"Sonsuz Dertler Kulvarı"
"Ne var yani birazcık olsun en yakın tek dostuna yardımcı olsan? İncilerin dökülmez değil mi ne acımazsızsın!"
"Yardımcı olmasaydım şu an askeriyenin önünde olmazdık Zara!" Dedi bıkkınca Hevdem. "Tek derdim başımızın belaya girmemesi. Hadi benim abim ne arıyordun burada dese Adar abimi gördüm derimde sen abine ne diyeceksin Zara?"
Zara omzundaki okul çantasını tuttu eliyle, açık kahve saçlarına parmaklarını geçirerek tepesinden diğer tarafına attı havalı bir edayla. "Hevdem'in Adar abiye vermesi gereken bir şeyi vardı bendende ona eşlik etmemi istedi, uğradık ve çıktık hemen oradan, derim tabiki." Hevdem'in ağzı saşkınca açık kaldı bir parça.
"Her koldan beni kullanmaya devam edeceksin yani?"
"Saçmalama Hevdem ne var biraz çöp çatanlık yapsan, sevap ya sevap." Dedi Zara ikna etmek ister gibi tatlı tatlı bakarken. Hevdem onaylamazca baktı ona. Karnını tutuyordu o sıra hafif hafif Hevdem, "Ne yaparsan yapta ben oturayım bir yere karnımın ağrısından adım atacak halim yok." Dedi yüzünü acıyla butuşturarak.
"Senin bu karın ağrıların iyice suyunu çıkardı bak Hevo, aylardır ağrım var diyip duruyorsun. Hayır normalde değil ki. Hastaneye git."
Dikleşti Hevdem, elini de çekti karnından. "Gittik ya kaç kere Zara abimle, bir şeyim yok sadece soğuk sıcak olunca hemen sancılanıyor. Lütfen girelim şuraya hadi." Şişme montunun cebine soktu ellerini.
"Tamam tamam, Adar abiciğimiz gelmek üzeredir." Dedi elindeki telefona göz atarak Zara. Hevdem'in koluna girerek ona yaslandı.
"Senin şu Safir Komutanla aran nasıl tam olarak haberi var mı buraya geleceğinden." Diye sordu Hevdem başını koluna girmiş kıza çevirerek.
Zara derin bir iç çekti. "Kakolu kekim naz yapıyor Hevdem hâlâ, ayrıca komutan değil Üsteğmen diye kaç defa diyeceğim."
"Her neyse işte hepsi komutan bana göre." Zara'nın kolundan çıkarak ciddiyetle bakmaya başladı bu sefer. "Bak tekrar tekrar söylüyorum olmuyorsa zorlama sana başka erkek mi yok üzme bunun için kendini."
Zara derince gülümsedi, "Merak etme aşkım benim. Onunda bana karşı hisleri var biliyorum ben dedim ya naz yapıyor diye, rahat ol sen."
"Bana adamı takıntı haline getirdin gibi geldi ama neyse."
"Hevdem!" Diye uyardı Zara o sıra askeriyenin demir kapıları açılınca Adar tüm heybetiyle çıktı üniformasıyla dışarı.
"Girin hadi içeri beklemeyin daha fazla." Dedi anında ve geri çekilerek kızların kapıdan geçmesi için izin verdi. Kızlar peş peşe içeri girdiklerinde bahçedeki askerler daha gözle görülür olmuştu.
"O başları eğin koparmayayım bak!" Dedi sertçe Adar etrafı kolaçan ederek, bakışları zaten etraftaki askerlerin bakmasına engeldi ama yinede Adar'dı işte.
"Önüme bakmazsam nasıl yürüyebilirim ki." Diye homurdanan Zara'nın kafasına vurdu hafifçe uyararak. Zara bir şeyler derdide dua etsin işi düşmüştü de sesini çıkaramıyordu.
Boş çardağa doğru ilerlediklerinde oturdular, Adar ikilinin karşısına geçti gerinerek otururken. "Safir nerede?" Diye sorunca direkt Zara, Adar, "Yavaş gel," diye uyardı.
"Ne yavaşı ya senin bu aptal arkadaşının sevgilisi sevdiği falan olmadığına emin misin?"
Adar kaşlarını çattı anında, "Tabikide yok olsa biliriz ben onun ciğerini bilirim ciğerini, on yıldan fazladır tanıyorum."
Zara başını masaya dayadı umutsuzca, "O zaman neden bu kadar karşı sevgili yapmaya, kız arkadaş bile yapmıyor niye diye soruyorum cevap yok tanışalım bari diyorum sen zaten tanıyorsun gerek yok diyor! Çıldıracağım ya! Ama ben biliyorum ben gideyim diye yapıyor o. Yok ya. Zor bulmuşum kolay bırakır mıyım hiç! Tanımıyor beni tanımıyor."
İkili Zara'yı tuhafça izlerken yutkundular sertçe. "Sen mi bir şey dedin yoksa Adar! Kötü şeyler dedinde adam o yüzden mi kaçıyor benden yoksa."
"Saçmalama Zara! Numarayı sana benim verdiğimden bile haberi yok adamın tek bildiği kuzenimin arkadaşı oluşun. Tabi Boran Ağa'yı falanda biliyor."
"Abimden mi korkuyor yoksa? Yok canım kimseden korkacak tipte yok bu adamda." Zara sorduğu soruyu cevapladı kendi kendine. O sıra Adar merkez binasından çıkan arkadaşını gördü. Safir Noyan tüm ağırlığı ciddiyetiyle merdivenleri inerken kızlarda Adar'ın baktığı yere bakmak için arkalarına bakmışlardı ki inen adamı farkettiler.
