49. Bölüm Part:1

4412 Kelimeler
"Buzdan Duvarlar" Hayatta en gaddar en duygusuz katilin, suçlunun bile zaafı vardır ya da zamanla oluşur ama her insanın mutlaka insaf edeceği acıyacağı bazı anları da olurdu... "İnanmıyorsan eğer istediğin tüm hastanelere gidebiliriz," dedi göz yaşları içinde Pare. "Yemin ederim hamileyim! Onu doğurmama izin ver dokunma bize o doğana kadar, kendi ayaklarımızla geleceğiz sana!" Diye yakındı. Boran Ağa'nın eli titriyordu, silahı tutan eli. Yüzünü görmediğim adamın şu an ne derece yıkılmış olduğunu öyle iyi hissedebiliyordum ki... Bunu hissetmeyi istemezdim. Boran zaten öldürmemekten yanaydı ancak Pare ve Kadir'in dedikleri canını yakıp alenen öldürmeye itmişti ve vazgeçeceğe benzemiyordu. Ailesine sırtını dönen ailesi umrunda olmayan Pare'yi, kendi kardeşini öldürmeyi istemişti. Bu çok ağırdı. Grileşmiş gökyüzüne bir anda bir düzine kurşun boşaltıldı. Boran Ağa adeta kükreyerek silahı havaya ateşlemeye başladığında Pare korku dolu çığlıkla kulaklarını kapamıştı ben ise irkilsemde başka tepki vermemiştim. Sonra bir anda silahı indirerek kardeşinin tekrar alnına yasladı sertçe, "tam iki kurşun var içinde! Biri sana biri yanındaki uğruna öldüğün piçe! Ve andım olsun bugün bana yaptıklarını unutmayacağım!! O karnındaki doğar doğmaz da toprağın altına gireceksin sana zerre kadar acımayacağım!" Diye bağırdı hüküm verircesine. Pare başını bile kaldıramadan ellerini karnına sararak başını salladı, Kadir ise korku dolu gözlerini karısına çevirerek onu kolundan çekerek kendine yasladı, sarıldı. Boran ise yüzünü çevirdi anında onlardan. "Alın bunları çıkarın konağımdan! Kimliklerini pasaportları da dahil her şeyleri alın tüm otogarlara havaalanlarına haber bırakın tek biri bile çıkamayacak bu şehirden! Adamlardan biride kapılarının önünde dursun! Hiçbir yere kaçamasınlar!" Diye avazı çıktığı kadar bağırdıktan sonra başını yerdekilere çevirdi. "Saat başı aranacak adamım ters bir durum olursa olurda adamım telefonunu açamazsa... Evini olduğu gibi başına yıkarım! Şimdi defolun!" O saniyeden sonra Kadir hızla kalkıp Pare'yi de zorlukla kaldırmaya çalıştı, Pare'nin zerre kadar ayakta durmaya hâli yokken gözlerini Boran'a çevirdi ancak tam o sıra abim kalktı ayağa, kaşlarımı çattım. "Acil bir işim çıktı, vereceğin her türlü kararda yanında olduğumuzu bil Boran Ağa ama sana tavsiyem kardeşine güvenme kocasını kurtarmak için hamileyim yalanını atmış olabilir hastaneden sonuç aldırt mutlaka!" Dedi sert bir ifadeyle ve gözlerini tiksinircesine çevirdi Kadir'lere ardından başını iki yana sallayarak baskın adımlarla konaktan çıktı. Her şey öyle üst üste binmişti ki neyi nasıl düşüneceğimi şaşırmıştım. Abimin bu çıkışı ve böyle bir akıl verişi bile bir ilk gibiydi? Amcam da müsade isteyip bana da son bir kere bakıp abimin arkasından çıktı hızla, ona yetişmekti amacı. Kadir Güneş'e yerden kalkmasını söylerken dişleri arasında, Güneş başını eğmiş iki yana sallıyordu. Bir yandan Pare'yi tutarken uzanarak eğildi ve Güneş'in kolunu kavrayarak kalkması için çekmeye çalıştı. "İstemiyorum bırak!" Diye bağırmaya başladığında gözler yavaşça ona döndü. "Bu da nasıl bir aşksa." Diye alayla konuşan Derzan Ağa olmuştu, herkesin göz devirdiğine emindim niyeyse. Kadir zorlukla Güneş'i de kaldırdığında Güneş'in gözleri bana değdi, öfkeyle. Belki yapmamam gerekiyordu ama onun utanmazca yaptıklarını tamamiyle sindirebilmiş değildim henüz. Merdivenlerin başından bir kaç adım atarak ona doğru adımladım. "Merak etme Güneş!" Dedim ona doğru, yaşlı nefret dolu hareleri dağılmış saçlarının arasından bana döndü. "Bu konakta tek bir çöpün bile kalmayacak, hepsini yarına kadar evine göndereceğime emin olabilirsin!" Dedim. Sesim de kendim gibi net ve soğuk çıkmıştı hissedilen tek duygu sahte anlayıştı. Bana atılacakken öfkeyle kolunu tutan Kadir tek seferde kendine çekmiş ve canını yakmıştı, yüzünden anladığım kadarıyla. "Çıkarın bunları dışarı hemen!" Diye bağıran ise Boran Ağa olmuştu. O Ağaların önünde duruyorken ben onlardan daha