"Özgürlükler"
En sevdiğim rengi sormuştu ve en sevdiğim meyveyi. Sıradan basit bir sohbet derdindeydi beni rahatlatmak ve tüm bu dünya sorunlarından uzaklaştırmak için. Zordu ama imkansız değildi. Resim yapmaya boyalara bulanmaya aşık birine en sevdiğin rengin sorulması bir tık saçmaydı sanki çünkü her renge ayrı düşkünlüğüm vardı. Uzun bir ara versemde yeniden yapıyordum resim, çiftlik evinde bir resim defteri bitirmiştim bile beş günde. Benim için ruhumun gıdası resim ve müzikti...
"Benim gibi birine sormamalıydın bence bunu," başımı omzuyla göğsü arasına yaslamış tırnaklarımla oynuyordum şimdi. "Nedenmiş o?" Diye sordu nefesi alnıma vurduğunda. Bedeninin yaydığı sıcaklık tuhaf bir enerjiyle çevreliyordu sanki beni, güvende hissettiriyordu.
Sesli bir nefes verdim, "Ben tüm renkleri çok severim çünkü. Bazen en çok siyahı severim bazen bordo bazen lacivert... Hepsinin yeri ayrıdır ayırıpta kesinlikle bu renk diyemem sanki söylersem diğer renkler bana küsermiş gibi geliyor... Gerçi bazen diyorum." Dediğimde ondan kısa bir gülüş duydum, başımı ona kaldırdığımda burnum kirli sakallı çenesine sürtündü hafifçe.
Gülüşünü ufalttı ve azaltarak sadece izini bıraktı dudaklarında,
"Hmm," dedi düşünür gibi, parmağının tersiyle yanağımda gezinmeye başladı, gözlerimin içine bakarken, "Hiçbir rengin sana küsmeye hakkı olamaz." Dedi boğuk bir sesle. Tek kaşım havalandı ama bir şey demedim.
"Ne zamandan beri bu kadar ilgilisin resime?" Diye sordu bu sefer. Dudak büzdüm önce, bakışları hiç zaman kaybetmeden oraya düştü, bu son öpüşmelerimiz yüzünden gerdi ve tuhaf bir heyecana soktu, nefesimin tıkandığını hissettim ancak bozuntuya vermeden başladım konuşmaya. "Küçüklüğümden beri kendimi bildim bileli çok severim, yalnızlığımın mutluluğumun huzursuzluğumun tüm anlarımı rahatça aktarıp yaşayabildiğim bir yer bu resim. Benim bir parçam gibi." İlgiyle can kulağıyla dinliyordu beni ve bu daha da hoşuma gidiyordu, bir soruyu öylesine sormuyordu gerçekten merak ettiği için öğrenmek istediği için soruyordu.
"Konaktaki resim odan hazır artık bol bol yapar asarsın konağın her tarafına hoş sen benim şirketteki odama yapmadın daha ama," diye söylenircesine konuştuğunda gözlerimi kaçırdım.
"Kaçırma o gözlerini öyle... Bak bana, hatta sen sadece bana bak." Alnını alnıma yasladı eli hâlâ yanağımı severken. Sıcak bir nefes çektim aramızdan. "Şirketteki resimi yapacağım merak etme, konaktaki odamda çok güzel oldu bence biliyor musun?.. Görmen lazım." Dedim, odamın son hali tekrar aklıma gelince.
Dudakları kıvrıldı ancak gözlerinde sahte bir sinir ortaya çıktı, "odayı yapmaya teşvik eden benim ama en son ben görüyorum!" Buna gerçekten içerlenmiş gibi göründü gözüme. Yanağımdaki elinin bileğini kavrayarak uzaklaştırdığımda dikleştim göğsünde hafifçe ama alnımızı ayırmadım.
Gülümsedim ufakça, belkide bugün ilk defa gülümsedim gerçekten, ufak bir gülümsemem ile onunda yüzü aydınlandı yavaşça, bir ferahlama geldi. "Renas ve ben dışında kimse görmedi hâlâ, Zara o kadar zorladı ama ona da izin vermedim..." Dediğimde sona doğru sesim kısıldı. Alnını alnımdan ayırdı ama uzaklaşmadı, "niye kimsenin görmesine izin vermedin peki?" Diye sordu beklentiyle. Niye bunu söylediğimi anlamadım, niye birden böyle açıldığımı da anlamadım ama iyi hissettiriyordu bu.
Şu an ihtiyacım olan tek şey gerçekten iyi hissetmekti.
"Çünkü ilk sen gör istedim, Boran." Sesim kısık bir fısıltıdan ibaret çıkmıştı, kehribar gözleri kısıldı ancak göz bebeklerinin içinde oluşan ufak parıldamalar gözle görülürdü.
Dudağını ıslattı hızla, "Sen... İlk bana göstermek için odayı, kimseyi sokmadın mı?" Diye sordu heyecanla. Cevap veremedim bu yüzden onaylarcasına salladım başımı.
"Delirtecek misin sen beni!" Dedi kızgın değil, dayanamıyormuş gibi çıkıyordu sesi. "Benim bir şey yaptığım yok, ne yapsam ayrı bir şey söylüyorsun. Hem abartılacak bir şey yok ki bunda." Diye açıklama gereği duydum kendimi bir an için.
Sert bir soluk çekti, elini sırtımdan yukarı doğru çıkararak saçlarımın arasına soktu parmaklarını, "Benim için abartılacak çok şey var, senin için bir şeylerde öncelik olmak nasıl hissettiriyor haberin var mı?" Sitem etmişti adeta. Eminim çok şey ifade ediyordu ama buna alışsa iyi ederdi...
Başım ağrıyordu bu sebeple yüzümü buruşturdum hafif ona bakmazken, "neyin var bir yerin mi ağrıyor, boğazın mı yoksa?" Sesim hala tam düzgün çıkmıyordu bu sebeple öyle düşünmüş olabilirdi ama başımı hafifçe iki yana sallayarak, "hayır." Dedim kısık bir sesle. İçime öncekilerden farklı bir sıkıntı oturmuştu.