"Allahım yaratmakla uğraşmamış atmış dünyaya kendi şekillenir diye, bu da atom parçasına dönmüş... Allahım ne büyüksün rabbim böyle, hay maşallah. Nasıl bırakayım şimdi ben bunu ha nasıl." Adam onları farketmeden başka bir askerin yanında durduğunda Zara bilmem kaçıncı kez iç çekiyordu.
"Ben gidiyorum!" Diyerek oturduğu yerden kalktığı gibi adama ilerlerken arkasından bakakaldı Hevdem ve Adar.
"Ben adama bela olsun diye göstermiştim adamı ama harbi bela olacağını düşünmemiştim." Diye mırıldandı Adar.
"Sence iyi bir adam mı bu, üstelik Zara gibi bir kıza kim hayır diyebilirde hu sürekli arkadaşımı reddedip duruyor. Zara'yı ciddi ciddi uyarmanın vakti geldi, adam istemiyorsa rahatsız etmeye hakkı yok." Dediğinde Hevdem Adar anında karşı çıktı, "Sakın!"
Hevdem tuhafça baktı Adar'a, "Safir'i tanıyorum gerçekten rahatsız olsa anlardım ama değil, sadece fazla ketum ve korkak."
"Korkak mı?" Dedi alayla Hevdem.
"Evet asker olması korkusuz olması anlamına gelmez, biz askerler düşmanlarına karşı aslan kesilir kaplan oluruz konu sevdiklerimiz olunca en korkak insanlarız, size zarar gelmesine asla dayanamayız. O yüzden karışma Zara'ya üstelik o da farkında Safir'in yoksa Zara istenmediği yerde kalacak bir kız değil. Bırak diretsin, sabrın sonu selamettir."
O sıra Zara üstünü düzelte düzelte ilerledi taş bebeğine, beyaz okul üstü siyah kumaş pantolon ikilisi vardı üzerinde onunda üstünde beline kadar olan siyah bir şişme montu vardı. O da isterdi topuklularla ilerlemeyi ama ayağındaki sporlarla idare edecekti artık.
Safir kendisine gelen kıza başını çevirir çevirmez dumura uğramış gerçek mi diye üst üste bakmıştı. Önceden bir kez karşılaşmışlardı ama ikincisini beklemiyordu her gün taciz mesajları aldığı kızdan. Omuzlarında biten açık kahve saçları rüzgardan hafifçe yüzüne uçuşurken Zara büyük bir gülümseme ile yüzünden çekti. İri gözlerine baktıkça Safir, Zara da çekme gereği duymadan hayran hayran bakıyordu adama. Burnunun ucu ve elmacık kemikleri kıpkırmızıydı kızın ancak soğuktan mı utançtan mı bilemedi Safir.
"Ne işin var burada?" Diye sordu bu anlamsız anı bozarak soğuk bir tavırla Safir.
Zara'nın yüzü düşecek gibi olsa da gülümsedi yine, "Merak etme seni rahatsız etmek için gelmedim, Adar'ı görmek için geldik Hevdem ile, seni görünce selam vermek istedim, bu kadar sert olmana gerek yok." Safir'in gözleri onun arkasında çardaktakilere gidince Adar ve karşısındaki kızı görmüştü. Yinede omuzları dikti Safir'in, kahverengi gözlerini kıza indirdiğinde, "İyi, verdin selamını git hadi." Dedi orantısız bir sert tavırla. Bu alışkın olduğu bir konuşma dili olduğundan kıza normal bir tavır sergileyemiyordu.
Kızın yüzünün bu sefer gerçekten düştüğünü farketmişti, "Ne o niye üzüldün?" Diye sorduğunda Zara kaşlarını çatmıştı. Zaten ufak bir yüzü vardı böyle kaşlarını çatınca bir bebekten farksız görünüyordu kesinlikle. Safir düşündükleriyle boğazını temizledi.
"Neden bu kadar kötü davranıyorsun bana?" Diye sordu açıkça Zara. Safir'in tek kaşı kalktı karşısındaki kızın klavye delikanlısı olmadığını karşısında hesap sorar gibi konuşmasından anladı.
"Kötü mü?"
"Evet kötü ve çok kabasın ne zannediyorsun kendini İngiltere Prensimi!" Diye yükseldi kendini tutamayarak Zara.
Karşısındaki ufak civcive karşın bir an sadece bir an için dudakları kıvrılır gibi oldu ama yapmadı. Zara ise karşısındaki adam yüzünden kalpten gidebilirdi bu kadar mükemmel olmaya ne gerek vardı, bebeksi temiz ancak sert yüz hatlarına sahip adama baktı. Bir boy vardı maşallah hele o gözleri yok muydu.
"Kaşına gözüne bin adam öldürülür ha." Dediğinde duyduğu kendi sesiyle içinden demediğini anladı. İşte şimdi rezilinde reziliydi.
Safir duyduklarıyla dudaklarını birbirine bastırdı. Bu kız cidden manyaktı.
Ellerini pantolonun cebine koyduğunda kıza doğru yaklaştı hafifçe, Zara her an kalp spazmı geçirebilirdi kesinlikle. "Yani kendimi Prens falan zannettiğim yok benim de sen niye bu kadar dert ediyorsun beni anlamadım. Kabaysam kabayım kötüysem kötü. Uğraşmayıp peşimi bırakmaya ne dersin?"
Zara tek kelime edemedi, tamam dese bir daha ölse yazamazdı gururundan adama. Başka türlüde zedeleniyordu gururu ama napabilirdi ki seviyordu hemde asla tahmin edemeyeceği derecede. Onun olmayan ailesi olmak istiyordu, annesi ve babası yoktu ne olduğunu da bilmiyordu bir yurdun önüne bırakıp gitmişti ailesi olacak insanlar. Onun her şeyi olmak istiyordu ama Safir öyle katı bir insandı ki diyalog kurmak bile çok zordu onunla. Üstelik Zara da ona bu kadar tutulmayı beklemiyordu ki her şey bir anda olmuştu.