uzak avlunun ortasına yakın duruyordum fakat biraz gerileyerek tekrar merdivenlerin yanına gittim çünkü kimsenin odak noktası yani gözlerinin önünde olmak istemiyordum. Dakikalar içinde Güneş'in abisine direniş ve bağırışlarıyla konaktan çıkarılmış gönderilmişlerdi. Ciddi ciddi gerçekten bitmiş olduğuna inanamıyordum. "Ee, Ağalar sustunuz kaldınız bu dostluğu beraberliği kutlamayacak mısınız?" Diye konuşan Derzan Ağa olmuştu yine. Derdi ortalığı sanki değilmiş gibi daha da kızıştırmaktı herhalde bu herifin! Ki öylede olmuştu, ilk hamle yaşlı olan o adamdan gelmişti. "Bu yaptığın onca yıldır yapılmış en büyük ihanet hainliktir! Bugün sustuk törelerimize atalarımıza karşı geldik ancak bil ki bundan sonra Asparşah Aşireti daimi düşmanımızdır!" Diye bağırdı, ardından ayağa kalktı yaşlılığın verdiği zorlukla. "Al bizden de o kadar! Asparşah aşireti onuru ile törelerine bağlılığı ile tanınırdı ama görüyoruz ki Boran Ağa çıkarları için kullanır olmuş... Yazık." Diyerek başka biri ona destek çıkmış ve herkes onaylamazca konuşurken ayağa kalkmıştı. Diken üstünde duruyordum, her an her şey olabilirdi. "Ağalar!" Diye bağırdı uyarır şekilde Boran. "Ben sadece doğru neyse onu yapar hükmümü de ondan yana veririm! Değil siz dünya dizilse karşıma yine yaptığımdan pişman değilim olmayacağımda! Kardeşimi öldürmeyi göze aldım ben! Sizin gibi davranamıyorum beni doğurana, bir kadına ya da masum birine! Şu an doğru olan neyse onu yaptım! Sizde adımlarınızı da bana karşı düşmanlığınızı da başlamadan bitirseniz iyi olur aksi hâlde kimseye acımam!.. Şimdi, gelipte kararıma saygı duyup yanımda olduğunuz için teşekkürler(!) Gidebilirsiniz!" Diyerek açık açık had bildirdi. Ve, konağın avlusu sadece bir kaç dakika içinde boşaldı, herkes gitmiş ve biz bize kalmıştık. Merih Bertan Ağa ve Boran karşı karşıya gelirken Lalezar hanım ve kızlar üst kattaydı kızlar annelerini sakinleştirmeye çalışıyordu ve ben nereye doğru hareket etsem bilemedim. Ki tam o anda bir tokat sesi yankılandı avluda, "Sen ne halt ettiğinin farkında mısın!" Diye bağırdı Bertan Ağa. Boran'a vurmuştu! Refleksle bir kaç adım atmıştım onlara doğru. Boran yana düşmüş yüzünü babasına kaldırdı, "baba napıyorsun sen! Sakin ol!" Diyerek uyaran Merih'e bağırarak geri durmasını belirtti Bertan Ağa. "Yanlış bir şey yapmadım ben baba." Dedi her kelimesine basa basa, Boran. "Ulan daha ne yapacaksın, bir de yanlış değil diyor! Nasıl bir belaya soktuğunun farkında mısın sen bizi! Adamların mallarına el koymaya çalışmak ne demek lan!" Diye bağıra bağıra konuşurken Boran'ın yakasına yapıştı sinirle. Sertçe yutkundum Bertan Ağa hiç olmadığı kadar öfkeli görünüyordu. "Öldürecek miydin kardeşini gerçekten." Bu soru Bertan Ağadan gelmemişti, Lalezar hanımdan gelmişti. Omzumun üstünden arkama baktığımda Lalezar hanım darma dağan bir halde benimde yanımdan sarsak adımlarla geçip Boran'a doğru yürüdüğünde Boran'da yakasını babasından kurtararak annesine döndü. O an ne kadar berbat bir halde olduğunu farkettim. "Öldürecek miydin onu!" Diye bağırdı acıyla ve son anda dibine kadar girdiği oğlunun göğsüne vurmaya başladı. Boran sertçe yutkunarak bana asla bakmayarak annesini engellemeye kalkmadı bile. "Öldürecek misin! Söyle öldürecek misin kardeşini!" Diye devam ettiğinde isyan ede ede. Boran tek kelime etmeyerek onayladı onu resmen. İçim sıkıldı yüreğim sıkıştı sanki, bunun bedellerinin bu kadar ağır olmasına gerek var mıydı o kadar insan düşmanken birde ailesi mi karşısına geçecekti yani. Bu çok ağırdı işte. Konuşmak istedim o an, bi' şey söylemek istedim ama dilimden dökülmedi kelimeler, dona kaldım resmen. "Hepsi bu kadın yüzünden oldu! Ona olması gerektiği gibi davranmadınız!" Diye öfkeyle ortaya atılanda Mara olmuştu. Her şey tamdı bir bu eksikti ki tüm gözler bana döndü. "Sakın ona tek kelime edeyim deme gebertirim seni!" Diye kükredi adeta Boran Ağa. Sesi kat kat yankılandı avluda. Annesinden kurtulup bana doğru baskın adımlarla gelirken. Mara yutkunarak benden uzaklaştı, "yalan mı ama abi