Başının yanından dışarı baktım hafifçe, rüzgar vardı bu uçuşan tozlardan cama vuran rüzgardan belli oluyordu, ve hava kararmaya başlayacaktı birazdan, bu sefer Boran'a çevirdim bakışlarımı. "Konağa gitsek olur mu başım ağrıyor," dedim yavaşça, ardından elimi koltuğa dayayarak kucağından kalkacağım an belimi kavrayarak tekrar oturttu kucağına.
Kaşlarımı çatarak baktım yüzüne, "napıyorsun?" Dedim hayretle.
O da kaşlarını kehribar gözlerinin üstüne indirmişti çatarak, "çok mu ağrıyor başın," diye sormasına karşın sabırla yumdum gözlerimi. Ellerimi sert göğsüne yerleştirdim dayanak olarak. "ne yapacaksın açık beyin ameliyatı mı?" Diye karşılık verdiğimde tersçe baktı sonra ise enseme baskı uygulayarak başımı göğsüyle omzu arasındaki o noktaya bastırdı başımı, belimi de kavrayarak kendine yapıştırdı.
"Çok bilmiş karıma biraz masaj yaparım belki geçer diye," dediğinde başımın arkasına parmakları yerleşmişti bile, ben cevap veremeden parmakları hareket etmeye başladığında anında iyi gelmeye başlamıştı. "Senin kadar iyi olmasam da bizde bir şeyler yapabiliyoruz." Dudaklarım kıvrıldı yavaşça.
Parmakları başıma baskı yaparcasına ovduğunda ağrım uyuşmaya başladı, onunki gibi migren falan değildi öyle çok baş ağrısı çeken biri de değildim zaten ama iyi ki de değildim yoksa birde bu ağrı yüzünden kafayı yerdim... Boran nasıl dayanıyordu o ağrılara peki...
Sessizce arada bir ağzımın içinden ufak cılız bir kaç inleme kaçıyordu rahatladığıma dair, sıcak nefesi alnımla saçıma vuruyor diğer eli ise belimi okşuyordu kazağımın üstünden öyle huzurlu bir anın içine girmiştim ki beynimde kol gezen bugünün emareleri bile bozamıyordu ve benim uyumam an meselesiydi. "Gece'm..." dedi dingin sessizliğin içini yaran o kısık ancak tok sesi. Her ne söyleyecekse söylemek ve söylememek arasında kalmıştı bu aldığı zorlu nefeslerinden anlaşılıyordu.
Başımı yüzüne doğru kaldırdığımda burun buruna geldik, başımdaki eli yerini koruyordu saçlarımın arasında. Burnunu burnuma sürttü yavaşça, göğsünün üzerinden gömleğini avuçladım, "noldu?" Diye sordum amaçsızca, öyle yoğun ve içine çeker gibi bakıyordu ki konuşmak zorunda hissettim kendimi.
"Sormayayım diyorum ama içime dert oluyor..." Dediğinde sertçe nefes aldı yine, kaşlarımı çattım ağırca. Ama sonunda derin bir nefes koyverdi, "Kriz geçirdiğinde bugün, çok canın yandı mı?.."
Duraksadım, bunu beklemiyordum. Tamam kriz geçirdiğim için endişelenmiş olabilirdi ama geçmişti sonuçta. "Arada olduğu gibi bir panik atak durumuydu bir önemi yok ki." Dedim gayet olağan şekilde. Dediklerime karşın derinden çattı kaşlarını, "anlamıyorsun beni!" Dedi fısıltıyla.
Belimdeki kolu sıkılaştı daha bir sahiplenircesine kavradı beni, sıcak nefesi yüzüme vuruyordu yakın oluşumuzdan ama bundan rahatsızlık duymak yerine aksine normalimiz buymuş gibi hissediyordum. "Senin nefesinin kesiliyor olduğunu düşünmek bunun için acı çektiğini bilmek nasıl hissettitiyor biliyor musun..." Dedi acı bir kısık sesle, belimdeki elini çekip gömleğini tuttuğum elimi tuttu ve kalbine yasladı elimi. Yarısı gömleğinin üstünde yarısı çıplak göğsüne değiyordu parmaklarımın. "Tam burası sıkışıyor, senin gibi benim de nefesim kesiliyor! Bu hastalığını öğrendiğimde ne kadar kötü oldum bir bilsen, sevdiğim kadının nefessiz kalarak acı çektiğini bir parça nefes için didindiğini... Sırf bunu yaşamaman için bir daha, olabilecek tüm önlemleri almıştım ta o gün!.. ama gel gör ki yine yanında olupta sana can olupta bir parça nefes veremedim. Kim bilir neler yaşadın bugün hâlbuki."
"Ben, iyiyim ama şu an, bir önemi yok artık öncesinin." Diyebildim zorlukla sadece, dedikleri kan akışımı yavaşlattı sanki her şeyi bu kadar uç nokta da yaşaması normal olmamakla birlikte korkutuyordu.
Dediklerime ufakça kıvrıldı dudakları ancak gülüşü dolmuş gözlerine ulaşmadı, "kendime yabancı oldum artık sayende. Sana en ufak bir şey olsa canın sıkılsa canım yanıyor ölüyorum sanki... Ben böyle olacağını hiç tahmin etmemiştim. Seni seviyorum Gece'm öyle çok seviyorum ki ne yapsam yetersiz kalıyor sanki seni alıp içime sokasım geliyor sesini bile benden başka kimse duymasın istiyorum!" Gözlerinde bir yangın oluştu, oluşan o harlı güçlü ateş ise beni irkilti. Yetemiyormuş gibi yakın oluşumuz daha da hissetmek için belkide, bedenimi sıkıca sarıp kendine yapıştırdı, kollarım omuzlarına kaydı göğüslerim göğsüne rahatlıkla yaslanıp yassılaştı o ise kendini zorlukla sıkıp nefesini dudaklarıma bıraktı. Parmakları saçlarımı avucuna doldurdu başımın arkasında.