Safir kızın sessiz kalıp omuzlarını düşürmesine anlama veremedi şimdiye çoktan lafları çarpması gerekirdi. Her sabah uyanır uyanmaz ona yazan akşama kadar gün boyu ne yapsa anlatan kızın şimdi suskunlaşması tuhaf hissettirmişti. Bir kaç haftada tanıdığı kızı bu kadar tanıması da rahatsız etmişti onu.
"Neyse sana kolay gelsin, ben gideyim en iyisi." Dedi kısılan sesiyle Zara. Safir ağzını açıpta tek kelime etmeden Zara arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Biraz tuhafına gitti durum ancak gözleri kızın ayağına kaydığında açılmış bağcığıyla kaşlarını çattı, dengesiz birine benziyordu uyarsa iyiydi yoksa yere yapışırdı.
İleri doğru adımladı tam kıza seslenecekti ki kızın ayağı bağcığına takıldı. Zara çığlığı basarken yere yapışmaktan başka bir askerin onun belinden sıkıca tutup kendine çekmesiyle kurtuldu Zara. Karşısındaki genç askere baktı ne olduğunu anlamayarak, "İyi misiniz?" Diye sordu asker.
Zara cevap verecektiki biri elini ikilinin arasına koyup ikiliyi birbirinden öyle bir ayırdı ki Zara ne olduğunu anlayamadan ikinci defa düşmemek için zor durdu. Safir kızın önüne geçerek genç askere baktı. "Tuttun kızı aferin şimdi yürü git işinin başına!" Diye bağırdı sertçe, öyle ki Zara titredi korkuyla.
"Emredersiniz komutanım!" Diye bağıran asker yönünü belirlemeden uzaklaşmıştı anında.
Safir arkasını döndüğünde Zara hemen eğilerek ayakkabısını bağlamaya başladı. "Çocuk musun sen düzgün bağlada düşme! Bu sefer tutacak bir asker daha bulamazsın." Bağcığını sertçe bağladı bu sefer. Ayağa kalkıp burnunu havaya dikercesine ona baktığında Safir bir an için ne diyeceğini bilemedi.
"Bulmazsam bulmam!" Diye çıkıştı sertçe. "Sanane!"
"Düşersin ama!" Dedi dişleri arasından Safir.
"Düşeyim nolmuş her gün siktiri çektiğin bir kızın düşmesi seni ilgilendirmez! Asıl dengesiz sensiz ben değil Üsteğmen!" Diye sinirle konuştuktan sonra adamı öylece bırakıp çardağa döndü. Film izler gibi odaklanan ikiliden Hevdem'in koluna yapışıp çekerken çantasını omzuna taktı hızla.
"Görüşürüz Adar!" Dedikten sonra Hevdem'i çeke çeke çıktılar askeriyeden.
"Noldu kızım öyle aranızda sizin?" Diye sordu heyecanla Hevdem.
Zara saçlarını toplamaya çalıştı ilerledikleri sokakta. "Bir şey olmadı n'olsun."
"Ne demek n'olsun yere yapışıyordun ayrıca farkında mısın senin şu an rezil oldum diye ağlaman gerekmiyor mu?"
Zara sırıtarak döndü Hevdem'e, "Niye utanacak mışım? Bağcığı açanda bile bile düşme taklidi yapıp askerin kollarına atılan da bendim zaten." Dediğinde Hevdem ağzı açık şekilde bakakaldı.
Fenaydı Zara hem de çok fena.
"Neyse geç kalmadan bizim konağa gidelim hemen. Mevlit başlamıştır bile." Dedi Zara hızla.
"Zara benim gelmem doğru olur mu ki," diye sordu çekinircesine. Sonuçta kendi ailesi yüzünden ölmüş iki insan için mevlit veriliyordu her yıl olduğu gibi yarında kendi amcası Neçırvan Riva için mevlid okutulacaktı. Hevdem'in orada olması pek doğru değilmiş gibi geliyordu.
"Saçma sapan konuşma! Babaannen de geliyor işte mevlide sende gel." Diye ısrar edince Zara Hevdem sıcak bir nefes bıraktı soğuk havaya.
"Tamam... Karnım ağrıyor eve kadar dayanamam zaten." Diyerek pes ettiğinde yönleri Asparşah konağıydı artık.
🔗🗝️🔗
"Mara inmeyecek mi şimdi aşağı." Diye sordum Lalezar anneme. Göz altlarındaki morlukları yüzüne sürdüğü fondötenle kapatmaya çalışsada gözlerinden belliydi yorgunluğu.
"Başınız ağrıyorsa gidip dinlenin ben elimden geldiğince ilgilenirim burasıyla." Dediklerimle derin bir gülümseme yerleşti yüzüne.
"Düşünme beni bizim yüzümüzden Boran'la aran açılırsa mahvolurum, zaten yüzümede bakmadı dün akşamdan beri." Evet Boran kesinlikle yüzüne bakmamıştı ne dün akşam ne de bu sabah. Sebebi gerçeği anlatmamalarındandı bana da öfkeliydi aslında ama kızamıyordu çünkü Mara'nın beni ilgilendirmediğini o canımı acıtmışkende üstüme gelmiyordu bu konuda. Yine de içten içe ona anlatmadığım için kırgındı, hissedebiliyordum.