seni doldurmadı mı boşan diye, olacakları bile bile yapmadı mı görmüyor musunuz geldiği günden beri ne sorunumuz bitti ne huzurumuz kaldı! Bu kadın resmen her şeyi kendi için yapmış ortada işte, sırada ne var kim bilir!" Boran önüme geçerek beni arkasına alırken Mara ile karşı karşıya kalmıştı. Ama o sıra Zara'da geri kalmayarak inmişti aşağı. "Sen ne diyorsun be niye hiçbiriniz de abime bakmıyorsunuz o sadece istemediği sevmediği bir kadından kurtuldu yengem doldurmuş olsa ne yazar! Ya abim Gece'den önce var mıydı yok muydu belli değildi, işlere gömülmüş haftada iki üç kere zor gördüğümüz biriydi! Niye hiçbiriniz de kendi mutluluğu için ufak bir şans verdiğini düşünmüyorsunuz! Huzurmuş iki kadınla devam etse daha mı iyiydi, sanki yengem gelmeden önce Güneş varken huzurla yaşıyormuşuz gibi davranma, asıl o geldiği günden beri yapmadığını bırakmadı yahu gözlerimize baka baka her defasında birimizi kötüleyip durmuyor muydu abime! Hele beni geldiği hafta yalanlarla abime dövdürtecekti resmen! Ne fitnesi biterdi ne fesatı bana bir söyleyin ya ne hayrını ne iyiliğini ne yararını gördünüz bu kadının! Konuşun hadi, hiçbir şey demezsiniz öyle susup oturursunuz ama Gece'ye gelince ne bok olsa onun suçu oluyor hiçbirinizin ağzı susmuyor!! Abim hiçbir zaman onun istediği gibi biri olmadı tüm sorun bu aslında! !" Diye bağırdı tüm birikmişliği ile geri durmayarak ve herkes hak vermiş görünüyordu ona, gerçekten ben doldurmamıştım ama yapsaydım da pişman olmazdım. Sadece şimdi her şeyin suçlusu ilan edilmek haksızlıktı, acımasızlıktı... Yinede kör olmayanları görmekte güzeldi. "Zara doğru söylüyor kendinize gelin, sebebi ne olursa olsun abim istedi ve oldu kimse kimseyi suçlamasın çünkü kimse Pare kadar suçlu değil!" Dedi Merih öfkeyle. Tüm bu söylenenlere rağmen Mara susmayıp, "Pare ablamın tek suçu sevmek mi yani-" der demez dayanamayarak ben karşılık verdim, Boran'ın arkasından çıkarak. "Senin derdin, ne abin ne de Güneş! Senin derdinin ben ne olduğunu iyi biliyorum laflarına dikkat et yoksa-" "Asıl sen laflarına dikkat et gelin!" Diye sertçe kesti lafımı Lalezar hanım. Şokla bakakaldım. "Odana çık yeterince girdi bir birine burası şimdide diğer kızıma sarma!" Diye tamamladığında yerin dibine girdim sanki oracıkta. Hiç olmadığı kadar soğuk ve gaddar görünürken sanki öz annem bana böyle davranmış gibi kalbim kırılmıştı. "Anne sakın!" Diye uyarır şekilde konuşan Boran'ı bile zor işittim. "Ne, yeter bir kızımdan etti diğer kızımdan da mı olayım!" Diye yakındığında gözlerim dolmuştu. Mara dediklerim yüzünden korkup şüphelense de annesinin dedikleriyle sevinmiş görünüyordu. "Ne diyeceksiniz bana söyleyin ama ona tek laf dokundurtmaya kalkmayın yoksa yemin ederim bir daha göremezsiniz yüzümü! Sadece kızlarınız varmış gibi davranmayı kesin, ulan bana tek kelime etmedi o bu konuda ben istedim ben yaptım! Tek biriniz bile tek biriniz bir laf söyleyecek olsun anam demem babam demem ya atarım sizi de konaktan o çok sevdiğiniz evladınızın yanına gidersiniz ya da siktir olup giderim bir daha yüzümü görmezsiniz!" Diye bağırdı avaz avaz. Sokaktaki insanlar bile rahatlıkla duyabiliyordu burayı. Sonrası ise nasıl oldu kavrayamadım Boran kolumu tuttuğu gibi merdivenlere yöneldi ve odamıza çıktık. Odaya girip kapıyı ardımızdan sertçe kapattığında girdiği kaba sığamayacak kadar dolu ve durulmaz görünüyordu. "Sakin mi olsan artık." Dedim biraz çekinerek. Odanın ortasında dururken ceketini çıkardı sertçe, gözleri dediklerimle bana dönerken duruldu biraz. "Annemin dediklerine aldırma, herkes sinirli dağılmış ne yaptıklarını bilmiyorlar." Diye açıklama yaptığında derin bir nefes aldım. Bir kaç adımla yaklaştım ona, "o bir anne evlatları için endişeleniyor ve üzülüyor o kadar, ona bilenecek değilim. Tek derdi... Çocukları." Dedim buruk bir şekilde. Kehribarları çatık kaşları ile bana baktı, "Ne olursa olsun yaptığı yanlıştı, anlayacak o da bunu, sen sakın üzülme tamam mı? Ben istediğim için oldu hepsi." Diyerek bu durumda bile beni yatıştırmaya iyi hissetmemi sağlamaya çalışması gülümsememe neden oldu. "Sorun yok dediğim gibi." 