Nefesim işte şimdi daha güçlü kesiliyor gibi oluyordu.
"Sana yemin ederim Gece! Yemin ederim Allah şahidim eğer olurda nefesin kesi- kesilipte gelmeyecek olursa yemin ederim hiç düşünmem bende kendi nefesimi keserim!" Duyduklarımla gözlerimi kapattım, sıklaştı nefeslerim nabzım çok daha hızlı attı. Omuzlarına batırdım parmaklarımı refleks olarak. "Bu... Bu biraz fazla değil mi Boran." Diyebildim kısıktan bir sesle yutkunarak.
Konuşmasına izin vermeden devam ettim, "Seviyorum diyorsun tamam, aşığım diyorsun tamam, ama hangi duygu ya da hisler biri için kendinden geçecek kadar önemli. Aşk için kendi canından geçmek biraz değil çok fazla Boran, her şeyin bir dozu olmalı bence sevmenin bile, kimsenin kendi canından daha önemli bir önceliği olamaz." Dedim.
Histerikçe güldü, burnunu yine burnuma sürttü.
"Henüz hiçbir şey bilmiyorsun. Gerçekler bunlar bebeğim, benimki ne sevgi kalıbına sığıyor ne de aşk seni kanımdan canımdan saymışım ben! Kim kendi canına zarar gelsin ister, kimse. Bende istemiyorum, bunu o aklının bir köşesine iyice kazıyarak yaz bebeğim, bu aldığın nefes sadece canının yaşama nedeni değil benimde yaşama nedenim kesilecek olursa benimkininde kesileceğinden emin ol..." Yemin ediyordu resmen. Ve ne denir bilmiyordum çünkü anlamıyordum, birileri ölmemi umursamazken birisi ölürsen ölürüm diyordu. Başkası söylese dalgaya alır inanmazdım ama canım yandı diye kendini kesen bir adama, bir psikopata inanmamak çok zordu.
Sıcak nefesi dudaklarıma çarparken biraz daha uzanıp tam dudağımın ucuna bastırdı dudaklarını. "Bu kadar çok mu seviyorsun beni, kendinden vazgeçecek kadar." Diye fısıldadım. Dudağımın ucundaki dudakları kıpırdadı, "çok, az kalır." Dedi dudaklarını oraya sürterek yanağımda gezdirmeye başladı omuzlarını daha sıkı tuttum.
"Hastasın sen!" Dedim sinirle ancak gözlerimi kapatmamak için zor duruyordum. Gülümsedi yanağımın üstündeki gerilen dudakları, "hastayım, çok fena hastayım sana." Dedi içli içli fısıldayarak. Gözlerimi kapattım titrek bir nefesle.
Yanağıma ufak öpücükler bırakıyordu, çeneme kaydı öpücükleri ben istemsizce daha da gerilirken o usulca dudaklarımın üstüne kondurdu dudaklarını. Kıpırdandım kucağında ancak daha da bastırdı bedenine beni. Gözlerimi araladım ve anında onun kehribar gözleriyle karşı karşıya kaldım... yanıyordu alev alev. Sıcak kalın dudakları hareketlenerek üst dudağımı gözlerimin içine baka baka dudaklarının arasına aldı, tırnaklarımı gömleğinin üstünden batırdım omuzlarına. Emdi üst dudağımı ben gözlerimi yavaşça kapattığımda. Sakallarının kısa kılları tenime batıp okşuyormuş gibi bir his bıraktı, onunda gözlerini kapattığını hissettim sıcak bir nefes ağzına bıraktım, başını yana doğru hafifçe eğerek usulca öpmeye başladı beni. Islak dudakları benimde dudaklarımı ıslatmaya başladı öncekilere nazaran şimdi fazlasıyla yavaş hissederek usulca okşayarak öpüyordu. Hislerini ağzımdan bana iletmek ister gibiydi.
"Özledim, zehir gibi dudaklarını." Diye hırlayarak tekrar öpmeye devam etti. "Doyulmuyor!" Diye isyan etti dudaklarımın üstüne fısıldayarak. Ağzının içinden çarpan sıcak nefesi ıslak dudaklarıma çarparak ürpertti bedenimi. "Önce zehirliyor sonra bağımlı kılıyorsun kendine!" Dudaklarım kıvrıldı yavaşça dediklerine.
Elimin birini onun boynuna doladığımda burnunu burnuma sürterek dudaklarıma yapıştı.
Ona karşılık verip öpmeye başladığımda ise inledi ağzımın içine. Belimden kendine yapıştırdı daha fazlasını ister gibi, göğüslerim eziliyordu onun göğsünde farkında mıydı acaba. Burnumdan ihtiyaçla nefes çektiğimde toprak kokusu doldu ciğerlerime bu ona daha da karşılık vermeme neden oldu istemsizce.
Belimdeki eli kayıp bedenime sürtünerek tam kalçamın altından bacağıma saplandı, kot pantolonumun üstünden bile sanki çıplakmış gibi hissettim parmaklarını, bacağımı sıktı. Ne o bırakıyordu ne ben geri çekiliyordum ıslak bir öpüşme sesi erotikçe arabanın içine dağılıyordu Boran bir yandan hissede hissede öperken bir yandan kontrolünü kaybetmemek için bacağımı tutmuş okşayıp sıkıyodu... Ve bu beni daha da çıkmaza sürüklüyordu.
Dakikalarca sömürücü bir şekilde öpüştüğümüzde ilkel bir hırsla, sonunda kendine gelipte çekilen ben oldum, şişmiş dudaklarımı ondan kopardığım an sızladı, o ise huysuzca kaşlarını çattı öpmek için tekrar uzanıyordu ki yanağını kavrayarak engel oldum. Saçlarım onun göğsüne dökülmüştü ahenkle. Titreyen elimle onun omzuna tutunmuşken, elini uzatıpta saçımı kulağımın ardına sıkıştırdı. "Biraz daha öpmeme izin ver nolur." Dedi eli saçımdan kaydırıp boynuma koyarken. Dudaklarımı yaladım nefes nefese ve başımı iki yana salladım, "yeterli bence." Dedim içime kaçmış bir sesle.