"Ben Mara'nın ne olursa olsun zarar görmesini istemiyorum çünkü insanlar genelde sevdiklerinde aşık olduklarında gözleri kör olur. Öyle olmasaydı o çocuğun kendi için o kadar da iyi olmadığını görürdü mesela o kadar seviyorsa Emir o zaman niye gelip Boran'a açık açık kardeşini seviyorum diyemiyor onu durduran ne Mara onun için ailesini karşısına almaya hazırken o Emir denen gerizekalının bu kadar pasif durması hoşuma kesinlikle gitmiyor."
Sıkıntıyla iç çekti Lalezar anne, "Konuştum kaç kere onunla ama demiyor yattınız mı dedim yemin ediyor olmadı öyle bir şey diyor. O dili sadece seviyorum beni sevdiğimden ayırdınız diyip duruyor. Korkuyorum kendine bir zarar verecek diye." Mara harbiden salaktı. "Ben sanırım anlatacağım Boran'a gerçekleri alsın Mara'yı karşısına konuşsun böyle odalara tıkmak çözüm değil." Dediğinde şaşırdım.
"Ama derseniz eğer Emir'i mahveder Boran!"
Omuz silkti Lalezar anne, "Kızımın mahvolmasından önemli değil sizin de aranızın bozulmasından. Oğlumu tanırım ben içini yiyip bitiriyor şimdi o kesin."
"Diğer türlü Mara daha kötü olmaz mı ama sevdiği çocuk zarar görünce. Onu kendinize düşman etmeyin ne olursa olsun kızınız o sizin, yakınlaşın size karşı gardını bir indirsin zaten sonra anlar neyin iyi neyin kötü olduğunu." Mara'nın bence ciddi anlamda psikolojisi bozulmuştu ve kötü bir şey yapmasını asla istemezdim.
Elimi tuttu oturduğumuz kolktukta Lalezar anne, sıcacık bir ifadeyle bakıyordu yüzüme. "Dün sabah onca laf etti sana kalbini kırdı ama sen gelmiş onun iyiliğini düşünüyorsun hâlâ. Oğlumun başına şimdiye kadar gelmiş en güzel şeysin sen. Boran senin hakkında inat etmekte hep haklıydı." Yanağımı yumuşacık eliyle okşadığında içim sıcacık oldu. "Gel buraya," diyerek dizlerini gösterdiğinde uzanmamı istediği açıktı bu boğazımı düğüm düğüm etti.
Beni annem bile dizine yatırmamıştı hiç.
Sertçe yutkunduğum sıra dizlerine yattım yavaşça, bacaklarımı topladım uzandığım koltukta. Lalezar annemin elleri saçlarıma konduğunda gözlerimi kapadım sıkıca. Sabahın köründe vakit Boran henüz bir saat bile olmamışken konaktan gidişi bizim halimize bak.
"Senin gibi bir kız evladı olduğu için kurban kesmeleri gerekirken böyle davranmalarına ben dayanmıyorum senin küçük yüreğin nasıl dayanıyor." Lalezar annemin içli sesi zaten berbat olan ruh halimi iyice dağıtıyordu.
"Ağlamak istiyorsan ağla kendini sıkmaktan iyidir. Aptal kızım yüzünden özür dilerim yavrum benim senden." Saçlarımı okşadıkça okşadı ve bu o kadar iyi geldiki kendimi hiç yalnız hissetmedim o an aksine Boran'ın yanı dışında ilk defa bu kadar yalnız değildim. Her ne kadar kimse Boran'ın verdiği o hisleri vermesede bu ondan sonraki sayılı iyi kollardandı. Ben onun kızına vurmuştum ama o gelip bana tek kelime etmemiş aksine şimdi gösterdiği şefkat ilk defa Boran'ın kolları dışında başkasının kollarında da vardı ve bunun yüzünden göz yaşı dökmeye başlamıştım bile sessizce.
Lalezar anne yıllarca o çocuk kalbimle istediğim tüm ilgiyi sadece bir kaç dakika da vermişti. En başından beri bana hep ilgiyle aynı sıcaklıkla geliyordu zaten ona karşı en ufak bir saygısızlığım olmamıştı ve o bana şimdi bağırıp çağırsa korkuyorum ki sesimi çıkaramazdım ona. Çünkü beni seviyor derdim, insanlar kendisini seven anne babasına seslerini yüksetemezlerdi ya bende yükseltemezdim muhtemelen.
Göz yaşlarım durmuştu onun eteği ıslanmıştı ama sorun etmezdi. Yavaşça kalkmak istediğimde parmaklarını saçlarımdan çıkardı. Biraz konuşmuş dertleşmiştik bu sırada. Göz altlarımı sildim kendimi toplamak isteyerek.
"Kız sen ne sürüyorsun da böyle akmıyor bu boyalar, o kadar ağladın birde." Bunu sormasını beklemiyordum elbette bu yüzden güldüm kendimi tutamayarak. "Gülme kız ciddi ciddi soruyom bak, ben sürünce bir saate kayboluyorlar hemen."
Onun akmış göz kalemini parmaklarımla sildim dikkatle, "Ben sana benimkileri veririm onları kullan önce, neler yapman gerektiğini de gösteririm hem."
"Essah mı kızım, çok güzel olur akşam gel sen bana yap şöyle güzel bir makyaj da kendime geleyim bi iyice saldım bu aralar. Bertan ağa görsün çıtırlık karısınıda kendine gelsin bir." Dudaklarımı birbirine bastırdım gülmemek için ama zordu. Bertan Ağa'yı ayartmayı planlıyordu açıkça.
"Hanımım, Hanımağam!" Diye Diljen salona pat diye girince telaşla ona döndük aynı anda.