🔗🗝️🔗 "Bitti, her şey bitti bıraktı beni bitti her şey!" Diye deli gibi söylenen kadınla abisi sert bir nefes aldı. Taksi evlerinin önünde durduğunda, Kadir arabadan inerek arka koltuktaki Güneş'in kolunu sıkıca tuttu, öyle bir sıktı ki kırılacaktı sanki kadının kolu, onu sertçe çekip arabadan çıkardığında deminden beri olduğu gibi hâlâ hıçkırarak ağlamaya devam etti Güneş. Pare ise boş bakışlarla arabadan inerek arkalarından ilerledi. O sırada bir araba da evlerinin önünde durdu ve iri kıyım kel bir adam çıktı arabadan. Bu Asparşah konağının adamıydı. Kadir'in öfkesi yokmuş gibi daha da yükseldi. Kapıyı sertçe çalması sonucu içerdeki annesi kapıyı can havliyle açtı hemen ancak gördüğü suratlar korkuyla çığlık atmasına neden oldu. Kadir annesini iterek Güneş'i sürüklercesine eve soktuğunda ayaklarındaki ayakkabıları çıkarmaya çalıştılar. "Neler oluyor bu hâl ne oğlum!" Diyen kadına sinirli bir gülüş yolladı. Çünkü öyleydi deliriyordu öfkeden ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Salona geçtiklerinde Kadir Güneş'i sertçe iterek yere yapışmasını sağladı, "boşadı beni, bıraktı beni anne!" Diye sayıkladığında annesi duyduklarıyla donakaladı resmen. O anda Kadir salona yeni giren kadına dönerek yaklaştı öfkeyle ancak Pare ona karşı duygusuz bir tavırla duruyordu. "Doğru muydu orada dediklerin," diye sordu dişlerinin arasından. "Yarın hastaneye götürecek adamları seni eğer yalan söylüyorsan hepimizi gebertecek o abin olacak şerefsiz!" Diye bağırdığında elini vurmak için kaldırmıştı ki Pare dolan gözleriyle başını iki yana salladı. "Yerinde olsam hareketlerime dikkat ederdim, Kadir. Hayattaysan benim sayemde bir yem attın ortaya kardeşimi boşarsan kardeşini boşarım diye ama Boran yemedi bunu, benim kendimi öldürecek olmamı bile yemedi ve bak şimdi ikimizde onun öfkesine ve senin salaklığına kurban gideceğiz!" Diye bağırdığında Kadir havadaki elini yumruk yaparak yanına indirdi. "Evet hamileyim!" Diye bağırdı adamın yüzüne tekrar hemen ardından karnına koydu ellerini. "O yerdeki gerizekalı kardeşininde seninde benim de hayatım karnımdaki bebeğe bağlı," dediğinde gözlerinden yaşlar aktı duygusuzca. "Bana vurmaya kalkmazsan iyi edersin, bu karnımda öldürdüğün diğer bebeklere benzemez... Çünkü karnımdaki ölürse bizde ölürüz... Sakın yanlış anlama ölmek seninle tanıştığımdan beri zerre kadar umrumda değil ama hayatta kalmaya mecburum işte. Size katlanmaya da!" Dediğinde onaylamazca başını iki yana salladı. Yerdeki hıçkırarak ağlayan kadına eğildi, "çok dua ettim ben, tek dileğim beni göz göre göre yakanların yanmasıydı. Sen yanıyorsun Güneş artık, hem de çok, Boran Gece'yi benim bile tahmin edemeyeceğim kadar çok seviyor ona bir şey olursa ardından gidecek kadar! Sevdalanmış kör kütük! Seni kurban etti ona acımadan beni de kurban etti yok sayarak! Dilerim aşklarına en yakından şahit olursun!" Güneş daha beter olurken onlardan uzaklaşıp odasına girdi Pare, girdiği gibide kapıya yaslanıp yere çöktü. Kadir Güneş'i içerde acımadan döverkende kılını kıpırdatmak bir yana ufacık bile acımadı ona çünkü o çok daha fazlasını istiyordu. Güneş'te annesi de Kadir de Emir de hepside yavaş yavaş acılar içinde ölmeyi sonuna kadar hakediyordu. Kapının koluna zorlukla tutunarak kalktı ayağa, aynanın karşısına geçtiğinde tüm olanlara rağmen ufak bir ışık vardı göz bebeklerinde... Karnını okşadı yavaşça. "Uzun zaman sonra ilk defa gördüm onu biliyor musun? Sadece bir kere bakma cesareti buldum ona... Niye hakkım yokmuş gibi hissediyorum peki? En son ne zaman baktım onu bile bilmiyorum! Boran'a kendimi öldürürüm derken sevdiğim adam için, kimse uğruna öleceğim adamın o olduğunu bilmiyordu... O bile. Yine de şükretmeliyim değil mi Allah'a onunla karşı karşıya bile geldiğim için! Yoksa yine hayallerde rüyalar da buluşurduk, sonra da adını sayıkladığım bir gece Kadir bunu duyar ve sabaha kadar acımadan döver," derken güldü haline acınası bir şekilde. Karnına indirdi bakışlarını tekrar. "Bir tecavüz bebeği oluşun senden nefret ettiğim ya da sevmediğim anlamına asla gelmez. Masum olan hiçbir şeyden nefret etmem ki ben... Sen benim yeniden umut ışığımsın tıpkı Gece gibi. Biliyorum her ne kadar ona bir şeyleri anlaması için bir kapı bırakmamış olsamda ki mecburum buna, hayatımda riske asla yer yok, olamaz! Yine de mutluyum onun sayesinde birileri acı çekebiliyor hakettiği gibi, belkide sen doğana kadar annen hepimizi kurtarmanın bir yolunu bulabilir... Kim bilir belki bu sefer şans bizden yana güler!" 