Biraz daha öpüşsek çok daha ileri tam da bu arabanın arka koltuğunda gidebirdik. Huysuzca kaşlarını çattı, "bir daha kim bilir ne zaman öpüşüceğiz, izin vermiyorsun ki!" Dedi dişlerini sıkarak. Allah'ım resmen çocuk gibiydi.
"Az önce izin mi aldın öperken?!"
"Evet, gözlerinden izin aldım o da verdi hatta yine veriyor, beni öp diye yalvarıyor!" Diyerek tekrar uzandığında tutamadım bu sefer. Şertçe sersemletici bir şekilde öperek çekildi. Ağzım açık bakakaldım, "hem bu sefer seni zora sokacak hareketler yapmadım da, canın mı yandı yoksa?"
"Yanmadı canım falan sadece yeterli diye düşündüm ikimiz içinde." Diye terslercesine konuştum ellerim titriyordu az önceki halimizden dolayı hâlâ ve gelmiş canın mı yandı diyor. El insaf!
"Tamam yavrum. Sen neyi nasıl istersen öyle olsun," diyerek göğsüne çekti bu sefer beni, bedenim yorgunmuşcasına rahatladı, onun öpüşlerine alışırım dedikçe daha beter hâle geliyordum ve birimiz durması gerektiği yeri bilmeliydi.
Yanağımı gömleğinin açıkta bıraktığı göğsüne doğru kaydırıp durduğumda kollarımı beline sardım ve bacaklarının arasına girerek bacaklarımı uzattım hafif. Sesi çıkmayıp parmakları da duraksadı saçlarımın arasında.
"Sadece bir kaç dakikalığına gözlerimi kapatmak istiyorum." Dedim kısılan sesimle, gözlerimi çoktan kapatmış ve onun aşina olduğum kalp atışlarını duymaya başlamıştım bile... Yine fazla hızlıydı deminden beri olduğu gibi.
"Bu hiç normal değil..." Diye duydum fısıltıdan ibaret sesini. Göğsü aldığı sık soluklarla yükselip iniyordu, inanamıyordu belkide ancak daha fazla bir şey diyemedi başımı ovmaya devam etti bir elini de karnımdan sararak sırtıma doğru attı. "Dayanılmazsın Gece, bana çok fazla geliyorsun dolup taşmaktan korkuyorum artık, zaman geçtikçe alışırım dediğim bütün duygularım karşında daha beter bir hâl alıyor." Dedi fısıldayarak saçlarıma.
O dakikadan sonra başımdaki parmakları kollarının arasında olmam sıcak olan arabanın içi fazlasıyla yorgun düşen bedenimi uyutmuştu.
Hemde fazlasıyla.
Uyku ile uyanıklık arasında kulağıma fısıldanan kelimelerle aralamaya çalıştım gözlerimi. "Hadi güzel karım... Uyan, arala güzel gözlerini." Önce bir kaşlarımı çattım sonrasında başımı sürttüm olduğum yere. Alnıma ve saçlarıma ufak ufak öpücükler bırakıyordu her kelimesinin arasında. Gözlerimi aralamaya başladım, ağzıma kekremsi bir tat oturmuştu. Fazlasıyla sıcak hissediyordum hatta biraz terlemiştim.
"Uyan hadi," dedi yumuşak bir sesle. Yanağımı okşadı, yüzü çok yakındı, başımı biraz daha ona kaldırdığımda göğsünde, bana eğdiği için başını burun buruna geldik. Bu yutkunmama neden oldu uyku mahmurluğumla bile.
Kollarına tutunarak inleyerek kendimi bedeninden kaldırdığımda nasıl bu kadar uyuşup hamlandığımı anlamadım, üzerimde ceketi vardı gözlerim başının yanından cama gittiğinde hava zifiri karanlığa gömülmüştü bile.
"Ne zamandan beri uyuyorum?" Diye sordum çatallaşmış bir sesle. Alnımdaki kahkullerimi kenara itmeye çalıştı olmayınca bir kaç kere daha denedi, "üç saattir." Dediğinde gözlerim irileşti.
"Neden uyandırmadın ki Boran." Diye söylendim üzerinden kalkmaya çalışırken. O da sırtını kapıdan ayırarak doğrulurken yüzünü buruşturdu kısa bir an, tutulmuştu her yeri. "O Boran diyen dilini varya-... Seni kollarıma almışken öyle kolay bırakabileceğimi mi sandın." Dedi boğuk bir sesle.
Kendimi sonunda kucağından alıpta yan tarafa koltuğa bırakabilmiştim, "iyi yaptın bırakmayarak, her yerin tutulmuştur şimdi. Sadece bir kaç dakika demiştim zaten..." Derken kendimi suçladım, onca olayın içinde uyumuş muydum mışıl mışıl birde. Elimi saçlarıma attığımda örülmüş olduğunu farkettim, ucu bağlı değildi hatta açılmıştı biraz. "Saçlarımı da örmüşsün."
Tenine yapışan gömleğini çekiştirerek düzeltti, güzel bir bakış attı saçlarıma. "Sana yapışıp rahatsız etmesin diye oynarken ördüm işte." Dedi geçiştirircesine. Saçımı geriye attım, kuruyan dudaklarımı ıslattım bakışlarının altında. "Tamam... Gidelim artık çok oyalandık dışarda." Dediğimde öyle bir bakışını yakalamıştım ki korktum. Deminden beri bir gerginlik hissediyordum zaten üstünde ama şimdi böylesine göz kaçırması normal değildi.
"Bir şey mi oldu?" Dedim korka korka.