"Ne oldu kızım ne bu telaş." diye sordu Lalezar annem.
"Bertan Ağa'nın kardeşi Binnaz hanım, eltiniz Şehnaz iki kızı ve gelini geldiler haber edeyim dedim."
"Bu saatte karga daha bokunu yeni yemişken ne diye damlıyorlar hemen konağa!" Diye öfkeyle ayaklandı Lalezar anne. "Ne düşüncesiz insanlar onca işimiz var onlara hizmet etmeklemi uğraşalım yemeklerimi halledelim!" Diye söylenirken salondan çıktı.
Diljen ile birbirimize baktık öylece. "Sanırım zor bir gün bekliyor bizi." Diye mırıldandığım sıra ayaklandım bende. Mevlit öğlen bir de başlayacaktı kazan kazan yemekler için kazanları bile bu soğukta avluya kurmuşlardı bizimkiler. Bir yönden haklıydı Lalezar anne malesef, dahası Binnaz hanım ve Boran'ın yengesi Şehnaz hanımla aramız asla iyi değildi buraya ilk gelin görmesine geldiklerinden bu yana.
Aşağı indiğimizde avluda sarılıyorlardı hoş geldin faslı için. Ancak bir sorun vardı, Gurbet hanımın burada işi neydi!
"Ben Gurbet hanımı demeyi unuttuydum ya," Diljen'in dedikleriyle yutkundum peş peşe.
"Senin burada ne işin var? Boran konağı başımıza yıksın mı istiyorsun sen!" Diye karşısına geçti Lalezar anne.
Gurbet Hanım formundan pek bir şey kaybetmemiş aynı sert mizacı, duruşu ve bakışlarıyla karşımızdaydı, yinede gözlerindeki hüzünde görülüyordu konağına karşı. Özlemişti. Yerinde otursaydıda evinden olmasaydı o zaman, kızı yaşında bir kızı ölüme teşvik edeceğine.
Gözleri bana birer ok gibi saplandı, yutkundu ağırca, sürme çektiği gözleri siyah hareleri üstümde gezindi yavaşça. "Sesimi çıkarırsam at anında konaktan beni ama izin ver ölen kardeşim ve nişanlımın mevlitinde bulunayım. Varlığımı hissetmezsin bile." Dediğinde sesindeki muhtaçlık hissedilirdi. Dahası onun gibi birinden kendime karşı böyle bir konuşma asla beklemezdim. Bağırıp çağırsa daha normal gelirdi ki o beni daha da şaşırtarak ileri gitti. "Lütfen izin ver Gece bana."
"Ne saçmalıyorsun sen Gurbet!" Diye çıkıştı sert bir dille Binnaz hanım. "Kimden aman dileniyorsunda izin istiyorsun sen! Burası senin konağın senin."
Gurbet sertçe baktı ablasına, "Eeh, bi sus artık Binnaz! Ben kendi adıma konuşuyorum burada, senin gibi zamanında çok konuşunca olanlar ortada, gururun ezilmesin diye boş laf yapmayı kes sende pek ala biliyorsun istese hiçbirimizin buradan giremeyeceğini." Dedi Gurbet Hanım.
Ben şok!
Bu kadına nolmuştuda aklı başına gelmişti böyle. Ya da gelmiş gibi mi davranıyordu.
"Kavga edecekseniz çıkın dışarı hiç çekemem sizi onca işimin arasında." Dedi tahammülsüzce Lalezar anne. O sıra iki genç kız ve kucağında bebeği olan kadınla göz göze geldim. Epeyce inceliyorlardı beni. Daha önce görmüş anca konuşma fırsatı bulmamıştım.
"Lalezar seninde hey heylerin tepende herhal kovuyor musun bizi?" Dedi inanamazca Şehnaz hanım.
Lalezar annem derin bir solukla dönerken ona, "Sanki kovsak anlıyorda." Diye mırıldandı. Bunu bir ben duydum ancak gülmemek için zor durdum. "Yok elticim ne kovması, o kadar insan gelecek işim var gücüm var."
Binnaz ve Gurbet hanım aralarındaki sert sürtüşme bakışlarıyla sürerken Gurbet hanım bana döndü aniden, "Geçeyim mi?" Dedi dili asla yumuşamayıp hep olduğu gibi sert tonunu korurken. Binnaz hanım ondan büyüktü ama onu bile susturabiliyordu bakışlarıyla şimdi ise benden izin istemesi çok başka bir olaydı.
Herkesin odağı ben oldum, bir şey dememi bekliyorlardı artık. Gözlerim onun kara harelerinden ayrılmazken dikleştirdim kendimi, "Sesinizi duymayacağım en ufak bir yanlışınız olursa etrafta kimlerin olduğuna bakmam, sizi ben atarım konağımdan." Oldukça ölçülü çıkan sesim birer beton parçasından farksız bir şekilde düştü hepsinin başına. Gurbet sertçe yutkunurken başını hafifçe salladı aşağı yukarı kabullenircesine. "Şimdi, Diljen eşlik etsin size salona kadar." Diyerek merdivenleri gösterdiğimde dilini ısırdı ancak tek kelime etmedi dediğini yaparak. Diljen'i takip ederek merdivenlere yöneldi.
Şaşkınlıkla bakakalan diğerlerine döndüm. "Hava soğuk kaldınız dışarıda sizde devam edin lütfen. Bu arada hoş geldiniz." Diyerek onlarada merdiveni gösterdim ilerlemeleri için.
Kızlar ve genç kadın bana yandan yandan baka baka ilerlerken Şehnaz yengecim ve Binnaz halacığım ters bakışlar altında merdivenlere yöneldiler.