🔗🗝️🔗 Aldığımız kararlar çoğu zaman doğru olmayabiliyordu ama bunu yapman gerektiğini de biliyordun ve pişman olmak istesende olamıyordun çünkü olan olmuştu. Tıpkı Boran Ağa gibi. Pişman mıydı değil miydi anlamıyordum. Şimdiye kadar tek kelime etmeyişi içime kurt düşürüyordu ister istemez. Banyonun kapısı açıldığında çıkmıştı içerden, duş almamıştı ihtiyaçlarını gidermişti sadece. Ya da belkide benden kaçmak için içeri girmiş ve suyu öylece açık bırakmıştı. Niye böyle felaket seneryoları üretiyordu aklım anlamadım. Geçip koltuğa oturduğunda gergince geriye doğru yaslandı ve telefonuyla uğraşmaya başladı. Yatağa sırtını yaslamış dizlerini kendine çekerek sarılan bana gözleri bir kez olsun değmezken ben alenen ona bakıyor tek hareketini kaçırmıyordum. Ama bu canımı çok sıkıyordu aslında onu anlamam gerekirdi ama olmuyordu böyle sessiz kalarak yaşadıklarımızı ayrı ayrı sindiremezdik. Telefonuyla uğraşırken sesli bir solukla ayağa kalktı, "çalışacağım biraz çalışma odamda geç oldu uyu artık sen hadi." Diyerek kapıya yöneldi ve cevap vermemi beklemeden çıktı dışarı. Ağzım açık bakakalmıştım arkasından. "Çılışıcığım birız-" diyerek onu sinirle taklit ettim arkasından. Pislik herif ne doğru dürüst konuşuyordu ne de bakıyordu. Yatağı tepikleyerek indim ve kapalı balkon kapısının önüne geçtim, perdeyi çekerek dışarı baktığımda sadece elektrik direklerinden çıkan ışıklar vardı, manzarası güzeldi ama çıkmak istemiyordum balkona, yinede ruhumun sıkılıp daraldığı da bir gerçekti. Ani bir kararla saat gece yarısına yarım saat varken henüz, dolaptan siyah deri ceketimi çıkararak üzerime geçirdim, fermuarını çekerek saçlarımı çıkardım içinden. Triko elbisem hâlâ üstümdeydi ama spor ayakkabı giymiştim bu sefer. Tek bir kişi dışarda yokken sessiz olan konakta yürümeye başladım, kimse akşam yemeğine inmemişti bizde odamızda yemiştik yani ben bir tabak çorba içmiştim Boran ise hiçbir şey yememişti. Canı gerçekten sıkkındı. Bu benim de canımı sıkıyordu, o alışık olduğum haline geri dönmeliydi kesinlikle, bir kaç saatte olsa bu hali hiç hoşuma gitmemişti bana zararı olmadığı hâlde. Çalışma odasının kapısına geldiğimde titreyen ellerimi kulpa koyarak bir kere tıklatıp açtım kapıyı. Masasında oturup başını ellerinin arasına almış vaziyette dururken gelişimle hızla düzeltmişti kendini. Gözümden kaçmamıştı ama belli etmedim. Çatılan kaşları kısılan gözleri üzerime indiğinde kapıyı bırakarak bir adım attım içeri, "dışarı çıkmak istiyorum!" Dedim direkt. "Ne?" Dedi anlamayarak. Derin bir nefes aldım, "dışarı çıkmak istiyorum yani yürüyüş yapmak. Konak üstüme üstüme geliyor boğuluyorum sanki dışarı çıkmam gerek." Dediğimde kaşları daha da çatılırken sandalyesinden kalkarak masasından uzaklaşıp bana doğru gelmeye başladı. "İlaç aldın mı nefesin tıkandı değil mi seni bırakmamam gerekirdi tek başına." Diye söylendiğinde bugün ilk defa bana dokunarak elini yanağıma koydu. Okşadı, endişeli bakışları altında. Başımı hafifçe iki yana salladım, alttan alttan ona bakarak. "Sadece sıkıldım ve daraldım, biraz yürüyüş yapmak istiyorum." Dedim kısıkça. "Bu havada mı?" Diye sordu kapının izin verdiği kadar dışarı tekrar bakarak. Soğuktu ama buz gibi de değildi birazda esiyordu tabii. "Yağmur yağacak üstelik birazdan." "Hava sabahtan beri böyle, bir damla yağmadı biz çıkınca da yağmaz eminim. Hem istersen sen gelme, uyumadıysa Merih'i alırım yanıma onunla dolaşır geliriz." Desemde amacım bu değildi tabiki. "Saçma