Yutkundu gözlerini kaçırıp yine. Aklıma telefonum gelince oturduğum koltuğu yokladım uzanırken bırakmıştım, Boran telefonumu uzattığında önüme daha da tedirgin oldum. "Bak yavrum. Anlatacağım ama sakin kalacaksan tamam mı?" Başımı kaldıramadım ona, telefonumu açtım ve gelen mesajlara baktım bakmam ile yüreğimin sıkışması bir olmuştu.
"Gece sakin ol!" Diye uyaran Boran kolumu bana sararak kendine yasladı, yan bir şekilde. "O iyi mi?" Diye sorabildim sadece cılız bir sesle.
Babam, kalp krizi geçirmişti.
Mesajlarda sadece kalp krizi geçirdiği ve hastaneye kaldırdıkları yazıyordu.
Titrek bakışlarımı Boran'ın gözlerine çıkardım, "o iyi mi dedim!"
Başını salladı sadece, telefonumu alıp koltuğa bıraktı ve bir anda kanı çekilmiş gibi soğuyan ellerimi avuçlarına aldı, "baban iyi, seni arıyorlardı üst üste ben açtım konuştum Jiyan amcanla durumu anlattı." Ellerime öpücük bıraktı. "Korkma, biz konaktan çıktıktan sonra fenalaşmış kalp krizi geçirmiş ama ambulans hemen yetişmiş ilk müdahaleyi ambulansta yapmışlar sonra da anjiyo yapmışlar damar tıkanıklığı oluşmuş... Şimdi iyi ama uyutuyorlarmış, gideceğiz zaten yanına şimdi."
Ellerimi ellerinden çektim, "gitmeyeceğiz." Dedim sadece. Şaşırdı tek kelime edemedi açılan dudakları kapandı tekrar.
Derin bir nefes aldım bu sefer, "iyi olduğunu söyledin. Gitmemize gerek yok." Soğuk sesime karşın daha da afalladığını hissettim ancak bakmadım. Sırtımdan düşmüş ceketini alıp düzelttim onu belkide kaçmak ve oyalanmak içindi bu yaptığım.
Ama, Boran buna izin vermedi çenemi tutarak kendine çevirdi yumuşak bir hareketle, "bebeğim," dedi sıkıntıyla. "O senin baban, öfkelisin, pişman ol istemiyorum, gidelim gör kendi gözünle konuşma istersen ama en azından bir gör." Diye direttiğinde.
"Ne babasından bahsediyorsun sen," derken çenemi çektim elinden. "Baba falan yok o aile de yok sildim onları anca bir cenaze olursa giderim ben onların arasına ama dahası yok!" Diye keskin ve net konuşmamla ağzı aralansa da konuşmamanın daha doğru olacağını düşünerek başını salladı ağırca.
"Peki, şimdi nasıl istersen öyle olsun tek istediğim sonradan aldığın kararlar yüzünden canının yanmaması." Dedi düşünceli bir tavırla ama ben buna alayla güldüm.
"Onlarla ilgili aldığım hiçbir kararda üzülmem ben merak etme," histerikçe güldüm bu sefer ama gözlerim dolu doluydu. "Senin annen sana her oğlum deyişinde böyle gözlerinden bile insan anlıyor nasıl sevdiğini içinin aktığını babanda öyle seni çok seviyorlar hepinizi öyle size kızarlarken bile sevdiklerini belli ediyorlar... Annen özellikle tabağınıza bakar mesela yemeklerde hep, yedin mi yemedin mi diye kaç yaşına gelmişsiniz oysa, Zara'yı sebep yokken öper oynar onunla Mara'ya yüzünü göremiyorum diye yakınır... Her evladına karşı ayrı ayrı davranıyor ama herkesi de kendine özel hissettiriyor." Tutamadığı yaşlarım yavaş yavaş aktı yanağıma doğru, gerilmişti uzanıpta yanaklarımı silmedi izin verdi konuşmama içimi dökmeme. Burukça gülümsedim.
"İşte benimkilerde böyle olsaydı bana karşı, onları kaybettiğim için üzülebilirdim. İnan bana kalp krizi geçirdiğinde sadece insan olarak korktum üzüldüm belki ama gidipte görmek içimden zerre kadar gelmiyor."
"Seni bu kadar kırdığını bilmiyordum annemin davranışlarının, özür dilerim Gece'm." Dediğinde ciddiyetle dikleştim. "Saçmalama. O senin annen kırdığı falan yok aksine çok hoşuma gidiyor, bana bir kere olsun kötü davranmadı sizi nasıl görüp davranıyorsa bana da öyle davrandı." Nefeslendim az biraz gözlerimi yumarak, ayağım yüzünden rahatsızken çiftlikte yemeğimi bile sürekli o getirmiş o yapmıştı.
"Ben seni herkesin yerine de daha çok sevmek için her şeyi yapacağım senin yerine de, bunalacaksın artık gördüğün sevgiden." Dedi ciddiyetle. "Sen yeter ki iyi ol." Sırtımı koltuğa yaslayıp dizlerimi kendime çekerek kollarımı bacaklarıma sardım ve yanağımı dizlerime yaslayarak Boran'a baktım.
"Boran, benim birilerinin sevgisine ihtiyacım yok hiçbir zaman olmadı kimse beni sevsin diye uğraşmadım ben sadece, onlardan gördüğüm muameleleri canımı yaktı ya ben onların evlatlarıyım ama onlar sanki siz değilde ben onların düşmanıymışım gibi davrandılar. Koruyup kolladılar tamam ama sadece bununla mı oluyor anne babalık, annem yan yana otursak yüzüme bakmazdı doğru dürüst, babaannem sürekli her hareketime karışır otoriter ve baskın davranırdı babam desen bir köşede oturur sesini çıkarmadan izlerdi. Ama babalar genel olarakta böyle çocuklarından uzak durdukları için pek yadırmagamazdım, bu yüzden ondan o kadar da nefret etmezdim şimdiye kadar ta ki bana tokat attığı o güne kadar..." Beni sakince dinleyen yüzü son dediğimle sertleşti. "Yüzükleri attığım gün beni konağa bıraktığında kendi ayaklarımla ölüme gittiğim için tokadı basmıştı. O gün anladım onunda benim için bittiğini... Sadece onların sevgisini istedim bu hayatta o da olmayınca vazgeçtim. Alıştım buna alışmadığım gördüğüm sevgi oluyor, ihtiyacım yok ama görünce de afallıyorum işte genelde sevilmeyen ve itici bulunan tarafımdır ben hep." Öfkelenmişti, kasılan çehresini boynunu gergince yatırarak rahatlatmaya çalıştı, kemikli iri elleri yumruk olmuştu sıkıca ve damarları netleşmişti.