"Aferin kızıma benim." Lalezar annenin sırıtan yüzüne karşın, "Kimin kızıyım." Diye karşılık verdiğimde gülüşü büyüdü. Koluma girerek ilerletmeye başladığında, "Yürü yürü bunları başbaşa bırakmaya gelmez, temiz yerlere pislik bulaştırırlarda adımızı pasaklıya çıkarırlar." Demişti aceleyle.
Salona girdiğimizde Diljen kadınların paltolarından kaybolmuş zavallım tutacağım diye altında kalmıştı. Birde çantalarını takıştırmışlardı kıza bu görüntüsü komiğime gitti. "Şu boyumdan alacağına dilimden alaydın nolurdu sanki Allah'ım fazla konuşan biri değilimdir zaten." Diye söylene söylene yanımdan geçip gittiğinde arkasından bakakaldım. Hiç konuşan biri değilimdir derken? Allah nazarlardan saklasın insana bir çemikirirdi iflahı şaşardı yeminle.
"Kim okuyacak bu sene mevilidi?" Diye sordu Binnaz hanım evin paşasıymış gibi yayılarak. Bizde Lalezar annemle karşılarına geçtik. Yün beyaz hırkamı düzeltirken iki dakika da donmuştum dışarıda resmen.
"Sokağın altında oturan Ziynet vardı ya, hacca gitti geldi bu sene o okuyacak nasipse." Diye cevapladı Lalezar anne.
O sırada kucağında bebeği olan kadın çarptı gözüme, tesettürlü biriydi adını yanlış hatırlamıyorsam Nazenin demişti Lalezar anne ilk tanıştığımız zaman, yanındaki iki genç kızda Seren ile Nergiz'di. İkiside yaşıtlarımdı, kötü bakışlarına denk gelmesemde gözleri sürekli üstümdeydi kesinlikle.
"Yattıysa başka bir odaya götürelim mi?" Dedim Nazenin'e kucağındaki bebeğini göstererek. Gülümsedi anında, "Yok sağ ol uyanır başka yere yatırsam şöyle mindere bıraksam yeterli gelir." Dediğinde koltuğun arkasındaki minderleri gösterdi gözleriyle. Yerimden kalkıp iki minderi de aldım koltukların önüne yere attım, ufak koltuk yastığını da üzerine koyduğumda bebeğini koydu mindere. O sıra dizlerimin üstünde duruyorken eğildim bebeğe, kızdı.
"Kaç yaşında, maşallah çok tatlı." Dedim bebeğin yanağını okşayarak. Tombul tombuldu.
"Daha bir buçuk yaşında. Adı Yüsra." Dayanamayıp eğildim ve çok ufak öptüm yanağından. "Çok tatlı ya uyanınca ısırırım ben bunu." Güldü kadın kolumu sıvazlayarak.
"Kendin yapta bizde sevelim artık bir torun Boran Ağadan." Şehnaz hanımın sesiyle sert bir nefes aldım. "Sakin ol takma." Dedi Nazenin fısıltıyla, arkamız onlara dönük olduğundan yüzümüzü görmüyorlardı. "Mümkün mü sence, ben sustukça azıyorlar cevap verincede yüzsüzleşiyorlar kusura bakma." Dedim sesli bir soluk vererek. O sıra koltuktaki kalın yeleğini alıp bebeğinin üstünü örttü o da zaten sıcaktı neyseki.
"Haklısın Vallahi biz susuyoruzda noluyor Allah aşkına konuş kız." Dediğinde dudaklarım kıvrıldı. Yerlerimize geçtik yavaşça.
"Acelelerimi var Allah izin verirse olur." Demişti Lalezar annem cevap olarak. Ne olursa olsun onlara benim için cevap vermesi bile paha biçilmezdi benim için.
"Aceleleri var tabi Boran'ım kaç yıldır çocuk hasreti çeker adamın yaşı gidiyor yaşı." Dedi Binnaz Hanım.
La havle yarabbi la havle çünkü bana geliyorlardı.
"Ne hasreti Binnaz, Renas'a babalık ediyorya oğlum zaten. Hem biz erkenden yaptıkta noldu ne evliliğimizi bildik ne gençliğimizi onlar ne zaman isterlerse o zaman yaparlar." Hiç taviz vermeden cevaplaması yok muydu yerdim bu kadını ben.
Binnaz Hanımlar burun kıvırdı bu haline annemin. Hah, çokta tın.
Diljen, Mizgin ablayla birlikte çayları getirip servis ettiklerinde bir süre sustu herkes. Gurbet hanım zaten çıt çıkarmıyor ama ara ara göz göze geliyorduk onda da hemen çekiyordu bakışlarını benden.
"E hanımlar siz oturun biz kalkalım artık tonla yemek yapacağız öğlene ne kaldı şunun şurasında." Dedi Lalezar annem çayını son kez yudumlayıp bırakırken. Doğru diyordu o yüzden bizim inmemiz gerekti artık.
"Sen nereye Lalezar." Diye sordu dünyanın en saçma sorusuymuş gibi Binnaz hanım. "Sen bizim adetleri unuttun herhal Lalezar."
Tuhafça baktı Lalezar annem ona. "Ne adeti kız?" Diye sordu o da anlamazca.
Binnaz hanım ve Şehnaz hanım birbirlerine baktı gülümseyerek. "Ne adeti olacak kız, mevlid yemeğini evin gelini hazırlar bizde bilmez misin? Hoş zaten sen bizim oraları pek bilmezsin de neyse." Derken kendi köylerinden bahsediyordu galiba Binnaz hanım.
"E sende de tek gelin Gece olduğuna göre o yapar yemekleri sen oturacan." Diye tamamladı Şehnaz hanımcım. Gurbet hanımı sıkıntıyla nefes aldığını farkettim o ara.