sapan konuşma!" Dedi huysuzca. "Ben geleceğim tabiki, hadi yürü." Diyerek dışarı yönlendirdiğinde üstüne baktım, sadece gömleği vardı. "Hava soğuk bir şey almayacak mısın üstüne." "Gerek yok üşümüyorum ben," dedi kısaca. Bende üstüne gitmedim, parmaklarını parmaklarımın arasından geçirerek sıkıca tutup ilerlemeye başladığında sessizce ona uydum. "Ağam gelelim mi bizde?" Diye sordu kapının önüne çıkar çıkmaz biz. "Gerek yok aslanım siz burada kalın yürüyeceğiz biraz." Diyerek tekrar yürümeye başladığında onun yanında yürümeye gayret ettim. "Biraz yavaş mı yürüsen?" Diye uyardım hafifçe. Bir şey demeden dediğimi yaptığında yavaş yavaş ilerledik sokakta. Arada bir iki ufak konakların ama genel olarak taştan tarihi bir görüntü bırakan tek katlı evler vardı, yarısının ışıkları yanarken çoğu yanmıyordu. Sokağı bitirip öylece bir tanesinden dönerek ilerlemeye ilerlemeye devam ettik, elimi sıkıca tutmayı bırakmıyordu ama tek kelime de etmiyordu. Arada bir denk geldiğimiz tek tük insanlarda kafalarını çevirip bakmazken öylece yollarına devam ediyorlardı. "Daha iyi geldi mi?" Diye birden sormasıyla. "Ne?" Dedim anlamayarak. Bana bakarken kaşlarını çattı hafif, "bunalıyorum demiştin ya hani, daha iyi hissediyor musun şimdi?" Dediğinde aydınlanma yaşadım sanki, kaşlarım havalandı ama hemen kafamı salladım. "Dışarı çıkmak iyi geldi... Peki ya sana? Yani sen iyi misin?" Diye sorduğumda nabzım hızlanmaya başladı, ufak bir soruydu ama ne tepki verir bilemiyordum. Elimi biraz daha kendine çekti yürürken ve omuzlarımız birbirine değiyordu şimdi. "Kötüyüm dememiştim, önemli olan sensin şuan ben değil." Dedi düz bir şekilde. Sinirlenmeye başlıyordum artık, normalde susmayan oyken şimdi bilerek mi böyle konuşuyordu. Yavaş yavaş ilerlerken elimi sertçe çektim elinden bakışları anında döndü bana, başımı ona çevirmeden kollarımı göğsümde birleştirdim. "Böyle daha iyi," dedim hâlâ baktığını bilerek. Bir kaç adım atmıştık ki kolunu omzuma atarak kendine çekti, "Neyin var hadi söyle?" Dedi. Ona yaslanmış halde ilerlemek adımlarımı sekteye uğratacak olsa da dikkat etmeye çalıştım. Kolunu koluma doğru indirerek daha iyi kavradı bedenimi parmaklarını koluma sardı, kehribarları karanlıkta bile bana bakarken parlıyordu. Sorgulayıcı bakışlarına alttan bir bakış atarken omuz silktim yavaşça. "Bir şeyim yok..." Dedim sessizce, önüme döndüm tekrar yürürken. İnanmadığı şakağıma doğru süzülen soğuk nefesinden anlamıştım. Adımlarımı durdurdum, "Ama senin var gibi," dedim, yavaşça. Sokağın ortasında tek bir kişi geçmezken durmuştuk, usulca ona doğru döndüm. Kaşları çatılmıştı hafif, "diyelim ki var," dedi düz bir tonda, "bu seni ne kadar ilgilendiriyor?" Kaşlarım havalandı, sorusu afallattı beni, ne denebilirdi ki ne desem doğru anlardı? Eli sırtıma kaydı varlığı belli belirsizdi ama bir kolu etrafımdaydı bunu hissettiriyordu. Başımı dikleştirdim ona doğru, kısılmış bir şahin kadar dikkatli izliyordu beni. Rüzgar sertçe esmeye başladı o esnada neyse ki Boran Rüzgarı önümde olarak kırıyor ve saçımın savrulup beni rahatsız etmesine farkında olmadan izin vermiyordu. Ben korkak ya da çekingen kız tavırlarına ne kadar bürünmek istemesemde istemeyerek oluyordu hep, hoşuma gitmiyordu ama karşımdaki adam kurallarımı bozmaya fazlasıyla istekli biriydi. Yine de karşısında olabildiğince cevap vermekten kaçınmayan biri olacaktım. Ne demişti onun bir sorunun olup olmaması beni ne kadar ilgilendiriyordu öyle değil mi? Hah! Ben elit ve sakin anlayışlı biri olacağım dedikçe resmen beni dürtüklüyorlardı. "Sadece merak ediyorum, bir sorunun varsa anlatmanı istiyorum böyle kaçınarak susarak bir yere varamazsın neticede. Üstelik bugün olanlar hakkında... konuşmayacak mıyız?" Gözleri donuklaştı bir anda, üzerime eğildiğinde nefesim tekledi. Elini sırtıma koyarak gerilememi başlamadan durdurdu. "Gece!" Dedi adımı baskılayarak. "Benimle gerçekleri konuş, kaçak göçek saçma cümleler kurma!" Gözlerimi telaşla kaçırmak istesemde buna yeltenmedim, "ne diyorsun anlamıyorum?" Dedim