Tek kelime edemedi sustu. Bende sustum bir süre, "annene sakın bir şey söyleme o kadın doğal kin gütmüyor diğerleri gibi bakmıyor bana, belki asıl o bana kötü olsa anlardım ama değil o yüzden tek kelime etme ona." Dedim kısıkça. Çünkü biliyordum yapardı gidip annesine benim yüzünden hareketlerine dikkat et ya da bize karşı sevgini onun gözleri önünde sergileme derdi, diyebilirdi ama buna gerek yoktu çünkü canımı yakmıyor hoşuma gidiyordu.
"Saat geç oldu millet büyük ihtimalle bizi bekliyor konakta," dedim, derin bir nefesle doğrularak ayaklarımı koltuktan indirdim. Gerildi. "Madem bu kadar konulara girdik evdekilerin yaptıklarını bana detaylıca anlat Gece, anlat ki öfkemin tamamını yönelteyim onlara!" Bu sefer rahatsızca kıpırdanma sırası bendeydi.
"Güneş," diye başladım lafa. "O konağa geldiğim günden beri odamdaki çarsafları her Allah'ın günü kontrol etmiş, ettirmiş. Kirli sepetine varana kadar çöp kovası bile. Senle benim yatmadığımızı düşünüyor yani kanlı çarşafı görmeyince onun lafını da yaptı." Dumura uğradı hiçbir şeden haberi yoktu gerçekten. "Adet döngümü takip ediyormuş biliyor musun iki hafta geciktim diye paçaları tutuşmuştu hamile olmamdan korkuyorlar, bugün konakta kimse kalmadı sadece Seyran o Mara ve ben vardık. Ben mutfağa sarma yapmak için girdiğimde bunlar çamaşır odasına girmişler, bende vazgeçtim sarma yapmaktan hak ya işte birden bire üşendim istemedim yapmayı çıktım mutfaktan sonra yukarı çıktığımda bunları duydum, adım geçincede meraklanıp gittim dinledim bunları. Herşeyi kendi ağızlarıyla itiraf ettiler, beynimden vurulmuşa döndüm resmen, Seyran hasta olup olmadığımı kontrol etmek için odama çıktı bende sessizce takip ettim onu sonra gerçektende çöpü karıştırdığını farkedince delirdim resmen. Saçını başını yoldum dövdüm sonrada saçlarından sürükleyerek çıkardım odadan..." onu şoka uğrayıp delirtikkce anlattıkça anlattım. Güneş'ide her detayına varana kadar anlattım konaktan çıktıktan sonra neler yaptığımı da anlattım ve en çokta Mustafa Riva'ya delirmiş koltuğu yumruklamıştı öfkeyle bağırarak.
"Boran," dedim titrek bir sesle. Öfkeden deliye dönmüş gözleri beni buldu. "Onun ölmesini istiyorum!" Dedim tek seferde. Şaşırdı, bakışları duraksadı. "Ölmesini istiyorum Boran, yanlış doğru düşünmeden hakettiği neyse onu bulsun istiyorum ama düşündüğüm hiçbir ceza onu öldürmek kadar soğutmayacak içimi, karısının yaptıkları annesi ve sırf ona karşılık vermeyeceğimi bildiği için bana çamur atıp hakaretlerine devam etmesi dayanılır gibi değil! O aileye öyle bir acı yaşatacam ki ömür boyu unutamayacaklar bunu..." Bir anda kollarının arasına çekti beni sonra yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Şimdi değil benim akıllı karım merhametli karım piçin tekinin kanını ellerine bulamayacak." Dediğinde öfkelendim. "Umrumda bile değil!" Diye bağırdım ondan uzaklaşmaya çalışarak. "Onlar istediğini yapacaklar, bana iftira atabilecekler ama ben bunları sineyemi çekeceğim yani! Gece merhametli falan değil! Zerre kadar tanımıyorsunuz beni, öyle bir yapacam ki kendi ayaklarıyla beni öldür diye gelecek yalvaracak bana!" Ağırca yutkundu öfkem karşısında.
"Sen sanıyor musun ki ben sağ bırakacam onu ben sadece sen karışma yapacaksam ben yaparım diyorum. Hiç kimse benim karımın namusuna da laf getiremez tek kelime bile edemez! Ediyorsa cevabını da alır ben o orospu çocuğunu senin canın yanmasın yeterince derdin varken bu binmesin üstüne diye senin hatrına affettim, sarhoştu bağışladım ama şimdi yok onu gebertmek için an kollarken sana bırakmam bunu ben istiyorum ben yapacağım!"
"Hayır ben yapacağım!" Diyerek engellemeye çalıştım onu, ama paikopatça güldü başını iki yana sallayarak. "Sen bugün fazlasıyla yoruldun bundan sonrası bende Mustafa köpeğide!" Dediğinde sinirle sıvazladım yüzümü.
"Boran lütfen diyorum karışma, sen sadece benim için olurda kaçmaya kalkarlarsa ki kalkmazlarda bunu yaparlarsa diye engelle yeter gerisini ben halledeceğim... Lütfen." Dediğimde dişlerini sıktı.
"Sikeceğim Mustafa'sını da ebesini de sülalesinide!" Diye öfkeyle söylene söylene indi arabadan ve kendi koltuğuna geçip oturdu. Gidiyorduk. Birinin ölüm kararını vermek elbette kolay değildi hatta mümkün değildi, kimse kimseyi öylece kolayca öldüremezdi ki buna hakkı da yoktu... Ama bazen buna mecbur kalırdınız, o iftiralara ailem inansaydı ya da onlar yerine başkaları olsaydı benim şimdiye bedenim çoktan toprağın altına girmiş olurdu. Töreler bunu emrederdi çünkü.
Şimdi o töreler birde bunu görselerdi o zaman kimse hemde hiç kimse bir kadının namusuna öyle kendi kafasına göre hâlal getiremezdi. Herkesin namusu kendineydi.
Araba da sadece sesli soluklarımız yankılanırken hiç konuşmadık, konağa yaklaştığımızda botlarımı geçirdim ayağıma, içim sıkılıyordu ve durgunlaşmıştım biraz, içimdeki öfke hâlâ yerini korurken durgunlaşan bir deniz gibiydim her an hırçınlaşarak dalgaları kıyıya sertçe çarpabilirdim.
Araba durduğunda kapının önündeki hareketliliği farkettim. Konağın korumalarıydı konak kapısı da açıktı, bunu Boran'da farkedip anlamazca baktı dışarı. "Ceketimi giy, terledin üşütme." Dediğinde böyle bir anda dediklerine karşın içim ısındı bir anda ve dikiz aynasından göz göze gelirken gülümsedim hafifçe. Göz kırptı.
Ceketini büyük olmasına rağmen kollarımdan geçirdim, o sırada Boran aşağı inip kapımı açınca bende indim arabadan. Soğuk rüzgar anında bedenimi ürpertti, arabayla arasında kaldığımda kolumdan yana doğru çekerek kapıyı örttü. Parmaklarını parmaklarına geçirerek elini elime kenetledi ardından arkasından ilerletmeye. Gergindim ama daha çok durgun, yatağıma girip uyumak istiyordum ama saat henüz erken ve kimsede yatacak hava kalmamıştı eminim ki.
Konak adamları Boran'a selam verip önlerini açtıklarında konağın açık kapısından içeri girdik art arda. Tam da düşündüğüm gibiydi, herkes avluda oturmuş bizi bekliyorlardı, dahası Güneş'in abisi Kadir ve kardeşi Emir de buradaydı. Bizi görür görmez ilk Bertan Ağa ayağa kalktı, Lalezar hanım ve kızlar ise ilk katın balkonundan endişeyle doğrularak bizi izlemeye başladılar.
"Boran nerede kaldınız oğlum!" Dedi sinirle. Hemen arkasından Kadir aksak adımlarla öne çıkarak, "benim kardeşimi hangi hakla hayvan gibi tıkarsınız kilere! De adamlarına çekilsinler kapının önünden kardeşimi görecem!" Diye yükseldiğinde Boran arkasına çekti onun görüş açısından beni çıkartmak için. "Kıs o sesini lan benim konağımda horozlanacak adam mısın sen!! Niye aldınız lan bunları içeri!" Diye kükrediğinde adeta, az önceki özgüvenli hâlleri sarsıldı ikisininde.
"Boran Ağa," dedi bu sefer ılımlı yaklaşmaya çalışarak ancak Bertan Ağa girdi araya. "Boran hallet gönder şunları beni daha fazla sinirlendirmeyin, oyun evine çevirdiniz lan burayı kendinize gelin!" Diye bağırdı baskın bir tonla ve geri çekilerek yorgunca attı kendini sedirlere. Merih ise bizim yanımıza geldi beni hızla süzdü bir sorunum olup olmadığını anlamak için ancak ben ona bakınca asıl onun sorunu olduğunu farkettim elmacık kemiği göz altına doğru kıpkırmızı olmuştu! Kim vurmuştu ona? Gözlerim önümdeki Boran'ın sırtına değdi, o yapmış olamazdı herhalde.
Boran sert bir soluk aldı omuzları gerildi, "Al arkandaki kardeşini çık git buradan, yarın öğrenirsin neler olduğunu!" Dedi dişleri arasından konuşarak. Mutfağın kapısında Haşim abiyle Mizgin abla endişeyle bakıyorlardı, kızları için endişelendikleri ortadaydı ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
"Boran Ağa en azından kardeşimi göreyim ne yaptı da bu halde anlatın, sahipsiz değil benim kardeşim, görecem onu." Diye direttiğinde kendimi tutamayarak çıktım Boran'ın arkasından.
"Göremezsiniz!" Gözleri anında bana çevirdi. "O ikiside sabaha kadar orada kalacaklar, ben istersem çıkarlar ancak şimdi defolun buradan!" Diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Zerre kadar güvenmiyordum bunlara çiftlikten gittikten hemen sonraki günlerde boş bulduğum bir an Boran'dan da gizli aramıştım Pare'yi, numarasını da Zara'dan almıştım ilk aramalarımda cevap vermemiş bana geri dönmemişti. Doğrusu inat yapıp aramıştım en azından açmamasını beklemiyordum bir cevap vermeli diye düşünüyordum ama o açtığında bana bağırarak bir daha aramamı kocasının benim yüzünden yandığını söyleyip uzak durmamı söylemişti onlardan.
Durmamıştım.
Cahit'i uyararak tekrar peşlerine takmıştım, çevresinde herkes onları iyilik timsali olarak tanısalarda bana çok ters gelen bir auraları vardı.
"Duydun karımı!" Diye bağırdı Kadir'e doğru, Emir ise arkasından bana öfkeli nefret dolu bakışlar atıyor tek kelime edemiyordu. "Defolun buradan yoksa boşaltırım silahı kafanıza! Şunu unutmayın ki kimse haksız muamele görmüyor bu konakta hemen şimdi içerdeki kardeşini öldürmüyorsam dua et sadece!" Kimse sanırım bilmiyor olmalı ki Boran Ağa'nın son sözleri ile dumura uğrayıp şaşkınca kalakaldılar.
Kadir bariz panik ve korkuyla gözlerini kaçırıp Emir'in kolundan çekiştirerek konaktan çıktılar.
"Boran neler oluyor anlatın artık öldük sabahtan beri!" Bertan Ağa'nın sesiyle kapıdan ayırarak ona döndüm. Lalezar hanımlar aşağı inmeye başladılar, Zara hızla yanıma gelip koluma girdi. "İyi misin yenge? Çok korktuk sen öyle öfkeyle konaktan çıkınca... Yani Mara öyle dedi."
"İyiyim sorun yok." Dedim kısaca çevirdim bakışlarımı Bertan Ağa ile göz göze geldim. Boran ne dediyse -duymamıştım- tuhaf bir ifadeyle bakarken, "geçmiş olsun gelin, baban kalp krizi geçirmiş. Müsait bir zamanda yanlarına gideriz geçmiş olsuna şimdi hastane kalabalık olmasın diye gitmedik." Benim onun yanından geldiğimi falan zannediyorlardı sanırım ama öyle değildi.
"Sağ olun." Diyebildim sadece.
"Herkes odalarına çekilsin kimse de kilere yaklaşmaya kalkmayacak yarın konuşuruz olanları, bugünlük bu kadar!" Dedi baskın bir şekilde.
"Tamam oğul, bir bildiğiniz var belliki ama yanlış yola sapmayın yeter... De hayde bekleme yapmayın dağılın!" Dedi çocuklara, etrafta Renas'ı görememiştim gerçi kızlar zaten böyle bir ortamda aşağı indirmezlerdi bu yüzden az da olsa rahattım.
Yukarı odaya çıktığımızda sabahki halinden eser yoktu odanın Diljen her yeri tertemiz yapmıştı. "Öfkenle her yeri yerle bir etmiştin." Arkamdan omuzlarımı tutarak başıma öpücük bıraktı, "kırılan her eşyanı geri koyacağım yerine üzülme sakın onlar için." Dediğinde biraz ilerleyerek kitaplığın olduğu raflara baktım kitaplar dizilmiş sağlam olanlar yerindeydi, parmaklarımı raflarda gezdirdim yavaşça, kırılanlar umrumda değildi manevi değeri var zannetmiş olmalıydı ama o kadar da değerli değillerdi sadece beğenerek kendim için aldığım şeylerdi. Sıkıntıyla iç çektim, ona baktım kapının önünde duruyordu, "gerek yok bir önemi yoktu onların," dedim.
Gözlerim şominenin üstündeki duvara asılı tabloma gittiğinde o da oraya baktı, "tek dokunmadığın oydu oda da, doğrusu ona dokunupta zarar vermiş olsaydın işte o zaman feci halde kahrolurdum." Dedi Boran, bir kaç adımda yanıma geldiğinde ikimiz de tabloya bakıyorduk şimdi. Ona gözlerimle devam etmesini neden öyle dediğini açıklamasını ister gibi bir bakış attım. Yara izimin olduğu elimi kendi yara izi olan eliyle tutup parmaklarımızı iç içe geçirmenizi sağladı ve yakınlaştı bana.
"Beni tanımazken o çocuğu hatıralarından silmeyip unutmayıp çizdin... Ellerimizin izlerimizin ve kaderimizin birleştiği kendi parmaklarınla resmettiğin bu tablo dünyadaki her şeyden çok daha değerli ve paha biçilemez." Aynı anda tekrar tabloya kısa bir bakış attık. "Seni seviyorum Gece'm." Diye fısıldadığında alnımdan öptü beni sıkıca.
Kaderimiz sonsuza kadar bir miydi bilmiyordum, ama şimdi birlikteydik, deli gibi onunla birleştirmek istemediğim kaderim onunla iç içe geçmişti, en başından beri hep bir noktada bağlanıyorduk... Sonumuz ne olacaktı tamamen muammaydı. Tek dileğim mutlu olmaktı, mutlu olmamız sadece.
Biraz rahatlamak için duşa girmiştim, fazla kalmayıp temizlenip çıktığımda üzerime pijamalarımı giydim, saçlarımın ıslaklığını alıp nemli şekilde ensemden topuz yapmıştım. Odaya girdiğimde Boran'ı göremedim, balkonun perdesini çekip açtığımda yoktu orada da, kapısı hava soğuk olduğundan kapalı olduğu için perdeyi düzgün bir şekilde kapattım.
Dışarı çıkıp bakma isteğimi bastırıp yatağa oturdum avuçlarımı yatağa yaslayıp, yorgunca kapadım gözlerimi biraz dinlenmek için. Kısa bir süre sonra içeri Boran girdiğinde tuhaf bir şekilde rahatladım. Elinde yemek tepsisi vardı, "sıhatler olsun." Dedi saçlarıma bakış atarak.
"Sağ ol. Aç değildim ki keşke sen tek yeseydin mutfakta," dedim sakince. Bana tersçe bakarak tepsiyi koltuğa bırakıp yanına çağırdı. "Çok konuşma miden almıyorsa bile zorlayacaksın hatta ben yedireceğim sana bak nasıl iştahın açılıyor." Dedikten sonra biraz o biraz ben birlikte yemiş tepside hiçbir şey bırakmamıştık. Tepsiyi kapının dışına bırakarak Diljen'e seslenmişti alması için içeri girdiğinde bende yatağa girdim aslında çok geç değildi saat ama yorgun düşmüştük hepimiz kaldı ki Boran hem yoldan gelmiş hem de İstanbul'da pek yattığını düşünmüyordum.
Benim yanımdaki komodine gelip çekmecesini açtığında çıkardığı ilaçla kaşlarımı çattım, yanıma oturduğunda ilacı bana vereceğini anladım. "Niye içiyorum şimdi? Üstelik onun hiçbir halta yaradığı yok sözde sinirlerimi yatıştıracak ama ben bugün sinir krizi geçirdim!" Dedim terslercesine ancak ilacın plastik kaşığına o renksiz sıvıyı döküp bana uzattığında karşı çıkmayarak içtim, fazla tatlı şerbet gibiydi. Yüzümü buruşturdum. Bir kaşık daha doldurduğunda kaşlarımı çattım ve geri çektim başımı.