"Saçmalama! Adet mi kalmış artık, kız başına nasıl hapsın onca yemeği!" Diye çıkıştı sinirle Lalezar annem ki araya girdim bu sefer.
"Sorun değil yaparım ben Diljen'lerle aşağıda sen otur ilgilen misafirlerle." Dedim ayaklanarak.
"Bizde yardım ederiz hem yenge, merak etme sen." Dedi kızlar birden ayağa kalkarak sevecen bir tavırla hemen ardından Nazenin de kalktı. "He ya bende ederim Yüsra uyuyor zaten el çabukluğuyla iki saate kalmaz hallederiz yemekleri boşuna gelmedik herhalde." Dediğinde üçününde sıcakkanlı oluşlarına karşın o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Demek ki herkes aynı değilmiş işte.
"Yok öyle bir şey!" Dedi sert dille Binnaz hanım. "Oturun yerinize!"
"Ama hala canımız sıkılıyor zaten burada, ne var yardım etsek kızlara." Dedi Seren.
"Seren!" Dedi sert bir dille Şehnaz hanım kızını uyararak. Hemen ardından elini tutup koltuğa çekmişti. "Çok konuşmayın oturun yerinize. Adet böyledir ki gelin tek başına pişirecek kazan kazan yemeği öyle hizmetçi falanda yardım edemez!" Dediğinde gözlerim irileşti.
Tek başıma mı?
"Oha anne!" Diye şokla konuştu diğer kız Nergiz olmalıydı.
"Sus kız otur! Gelin sende otur!" Dediğinde el mecbur çöktüler koltuklara ama bana kal gelmişti.
Binnaz hanım bana bakıp süzerken beni, "Bir görelim bakalım elinin lezzetini senin nasıl yaparsın yemek ha." Salak kadın sanki bir tencere yemekten bahsediyor!
Delirecektim yeminle. Delirektim ya. Sonra kötü gelin oluyorduk. Sonra Gece şımarık, Gece'nin burnu havada Gece şöyle Gece böyle diyorlardı. Ne yapabilirdim ki ben!
"Binnaz senin o bahsettiğin adet bilmem kaçıncı yılda kaldı artık. Şunun surasında ne kaldı misafirlerin gelmesine bu kız onca yemeği nasıl yapsın tek başına." Dedi daha ılımlı ve sakin bir dille Lalezar annem. Haklıydı da.
"Şimdiye kadar sen nasıl yapıyorsan öyle yapacak tabiki, sende ilk zamanlar yapmıyor muydun?"
"O zamanla bu zaman bir mi zaman yok diyorum sana zaman üç çeşit yemek salata ayran nasıl hepsini hazır etsin tek başına kız üç saat bile yokken! Vallahi arayacağım şimdi Boran'ı. Akraba katili edeceksiniz oğlumu sonunda!"
"Lalezar anne sakin ol." Dedim yavaşça. Elini şalına atıp omzuna indirdi kadın sinirden.
Biraz daha devam etseler çok pis kavga çıkardı buradan hissediyordum hayır birde onca millet çağırılmıştı Mevlite mahvolurduk. Bertan ağam kalpten giderdi mazallah. Bunların derdide açıktı beni zora sokma peşindelerdi. Ben ne kadar uslu kız olayım desem illa bir bok çıkacaktı ortaya.
"E, gelin hanım bakalım millete nasıl bir yemek yapacaksın. Bizimde hakkımız değil mi gelinimizle övünmek. Şöyle öve öve gelinimiz tek başına yaptı demek hakkımız değil midir?"
Gözlerimi kıstım onlara bakarken, "Yemin edin o zaman." Dedim direkt. Anlamayarak baktı Binnaz hanım.
"Ne?"
"Yemin edin bu odadaki herkesin önünde, ben eğer yemekleri yaparsam millette beğenirse beni onlar gidene kadar öveceksiniz." Dedim şart koşarak.
"Gece kızım." Lalezar Hanımın uyarı dolu bakışlarına yatıştırıcı bir şekilde başımı salladım.
Güldü Binnaz Hanım, "Sen o menüyü tas tamam çıkar öğlene kadar, yemin ederim aha bu odadakiler şahit bu ufak bebenin üstüne yemin ederim seni övmekten başka bir cümle çıkmaz ağzımdan." Dudaklarım kıvrıldı dedikleriyle.
"Bende yemin ediyorum." Diyerek Şehnaz hanımda ortaya girdiğinde Gurbet hanımın onlara karşı olumsuzca başını salladığını gördüm.
"Ama bakın millete tek kelime etmeyeceksiniz Lalezar annem nasıl diye soracak onlarda beğenirlerse öveceksiniz beni hoş buna ihtiyacım yokta sizin yapmanız ayrı bir hoşuma gider." Yandan yandan baktılar bana, kızlarda umutsuzca bakıyordu. Haklıydılarda.
"Tamam dedik ya gelin uzatma de get yap yemeklerini nasıl yapıyorsun görelim onca yemeği." Dediğinde Binnaz hanım başımı onaylarcasına salladım.
Lalezar annemin yapma bakışlarına rağmen, "Yemek yaparken tek biriniz dahi etrafımda olmayacaksınız dilerseniz balkondan izleyebilirsiniz tabi." Diyerek yüzümde kendimden emin bir gülümsemeyle çıktım odadan.
"Ah babaanne ah! Biliyordun da bunların olacağını ondan mı o kadar eziyet edip çalıştırıyordun beni." Merdivenleri bitirip avluya indiğimde üç kazan sırasıyla yan yana dizilmişti altlarında odunlarla. En azından onların hazır olması işime gelirdi. Mutfağa girer girmez, büyük sinilerden birini kaptığım gibi masanın üstüne koydum hemen ardından elime geçen tüm baharatları malzemeleri koymaya başladım.