sadece. "Gerçekleri duymak istiyorum sadece, neden merak ediyorsun mesela beni, bu saatte neden yalan söyleyerek dışarı çıkardın bizi?" Dediğinde, bu sefer sadece gözlerimi kaçırmadım gerileyerek uzaklaşmak istedim ondan saçma bir hisle. Ancak unuttuğum kolunu belime sararak aramızda olan mesafeyi de kapatırcasına göğsüne çekti, ellerim aramızda göğsüne yaslı kaldı. "Benden kaçmaya mı çalışıyorsun sen?" Öyle bir söylemişti ki evet desem alay edip kahkahalarla gülecekti sanki halime. "Ben seni kendime hapsetmeye yeminliyken üstelik!" Diye tamamladığında midem kasıldı, zorlukla yutkundum. "Ne saçmalıyorsun sen! Kaçtığım falan yok benim!" Diyerek çıkıştım ona. Burnundan nefes verdi sertçe, "aynen kesin kaçmıyorsun!" Dedi sinirli bir gülüş atarak. Elini belimden çekip saçını karıştırdığında rahatça nefes verdim. Rüzgar bu sefer beni hedef almışcasına estiğinde saçım dağıldı hep, ellerimle onları zaptederken Boran'a baktığımda sıkıntıyla şişirdim göğsümü. "Eski halini daha çok beğeniyorum," dedim sinirle. Bakışları çatılarak bana döndü, "yani işte pek bir şey takmayan ya da en azından ben konuşmasam da konuşan halini, böyle durgun ve kötü görününce canım sıkıldı bu duruma... O yüzden sana da iyi gelir ve konuşursun diye dışarıya çıkardım ama ben de kötüydüm yani yalan söylemedim sana." Boran az önce uzaklaştığı gibi kendi ayaklarıyla yakınlaştı bana. İki yandan başıma bastırarak tutmaya çalıştığım saçlarıma parmaklarını geçirdiğinde indirdim ellerimi, yüzüm göğsüne değecek kadar yakınlaşmıştı ve kokusu... Kokusu çok güzel geliyordu sanki yeni parfüm sıkmış gibi. Saçımı iki yandan arkama doğru toplamaya çalışırken dudaklarını alnıma bastırdı, "ha şöyle yavrum. Gerçekleri söyle canımı ye!" Dediğinde saçlarımdan öptü beni. Gülümsedim yavaşça. Yavaş yavaş açılmıştı işte şimdi, saatler önceki o öfkeli huysuz suskun adam gidiyordu yavaş yavaş. "Tokan var mı?" Diye sordu dudakları kahküllerimin üstünde kıpırdanırken. Sıcak nefesi soğuk havada tenime dokunuyordu usul usul. Cevap vermek yerine bileğimdeki lastiği çıkarıp aramızdan uzattım ona, aldı ve nasıl olduğunu anlayamadan saçlarımı sıkı olmayacak ama tutucu bir şekilde topladı ensemde topuz yaparak. "Sağ ol," dedim benden ayrıldığında hafifçe, kısık bir sesle. Kahkülüme dokundu severek parmaklarının ucuyla. "ne demek bebeğim, saçlarına dokunmak için ufak bir bahaneydi sadece." Dudaklarım kıvrıldı dediğiyle. Saçıma dokunan parmakları usulca yanağımı sevdi, "Sadece biraz kendi kendime kalmak istedim, kafam o kadar dolu ki rahatlamak kafamı toplamak istedim..." Sesli nefesi karıştı havaya buhar olup. "Şimdi anlıyorum ki yanılmışım, sadece sana sarılmak kokunu solumak bile yetiyormuş... Bunu bir kez daha anladım." Kollarını bana sardı yavasça hemen ardından boynuma eğildiğinde yeterince hızlı değilmiş gibi daha da hızlı atmaya başladı kalbim. Noluyordu böyle bana anlamıyordum önceden bu tür tepkileri bedenim normal olarak veriyor derken neden artık daha farklı hissediyordum bilmiyordum özellikle de çiftlikten beri. Sakalları boynuma sürttündü önce, sonra burnu değdi. "Bir insanın kokusu hiç mi değişmez... Senin ki değişmemiş işte her defasında daha da yoğunlaşıyor... Sanki her defasında seni kollarıma aldığım ilk ana gidiyorum. O küçücük bebeği doya doya sevmeyi ne çok istiyorum bir bilsen." Boğuk ve derin çıkan sesi tüm tüylerimi diken diken yaptı. Sırtına gömleğine tutundum ihtiyaçla, onunda saçları benim burnumun dibindeydi, başımı biraz çevirsem tüm yüzüm saçına değecekti. "Sevmiyor musun zaten?" Diye çıktı ağzımdan bir anda. Ellerim titremeye başladı, kızardığıma emindim, böyle bir soruyu nasıl sorabilirdim ki?! Ancak o derin bir iç çekişle boynuma ufak ama etkili bir öpücük bıraktı, öyleki nabzım tam o noktada atmaya başladı. Öptüğü noktaya sakallı çenesini sürttüğünde içim titredi, "sevmek ne kelime... Ölüyorum ona ben ölüyorum." "Boran..." Dedim sızlanırcasına, "söyle ömrüm." Diye karşılık verdi anında içli içli. "Böyle konuşmasan olmuyor mu." Dedim kısıktan bir