tutuyorum kendimi, şansını zorlama o yüzden yavrum." Son kelimeye bilerek vurgu yapmıştı, az önceki söylemimi görmezden mi geliyordu ayrıca duvara yapıştırmak mı? İstanbul'da öpüşmenin dozunu kaçırarak yapmıştı bunu zaten, biraz sert olsa tüm organlarım sırtımdan çıkarlardı herhalde.
Başımı biraz daha geri attım ona bakarken, "Tamam yavrum ben susayım o zaman." Dediğimde kaşlarını hepten çattı, kolları gevşedi bedenimden.
"Gece!" Dedi uyarır bir şekilde. Omuzlarımı kaldırdım, "Ne oldu yavrum bir sorun mu var?"
"Şunu söylemeyi kes artık," dedi hızla. Huysuzlanmıştı.
"Niye ki?" Burun kemerini sıktı. "Sevmedim çünkü, yavrum ne lan! Yaşlı dedeler tarafından namusuna göz dikilmiş gibi hissediyorum." Buna patladım işte. Kahkaha attım dayanamayarak, o ise ters ters baktı. Ama niyeyse ben utandığını hissetmiştim, kaçırdığı gözlerinden.
"E sende bana diyorsun sürekli."
"Yavrum... Ben sana böyle mi hissettiriyorum." Diye harbiden ciddi ciddi sordu.
"Yoo," dedim. "Sen söyleyince çok güzel oluyor, içimi ısıtıyor valla."
"Seninki de içimi soğutuyor!"
Göz devirdim.
"Abartma yavrum bir daha söylemem." Gözlerini kaçırdı yine, sert bir soluk aldı ben ise sırıtmamak için zor tuttum kendimi. Yemin ederim hoşuna gidiyordu ama utanıyordu, neyse şimdilik uzatmaya gerek yok.
"Kocacım de," diye üstüme adımladı, "Ne bileyim sevgilimde, aşkım de ama yavrum ne ulan! O benim sözüm bir kere kendine başka bir şey bul!" Derin bir nefes aldım göz deviricektim yine ama tuttum kendimi.
"Neyse, en iyisi sen işine git artık."
Belimden tuttuğu gibi yapıştırdı yine gövdesine, "Böyle kuru kuru gönderemezsin ama." Diye fısıldadı dudaklarıma. İçim yine kaynamaya başladı.
"Boran..." dedim sızlanırcasına. Bedenimi daha sıkı sardı, "Boran sana kurban olsun." Dedi böyle ağız dolusu içi gidercesine.
"Biri görecek ayıp bak yapma," dedim omuzlarına baskı uygulayıp. Kaşlarını kaldırdı hayır dercesine. "Umrumda değil kimse, ayrı bir eve çıkalım istiyorsan açık konuş bebeğim."
"Hayır tabiki böyle bir isteğim yok şu an."
"Şu an?"
"Ya of Boran bırak hadi beni."
"Olmaz zaten sabah yoktun yanımda şimdi iyi bir şey vermelisin bana, beni akşama kadar tutacak bir şey." Ellerimi boynuna doladım yavaşça. Daha da hoşuna gitti bu hareketim ama sadece canım nasıl istiyorsa öyle hareket ediyordum.
Ellerimi saçlarına kaydırdım, ensesinden kısacık saçlarına dokundum gözlerini kapadı dayanamıyormuş gibi.
"İşe gidip çalışıp para kazanman gerekiyor," dedim yavaşça, usulca yaklaştım yüzüne daha doğrusu dudaklarına. "Bize nasıl bakacaksın yoksa, fakir erkek sevmem ben!" Anında açtı gözlerini, kaşlarını çattı. "Nasıl erkek severmişsin sen?"
Tehlike yaklaşıyordu işte, sevmemişti bunu. "Fakir erkek tabiki," dedim kısılan sesimle ancak olay farklıydı fakir ne ya asla böyle bir düşüncem yoktu öylesine çıkmıştı.
"Yani, bende fakir sayılmam, kriterlerine uyuyorum sanki ha!" Tek kaşını kaldırmıştı, sorgulayıcı bir tavırla bakıyordu, gülümsemeye çalıştım sahici bir şekilde. "Ee, benim kriterlerimi bir sen zorluyorsun, başkalarını karıştırmayalım bence!"
"Ha şöyle," dedi hemen, dudakları kıvrıldı. Rahatladım tabi. "Zaten sen benden hoşlanıyorsun," dedi sırıtarak, yine kızarmaya başladım hemen, "Benden etkilendiğini söyledin beni-" yanağına sıkıca bastırdım dudaklarımı. Bilerek böyle konuşmasına dayanamazdım.
Dudaklarımı sakallı yanağından hafifçe çektiğimde yutkunuşuma şahit oluyordum. "Yetmez ama bu bana." Dedi yavaşça. Kehribarları yanarak tutundu gözlerime, iyice sardı bedenimi, ensesine tutunarak bu sefer diğer yanağını öptüm usulca.
Dudaklarını ıslattı, "Bu biraz idare eder tabi ama tam olmadı hâlâ." Dudaklarıma baktı kısa bir an. "Versene bir alt dudak."
Fazlasıyla derin bir iç çektim ona bakarken, hava soğuktu ama Boran sağ olsun nasıl yapıyorsa yanıyorduk ikimizde şu an. Cevap vermek yerine yüzüne yavaşça yaklaştım. Dudaklarım dudaklarının o yumuşak dokusunu hissettiğinde gözlerimi kapadım, tam kavrayacaktık ki birbirimizi, aynı anda atılıyorduk ki ben bir ses duydum.
O anın telaşıyla Boran'ı nasıl ittim bilmiyordum adam boşluğuna nasıl geldiyse öyle bir gerilediki katın balkonuna yapıştı beli. Ağızın içinden şaşkınlıkla bir küfür savurdu, tam o sırada da salondan çıkmış olan Bertan Ağa geldi ağır adımlarla. Tuhaf tuhaf baktı halimize, "Noluyor yav burada, oğlum sen gitmedin mi daha?"