"Hanımım ne oldu yardım edelim mi?" Diye sormuştu Mizgin.
"Yok sağ ol yemekleri yapacağım ya ikide bir mutfağa girmeyeyim dedim." Dedim alel acele. O sıra ocağa büyük çaydanlarda sıcak su koydum lazım olacaktı.
"E bizde yapacağız ya ben hallederim onları sen taşıma şimdi." Tepsiye uzanmak istediğinde izin vermedim. O sıra Diljen'de içeri girdi. "Siz bugün hiçbir işe dokunmayacaksınız yemeklerin hepsini ben tek başıma yapacağım." Dediğimde temiz bez kapıp ıslatarak sıktım, bezle dışarı çıktığımda. "Gel abla gel ben anlatacağım sana her şeyi." Demişti Diljen Mizgin ablaya en son.
Avludaki sandelyeleri alınmış üzeri yağmura karşı zarar görmesin diye muşambayla kapatılmış masaya yaklaştım. Tek seferde üzerindeki muşambayı tuttuğum gibi üzerinden çekerek aldığımda bir kenara attım. Bezi masaya koyarak baştan aşağı silerek temizledim bir dakika da. Zaten temizdi ama yinede toz falan olmuştur diye sildiğimde bez neredeyse ter temizdi. Mutfağa tekrar gireceğim sıra herkesin ikinci kattaki balkondan bana baktığını gördüm. Sırıtıyordu Binnaz ile Şehnaz hanım.
Gülün tabi gülün. Rezil olmazsam bende güleceğim. Telefondan saatimi kontrol ettiğimde sadece iki buçuk saatim vardı oldukça azdı o kadar yemek için. Muhtemelen asla yapamayacağımı da düşünüyorlardı haklı olarak. Çünkü bende öyle düşünüyordum. Ama diğer yandan kendime güvenim tamdı sevgili babaanneciğimi şimdi çok daha iyi anlıyordum işte, ilk defa kazan kazan yemek yapmıyordum onun sayesinde ama ilk defa zamana karşı tek başıma yarışıyordum.
O sırada koca tepsiyi o ağırlıkla mutfaktan alıp avludaki masaya taşıdım.
"İyice saçmaladınız! Gencecik kız günah değil mi?" Diyen Lalezar annemin sesi kulaklarıma doldu o sıra ciddi anlamda sinirliydi.
"Karışma Lalezar kendide istedi unutma!" Diye karşılık verdiğinde Binnaz hanım üst üste konuşmaya devam ettiler. Evet biraz ben kaşınmış olabilirdim ama eğer olurda girdiğimiz bahsi ben kazanırsam benden nefret eden bu ikilinin benden övgüyle bahsetmelerini zevkle izleyecektim.
"Siz sözünüzde durun yeter," diye bağırdım yukarı beni duysunlar diye. "Olurda sözünüzde durmazsanız yemekler güzel olduğu hâlde hainlik edecek olursanız yemin ederim Boran'ı üstünüze salarım!" Gözleri irileşti dediklerimle afalladılar. Ama doğruydu hele bir pislik etsinler bak ben o zaman ne yapıyordum.
Saçlarımı temiz bir şekilde tepemden topuz olacak şekilde toplandığımda üstüme bir önlük geçirdim. Neyseki rüzgar durmuş sadece kuru soğuk vardı oda bana işlemezdi şu an için. Sebzeleri de aldıktan sonra işe koyuldum ilk işim etleri doğramaktı kahretsinki birde dana etiydi. Onlar beni yukarıdan izlerken ben aşağıda hiç durmadan çalıştıkça çalıştım. Etiydi sebzesiydi kilo kilo patatesiydi derken hepsini soyup doğramış kazana atmıştım birde ateşleri sönmesin diye habire odun atıp duruyordum.
Geçen o zaman diliminde fazlasıyla yorulduğumu dile getirmek istiyordum çünkü ciddi anlamda kazan kazan üç çeşit yemek yapmış pişmesini bekliyordum. Yukarıdakiler dillerini yutmuş gibi bakarlarken sabahtan beri motivasyonumu kırmak için her türlü konuşmuşlardı bir ara onları takmadığımı belirtmek ister gibi bir şarkı patlatmıştım ki kimse duymasın çok güzel söylemiştim. Milletin gelmesine kırk dakika varken benim yemeklerim neredeyse hazırdı. Arpalı ayran çorbası ki kıvamı konusunda en zor ve en korktuğum çorbaydı o vardı yanında etli sebzeli yemek onun yanına pirinç pilavı ki onu bir dakika önce dinlenmeye almıştım. Sadece sebze yemeği kalmıştı o da etleri lokum gibi olsun diye uğraşıyordum. Hiç abartısız altı kilo ya da kesinlikle daha fazla olan salatalıkları soyup dilimlerken sırada domatesler ve diğerleri de vardı. Parmaklarım mahvolmuştu şu malzemeleri soymak olmasa her şey daha kolay olurdu ama neyse. On beş dakika da onlara harcarken gözlerim soğanlar yüzünden kıpmırmızıydı artık yemek yaparken kullandığımdan genzim yanmıştı kendimi pek iyi hissettiğimi sanmıyordum. Salatayıda hazır ettiğimde tuzunu falan katmadım onları servis ederken hallederdik yoksa hepsi eziş büzüş olurdu. Oldukça geniş bir tencereye koydugumdan kapağını kapatıp masanın bir köşesine çekip el çabukluğuyla topladım masayı.