sesle, İnşallah duymuştur dedim içimden, çünkü sesim içime kaçmıştı resmen. Kollarını iyice sıkılaştırdı, başını boynumdan çıkarıp yüzüme yakınlaştırdı üstten üstten. "Ne izin veriyorsun dokunarak anlatayım, ne de izin veriyorsun konuşarak anlatayım. Sen benden bıkma diye içimdekileri nasıl yürek süzgeçinden geçirip dillendirdiğimi biliyor musun?!" Gök gürledi tam da o anda irkilerek daha da sokuldum ona. Hayatım boyunca kendimi hep buz dağlarının ardında sanırdım, sevmezdim öyle ne aşkı ne sevgiyi yapmacık sahte gereksiz gelirdi. Ben sadece evlat sevgisine inanırdım, hiç görmemiş olsam da. Buz mavisi gözlerim belkide ilk çatlağını şimdilerde oluşturuyordu, onun gözlerine bakarken. Kalbim sancılanıyordu artık, söylemek istedim; bıkmak ne kelime bakışların bile boğuyor beni sevginle öyle çok boğuyor ki arsız birinin teki çıkacağım başına az kalıyor bunlar diye. "Seni düşünmek bile nasıl boğazımı düğümlüyor nasıl kesiyor sesimi soluğumu bir bilsen." Alnını alnıma yaslamış öylece duruyorduk, belkide dinleniyorduk usul usul. Öyle bir bakıyordu ki tıpkı bir annenin yeni doğmuş bebeğini ilk defa kucağına alıp ona tek kelime bile edemeyerek tutulmuşcasına baktığı gibi bakıyordu. Dudakları yanağıma değdi hafifçe, "seviyorum seni kadın! Öyle böyle değil!" Titrekçe nefes aldım. Amacım neydi ne oluyordu. Yavaşça öptü yanağımı, sonra yineledi, ufak ufak öptü yüzümün sol tarafını, öpücükleri dudağımın ucunda durdu. Bir parça açık olan dudaklarımın arasından soğuk havayı çektim derince, belkide başıma gelecekler için fazlaca nefes stoklamak istedim o an kendime, bilemedim. Parmakları belimi sıkıca tutarak kendini belli ettiğinde dudakları usulca dudaklarımın üstüne kapanmak için hareket etti. Ettiğiyle de kaldı tam dudaklarımızın üstüne bir yağmur damlası düştü. "Siktir!" Dedi sinirle, başını hafif uzaklaştırdığında bir kaç damla daha yağdı üzerimize. Dudaklarımı ısırdım suçlulukla, gözleri birer ok gibi bana döndüğünde başını yana eğdi, "hani sabahtan beri yağmadı şimdide yağmaz diyordun?!" Diye azarlar gibi konuştuğunda kaşlarımı çattım. "Ne inanıyorsun sende meteoroloji uzmanı mıyım ben nerden bileyim!" Dedim terslercesine. Ancak bu durum tatlı gelmiş olacak ki bir anda eğildi ve yanağımı ısırdı, ağzımdan inleme kaçarken kurtulmak için çırpındım, o bir kaç saniye içinde benden gülerek ayrıldı. "Hayvan!" Diye homurdandım sinirle, yanağımı sildim üst üste. Bana bakarak dudağının kenarını sildi serseri bir gülüş atarak. Yağmur artmaya başladığında her şeyi bir kenara bırakıp kolumu tuttu ve arkamızda ki binanın girişine sürüklemek istedi, yağmurdan kaçmak için ama adım atmayarak, "Ya bırak gelmeyeceğim." Dedim. Yağmur saçlarını şimdiden ıpıslak yapmaya başlamıştı, "saçma sapan konuşma, sırılsıklam olacaksın bu soğukta! Biraz dinsin konağa gideceğiz yürü hadi çabuk." Diye direttiğinde kolumu güçlükle çektim elinden. "Ya sen git oraya, bir şey olmaz bana," dediğimde ellerimi iki yana açıp yağmuru daha iyi hissetmeye çalıştım, derince içime çektim temiz havayı. Ona bakış attığımda yavaşça gerileyerek binanın altına girdi, kollarını göğsünde birleştirip beni izlemeye başladı. Dudaklarımı yaladım hızla. Yağmur şiddetini artırdı ve şimşek çarptı bir anda ürksemde geri gitmedim. "Harika..." Diye mırıldandım, saçlarımdan akan su alnıma oradan yüzüme ya da direkt yere düşüyordu, damlaları iri iriydi. "Sende gelsene nolacak, işe gitmeyeceğine göre e kimsede bu saatte yatağından çıkıpta sana bakmaz, neden çekiniyorsun ki saçma." Başını iki yana salladı onaylamazca, "Çok umrumdaydı millet sanki... Akıllı karım benim bu soğukta iyi duş alıyorsun aferin, amacın kendini hasta etmek mi?! Gel buraya artık." "Sen bakacaksan neden olmasın?" Dedim gülerek. Yağmur görüşümü puslu kılsa da onun dediklerimle duraksadığını hissettim, kollarını çözdü afallamıştı. "Sana bakmama bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum yavrum." Sesi keyifli bir o kadar meraklı çıkmıştı, ne diyeceğimi bekliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE