Ucundan sular akan kahküllerimi geriye doğru yatırarak açtım alnımı, içime kadar ıslanmıştım artık ve üşümeye başlamıştım işte. "İyi doktorsun şimdi hakkını yemeyelim Boran Ağa!" Dedim eğlenerek.
"Sikeceğim şimdi ağanı da-" homurdanarak konuşmasını duyduğumda kısıktan güldüm.
Başımı karanlık gökyüzüne kaldırdım, gözlerimi ağırca kapatarak ellerimi iki yana iyice açarak kucaklamaya çalıştım sanki tüm yağmur bulutlarını, "Sanırım en çok karanlığı seviyorum gündüze nazaran..." Diye söylendim gözlerim kapalı yağmuru iliklerime kadar hissederken. "Gürültüden çok sessizliği dinliği seviyorum, şeyde bu kategoriye girmez mi? Kulaklıklarımı takıp son ses müzik dinlemeye bayılmam, yani bence bu gürültüye girmiyor sonuçta sadece sen dinliyorsun... Sonra, yaz sıcağını değilde daha böyle yağmurlu rüzgarlı havaları seviyorum ne çok soğuk olsun istiyorum ne de çok sıcak... Tamam en sevdiğim son bahar mevsimi olsun!" Dudaklarımı ısırdım, hayal etmek çok güzeldi. "Mesela Bağ evi çok güzeldi hem orman havası hem evin havası tam benlikti."
"İstersen yine götüreyim mi seni oraya," sesi dibimden geldiğinden hızla açtım gözlerimi. Yanıma gelmişti... İyice yaklaşarak yüzüme yağmur yağmasını engelledi büyük ölçüde. "Hatta bundan sonra orada bile yaşarız, sen yeter ki iste." Dedi ciddiyetle.
Yüzümü sildim hızla. "Tabi ki de hayır, öyle dediysem bakma ben burayı da seviyorum, insanlarla iç içe olmak hoşuma gidiyor bakma sen bana bir ortam yoktur hiç..." Dedim sessizce. Omuzunu silkti,"sen sadece iste yeter Gece'm, ne dilersen o olur sadece." Gülümsedim sadece başımı eğerek.
Bakışlarım üstüne gitti gömleği üzerine yapışmıştı biraz daha başımı kaldırdığımda saçları dağılmış damlaları yüzüme düşüyordu tek tek. "Sırılsıklam oldun iyice benim yüzümden." Dedim.
"Aşkınla sırılsıklam olmuşum ben, iki yağmur koymaz be bize yavrum!" Dediğinde kıroca, dudaklarım kıvrıldı.
Kehribar gözleri yüzüme düşen damlaların yolunu seyretti, o damlacıkların yolu hep dudağım oluyordu. Yutkundum ağırca o ise benle eşit bir şekilde sesli bir iç çekti, içi yanıyordu sanki adamın.
Belimin iki kenarını kavradı iri elleri ve kendine yaklaştırıp azıcık olan mesafeyi kapattı, yağmurdan dolayı çok fazla kırpıştırıyordum gözlerimi. "Seni almanın vakti geldi de geçiyor." Dedi fısıldayarak yüzüme, eğildi yavaşça, gerilerek kollarına tutundum. Dudaklarını yavaşça çenem ve alt dudağım arasındaki boşluğa bastırdı güçlüce. Baştan aşağı titredim.
Gözlerimi kapadım biraz olsun anın verdiği heyecanla rahatlamak için ancak ağzı aralandı ve dudaklarımı ağzına tamamen alırcasına yapıştı.
Gece karanlığında boş olan sokakta, yağmurun altında sıkıca sarıp kendine yapıştırdı bedenimi. Omzuna tutundum, gömleği sırılsıklam olmuştu sert omuzlarını çok iyi hissediyordum. Islak sesli bir öpüşmeyle ayrıldı çok kısa bir an gözleri yoğunlukla gözlerime tutunduğunda usulca tekrar kavradı dudağımı, alt dudağım emrine amade gibi dudaklarının arasında yoğurulup dururken yavaş yavaş karşılık veriyordum ona. Bir eli belimde sıkı sıkıya tutarken beni, diğer eli topladığı saçımın altından enseme tutundu; kendine daha çok bastırmak içindi dudaklarımı, çünkü öyle olmuştu sakallarını bile hissedebiliyordum. Öyle içli içli öpüyordu ki nevrim dönüyordu.
"Nasıl bir şeysin sen böyle," diye fısıldadı dudaklarıma bir an için ayrıldığında, yağmur şiddetini artırarak yağmaya devam etti. Kalın dudakları üst dudağımı fazlasıyla ağzına alıp emerken baştan aşağı titreyerek ona daha da sokularak tutundum. Ve tam o anda bir inleme koptu dudaklarımdan, cılız bir inlemeydi hepsi hissettiklerimin karmaşası onun dokunuşları ve yaptıkları yüzündendi.
Öpüşüyorduk, bunu yaparken ara ara ufak duraksamalarla bana nefes alabilmem için zaman tanıyıp anında geri kapanıyordu ağzıma. Ben nasıl bu duruma gelebilecek kadar ilerlemiştim anlamıyordum ama yadırgayamıyordum da. Sadece hissetiklerime göre hareket ediyorum, o bana dokununca ondan kaçmak eskisi kadar kolay değildi artık.
"Hoşuna gidiyor!" Diye hırladı tek nefeslik bir anda geri çekilip tekrar dudaklarıma yapıştı. Başını yana eğerek öpüşmemizi derinleştirdi, tatlı ıslak tadını hissediyordum artık ağzımda. O beni tadıyordu ben de ister istemez onu. Omzundaki elimi kaydırarak yanağını kavradım, saçlarından damlayan sular bile benim yüzüme akıyor sonra dudağıma değip yere düşmeden kayboluyordu. Sakallı yanağını belkide ilk defa okşadım, ancak sonra kavrayarak uzaklaştırmak için zorladım, isteksizce uzaklaştı hafif.
"Hoşuma gitmeseydi dokunamazdın bile zaten," dedim zorlukla nefes nefese. Dudakları kıvrıldı duyduklarıyla, "inan bana yavrum," diyerek bedenimi daha da bastırdı kendine. "Hoşuna gidecek çok daha fazla şey yapmak için deliyorum sana!" Dedi dayanamazca. Sıcak nefesi yağmurun ardından bile yüzüme değdi, dudağımın ucunu öptü yavaşça. Allah'ım ufacık bir dokunuştu sadece. İstemeden sesli bir iç çektim kollarının arasında mesafesiz ona yaslı dururken.
"Neler hissettiğini kollarımın arasında nasılda kuş gibi titrediğinin farkındayım..." O erkeksi iç gıdıklayıcı sesiyle konuşurken üst üste öptü çenemi... Çene çukurumu... Yanaklarımı. Her defasında ufak ama etkili öpücükler bıraktı, biraz şefkatli çokça içli. "Sen ne kadar geri durmaya çalışırsan çalış sadece bedenini değil içindeki o kalbinide titreteceğim!" Diye fısıldadı yemin eder gibi. Dudaklarını yanağıma sürterek kulağıma yaklaştırdı, "kim bilir belkide titretiyorumdur o küçük kalbini." Dediğinde kalbim sıkıştı sanki. Beklemeden geri çekilerek tekrar öptü dudaklarımdan, cevap vermeme izin vermedi, ya duyacağından onu reddetmemi kaldıramayacağından konuşmama izin vermedi ya da buna bir cevap beklemediğinden. Ellerimi saçlarına karıştırıp ona doğru yükselip sertçe karşılık verdim. O da hoyratlaştı.
Ben bile bilmiyordum ki neler hissettiğimi... İlk defa bir şeylerden emin değildim ve üstüne gitmekten korkuyordum hayatta.
Nefes nefese ayrıldı, alnını alnıma yasladı, "Sonuç ne olursa olsun, asla ama asla senden vazgeçmem! Sevdalanmışım ben sana, bir seni sevmişim bir seni dilemişim bir seni istemişim! Ömrümün sonuna kadar beklerim seni ben, yeminim olsun beklerim benden gitsende beklerim! O tünelin sonunda senin bekliyor oluşunun umudu bile tutar beni ayakta ama bunu sakın unutma ben bu candan vazgeçerim!" Dedi elimi tutup deli gibi atan kalbine yaslayarak. "Ama bundan ölsem vazgeçmem!" Dedi bu sefer elini kalbime yaslayarak.
"Vazgeçme..." Diye konuştum boğuk bir sesle. Boğazım düğüm düğüm oldu, gözlerim doldu. "Herkes geçsin sen geçme... Ama bir şeyde bekleme boğma beni olur mu? Suçlama, zorlama." Dediğimde, heyecanla kavradı tek eliyle yanağımı eğilmiş olan yüzümü kaldırdı yüzüne. "Asla, asla zorlamam beklerim dedim ya. Söz sana seni beklerken yansa da canım farkettirmem sana asla." Dedi, halbuki canı tanıştığımızdan beri yanıyordu.
Sıkıca sarıldığında başımı ıpıslak göğsüne yasladım, saçlarımı öpüp durdu. Yağmur yağdıkça yağdı biz öyle dururken, bana kalsa çok daha uzun süre kalmak isterdim ama, "Yeter artık, sana bakmam için hasta edeceksin kendini hakikaten! Hayır ben zaten bakarım sana hasta olmana gerek yok ki!" Diye söylenerek ayırdı bizi ancak hemen elimi tutarak uzaklaşmama izinde vermedi.
"Sana bir soru sorabilir miyim?" Dedim henüz gitmek için adımlamadan.
"Ne istersen!" Dedi netçe.
Ağırca yutkundum, sorup sormamak arasında gidip geliyordum ama yinede sormak istiyordum bunu en azından konağa gitmeden önce, çünkü orada rahat olamayabilirdik."Onu... boşadığın için pişman mısın?"
Gözlerini yumdu sıkıca bir an, "böyle bir soruyu gerçekten sordun mu sen?!" Dedi dişlerinin arasından. Panikle gözlerimi kaçırdım hızla. "Ah Gece'm ah!" Dedi dertli dertli. Ancak öfkelenmişti.
Konuşma ihtiyacı hissettim. "Ben napabilirim ki, dürüst ol sadece merak ediyorum, neredeyse tüm Aşiretleri töreleri karşına aldın sen, benim yüzümden bir sürü düşmanın oldu... İnsanlar bir parça toprak için birbirlerini öldürürken sana ne yaparlar biliyor musun?" Omuzlarımı düşürdüm sıkıntıyla.
"Tek korkum sana gerçekten bir zarar gelmesinden!"
Sesim sokakta yankılandı sanki üst üste.
Yağmur azalmaya başladığında ıslak dudaklarını yaladı hızla, karşıma geçti. "Bana zarar gelmesinden asla korkma, ben hiç kimseden korkmam Allah'tan başka, kimse sana dokunmadığı sürece başıma ne geliyorsa tamam, kabulüm! Sen yeter ki iyi ol." Ciddiyetle kurduğu cümlelerle beynim uğuldadı sanki.
"Ne dediğinin farkında mısın sen!" Diye çıkıştım öfkeyle. Afalladı. Elimi çektim elinden.
"Ne ölebilirsin ne de en ufak bir zarar gelebilir sana! Nasıl bu kadar kolay geçebilirsin canından!" Sersemlemiş halinden başını iki yana sallayarak çıktı. Saçları alnına yapışmıştı artık.
Yatıştırmak için bana yaklaştı, tepkimi yadırgadığı da ortadaydı. "Doğru neyse onu derim ben, sana zarar gelirse ben ne bok yiyeceğim zaten!" Diye kendini savunduğunda gözlerim daha da döndü öfkeyle. Dalga mı geçiyordu bu adam nasıl bir belaya girdiğimizin farkındayken şakasını bile kaldıramazdım böyle bir şeyin.
"Eğer!" Dedim parmağımı ona tehditkarca sallayarak. "Olurda eğer başın belaya girer, sana zarar vermeye falan kalkarlar da sende onlara hakediyorum kafasıyla karşılık vermezsen boyun eğersen, en ufak bir çizik bile olursa onlar yüzünden, yemin ederim yüzüne bakmam bir daha! Asıl o zaman yakarım seni!" Gözleri bir ona salladığım parmağıma bir benim aramda mekik dokar gibi dolaşıp durdu.
Bileğimi kavrayıp acıtmadan büktüğü gibi belime bastırarak kendine yapıştırdı bir anda. "Sen kimi neyle tehdit ediyorsun kadın?!" Dedi ciddiyetle. Sesli soluklar alırken tabiri caizse burnumu diktim havaya ona karşı. "Ne duysuysan o!" Diye karşılık verdim netçe.
"Gece'm!" Dedi uyarırcasına. "Saçma sapan konuşma, bu konu beni ilgilendiriyor yorma kafanı düşünmede kimseye bir zarar gelmeyecek." Diye beni telkin etmeye çalıştı aklınca. Bileğimi zorladım ancak kurtaramadım ondan.
"Ne demek beni ilgilendirmez?!" Dedim öfkeli bir hayretle,
"Ben senin karınım Boran Ağa emirlerinle başından savabileceğin adamların değil! Öyle kafana göre de iş yapamazsın!" Karanlığın ortasında birer yıldız gibi parlamaya başladı gözleri bana bakarken.
"Şşht!" Diye uyardı sessiz olmam için. Ama nasıl keyifli görünüyordu, bileğimi bıraktığında, "milleti başımıza mı toplayacaksın sen bu adam benim kocam diye diye..." Ben ne diyordum adam ne anlayıp kendince nasılda yorumluyordu.
"Ben ciddiyim Boran!" Bu sefer sesimi kısmış ve omuzlarımı düşürmüştüm. "Ben senin gerçektende onu boşayacağını düşünmemiştim, iyi mi oldu kötü mü anlamıyorum... Onlara paralarını ya da hissemidir nedir geri versen ve bu düşmanlık zırvasını başlamadan bitirseniz olmaz mı? Çünkü biliyorum, hissediyorum rahat durmayacaklar." Dediğimde ensemden tutarak göğsüne yasladı başımı, sarılarak çenesini başıma yerleştirdi.
"Onu boşamak benim için kolaydı sana dememiş miydim senin için töreleride aşiretleride çiğneyeceğim diye? Yaptım işte, beni durduran sadece kardeşimdi, Pare'ye öfkeliydim ama insan kardeşinden kopabilir miydi ben kopamadım hele de kardeş acısı ne bilirken..." Derken kısıldı sesi sona doğru, yutkundu sertçe hissettim bunu. "Onlara bugün bir kez daha şans verdim Gece'm, gidin dedim üçüne de ne kadar isterseniz veririm dedim ama ne desem de kabul etmediler, benim için bugün öldü Pare ve hiçbir şey de verdiğim kararı etkileyemez onlar benim nasıl biri olmamı istiyorlarsa öyle olacak!" Sesi bir kaya kadar sertleşti, öfkesini sarmalayan başka bir şey daha vardı kin ya da intikam mıydı?
Başımı kaldırıp konuşmak istedim çünkü o bu kadar acımasız olamazdı... Ama engel olup başımı göğsüne bastırarak izin vermedi, "Ben Pare'ye köpek gibi yalvardım defalarca ama o abisini değilde sözde sevdiği adamı seçti benim için öldü zaten! Aşiretlere gelecek olursakta onların üstünden elimi çektiğim gibi yaptıklarım yüzünden bırakmazlar beni, kinlendiler. Ama umrumda değil zaten yıllar önce beni bir halt yerine koymayıp berdele zorladıklarında hepsinin yüz ifadelerini de acımasızca sarf ettikleri sözleride iyi hatırlıyorum! Bana zarar mı verecekler? Versinler ama karşılığını misliyle alacaklarını iyi biliyorlar yürekleri yetmez onların!" İçim bir tık olsun rahatlamıştı ama tam değildi, ben Boran'dan bile iyi tanırdım töreleri de aşiretleride işleyişlerini de ben ezelden beridir bunlarla iç içeydim. Boran abisi sayesinde hayallerini gerçekleştirip olaylardan uzak kalırken ben bu olaylarla büyüyordum.
Tamam kabul aşiretinin başına geçtikten sonra kısa sürede fazla ileri gitmiş güçlenmiş ve Aşiret heyetinin başı olmuştu, o aşiretler istese toplu oylamayla Boran'ı da indirebilirlerdi ama korktuklarından buna yeltenmemişlerdi. Bundan sonra da akılları varsa yeltenmezlerdi, artık karşılarında benim bile yeni yüzünü gördüğüm Boran vardı. Zaman ne gösterir bilmiyordum ama Pare'nin ölüm hükmünü yemin edercesine veren bu adam kardeşini de kendi elleriyle öldürürse o zaman anlarlardı kardeşine kıyan adamın onlara neler yapabileceğini.
Ensemi tutarak kendine bakmam için uzaklaştırdığında yağmur yüzünde ıslak olan burnumu öptü, yüzünü huzurlu bir gülümseme kapladı bir anda. "Niye gülüyorsun? Islak kedilere döndüm iyice şaftım kaydı resmen... Bakma bu kadar dikkatli lütfen..." Diyerek başımı eğmek istediğimde çenemi tutarak izin vermedi, belime doladığı parmakları belimin kenarını sıktı, inlememek için zor durdum, tikim vardı ne kadar kendimi sıkıp buna hazırlasamda üst üste yaparsa kaçınırdım.
Alnıma ve şakaklarıma yapışan saçlarımı parmağıyla temizleyerek geriye yatırdı, "Tüm karanlık gökyüzü, mavi gözlerine dolmuş, hayatımın ömürlük manzarası olmuşsun nasıl utanırsın bundan." İçim kıpır kıpır oldu iltifatıyla, gülümsedim büyükçe.
Gülüşüme baka baka derin bir iç çekti, "Ama bu güzelliğin artık ısınması ıslak kıyafetlerinden arınması gerek yoksa titreye titreye hasta olacak kollarımda!" Diye söylendiğinde, hafif hafif titrediğimi o an farkettim. Eğilip yanağıma dudaklarını bastıracağı an bir ses koptu sokakta. İrkilerek ayrıldım Boran'dan biraz.
"Yazık ki ne yazık ne ar kaldı ne edep!" Benim arkamda kalan apartmanın ikinci katındaki kadına döndük aynı anda, yağmur neredeyse azalmıştı ama kadına bakarken elimi gözlerimin üstüne koydum yağmur değmesin diye.
"Sabahtan beri yediniz birbirinizi resmen, ayıp denen bir şey var yahu, kız elletmekten çekinmiyor adam dokunmaktan gidin başka bir yere orada binin üst üste! Çıkın mahallemden!" Diye bağırdığında gözlerim irileşti nerden baksan kırklı yaşlarda bir kadındı bu, yüzüm kıpkırmızı kesilmişti dedikleri yüzünden.
Ben bir şey dememe taraftarı olarak Boran'ın elini tutarken amacım buradan gitmemizdi ancak Boran sert bakışlarını kadından çekmeyerek keskin bir ifadeyle beni kendine çekti. "Bu yağmurun, soğuğun ortasında cama çıkıpta onca zaman bizi izleyen siz utanmamışsınız karımı öperken ben mi utanacağım!" Diye sesini yükselttiğinde koluna sarılarak adını fısıldadım uyararak.
Kadın hayretle ağzını kapadı, "sokakta senin değil, çok rahatsız oluyorsan gir içeri bakma!" Diye öfkeyle eklediğinde. "Terbiyesizler..." Diye söylene söylene camı kapayıp perdeyi çekti kadın.
"Ne diye laf yetiştiriyorsun, boş verip yürüsene işte." Diye kızdım. Tersçe baktı bana, "düzgün konuşsun o da!" Diyerek karşılık verirken yürümeye başlamıştık bile. Tıpkı dereye düştüğümüz gün ki gibiydik tek fark o zaman daha sıcak bir hava hakimken şimdi soğuktan tir tir titriyordum hatta Boran arada soru sorduğunda onu mırıldanarak cevaplıyordum, dişlerim takırdasın istemiyordum çünkü.
Konağa hızlı adımlarla döndüğümüzde saat biri geçiyordu, hiç durmadan odamıza çıktığımızda hemen kendime giyecek pamuklu pijamalarımı alıp banyoya koşmuştum. Üzerimdeki ıslak kıyafetlerin suyunu lavaboya sıka sıka kirlilere atıp, bu kadar soyunmuşken iki dakikada en azından üstümdeki sudan arınmak için duşa girdim. On beş dakika anca sürmüşken üzerime beyaz pijamalarımı giyip küçük havluyla saçlarımın suyunu alarak odaya girdim.
Odayı zifiri karanlığa bürümüş güneşlik perdeleri bile çekmiş sadece benim başucumdaki abajur yanıyordu kısık beyaz ayarda. Gözlerim yataktaki adama kaydı, sırtını yatak başlığına yaslamış beni izliyordu. Gerildim ancak belli etmek istemeyerek gidip yatakta kendi tarafıma oturdum. Ona ufak bir bakış attım yandan, üstünü değiştirmişti alt bedeni battaniyenin altındaydı göremiyordum ama üstüne sadece bir tişört geçirmiş ve hala ıslak görünen saçlarıyla duruyordu. Yeterince ıslaklığını aldığım saçlarımdan çekerek havlumu ona uzattım. Beni izlerken bu yaptığımı anlamayarak havluyu aldı elimden.
"Saçlarını mı kurutayım istiyorsun? Hay hay yavrum." Diyerek bana yöneleceği esnada geri çekilerek durmasını belirttim elimle, "sen kendi saçlarını kurut diye verdim. Migreni olan sensin ben değil, ıslak kalması iyi olmaz." Diyerek ufak bir açıklama yaptığımda yutkunmakta zorlandı.
Havluyu burnuna yaklaştırıp kokladı derince sonra gözlerimin içine gülerek bakarak havluyu saçlarına koydu. "Böyle şeyler yapıyorsun sonra bu adam beni niye seviyor diyorsun?!" Dedi keyiflice. Saçlarını kurutmaya çalıştı havluyla, saçı benim şampuanım gibi kokardı artık.
Dakikalar sonra ikimizde yatağın içindeydik, uykum fazlasıyla gelirken Boran'ın elleri saçlarımı usulca okşamaya devam ediyordu. Onun tarafına daha yakın şekilde sırtım ona dönük uyumak üzereydim. Başım onun göğsüne değiyordu neredeyse o ise dirseğini tepeme koymuş başını eline yaslayıp diğer eliyle saçlarımı okşuyordu durmadan. Neden uyumuyordu bilmiyordum, sormak ve sormamak arasında kalırken üzerime eğilip şakağımı öptü.
"Sana demek istediğim bir şey var," diye konuştu sessizce. Huzursuzca çattım kaşlarımı. "Sadece öylesine, içimde kalmasın diye..." sessizce konuşuyordu rahatsız olmamam için çünkü dinginliği seviyorum dedim diye cama vuran yağmur damlalarının huzur verici sesini duymamı engellemek istemiyordu.
Uyumadan önce bu sesin çok güzel olduğundan bahsetmiştim, yaklaşık on dakika kadar önceydi. Ne diyeceğini beklediğimi belirtircesine, "ee," diye mırıldandım.
Sesli bir iç çekti hemen ardından başımı öptü. "Ben aşiretin başına geçtiğimde dedem elime abimin silahını verdi, nişane olarak." Konu başlı başına farklıyken bunu beklemedigimden merakla açıldı gözlerim, o göremesede hissetti.
Eli saçlarımdan kayıp ince pijamamın üstünden koluma tutundu, aşağı yukarı kolumu okşadı. "Aldım silahı, taktım belime. Onu ilk kullandığımda kendimi düşmanlarımdan korumak içindi, gençtim ama çok iyiydim silah kullanma konusunda. Onu belimde zaman zaman kendimi koruyabilmek için -ki buna ihtiyacım yok- ya da sevdiklerimi korumak için taşıdım... Ama ilk defa bugün bana karşı doğrultulmuş onca namluya karşılık vermedim. Doğrultmadım silahı kimseye. Hayatım boyunca ilk defa kendimi abimden sonra bu kadar güvende hissettiğim bir an oldu." Yatakta kayarak arkama uzandı tamamen ben ise kuruyan boğazımı ıslatmak istercesine yutkundum. Karnımı sıkıca sararak göğsüne yasladı beni, dudakları kulağımın hemen arkasında hareketlendi.
"Cahit ve sizin adamlar, daha doğrusu senin adamların bana doğrultulan silahlara kimse bile durumu kavrayamadan tetikte beklercesine karşılık verip benim tarafımda durduklarında sana sevdalanarak ne kadar doğru bir şey yaptığımı tekrar tekrar anladım... Orada yanımda olduğunu iliklerime kadar hissederken üstüne birde onca adamı çekinmeden tehdit ederken benim için, o anda seni tutup duvara sertçe yaslayıp acımadan öpmek istedim! Nefesini tüketip dudaklarını patlatana kadar seni içmek istedim!" Diye sıcak nefesini kulağıma bıraktı, saçma bir ses çıkarmamak için zor tuttum kendimi. Karnıma baskı uygulayan elinin üstüne koydum elimi yavaşça.
"Dedim ki ulan Boran senin kadının yanında, dedim lan! Kadının yanındayken siktiğimin dünyası karşında olsa ne yazar!" Dedikleri ile art arda öpücük bıraktı saçlarıma.
Cahit'i henüz Boran çiftlikteyken bana onu boşayacağını söylediğinde uyarmıştım, çünkü biliyordum tehlikeli bir işe kalkıştığını ve Boran'ı güle oynaya karşılamayacaklarını da. Cahit benim adamım değilde daha çok elim kolum ayağımdı bugüne kadar onun sayesinde neler yapmıştım. Benden büyüktü ben onu abim yerine bile koyabilirdim onunda beni kardeşi gibi görmesini isterdim ama o geleneklerine göreneklerine o kadar bağlıydı ki daha ilk tanışmamız da hanımağa olduğumu öğrenir öğrenmez önümde el pençe durmuştu daha 16 yaşındaydım üstelik. Tabii çokça minnet ve bir can borcu da vardı. Ona gerçekten güveniyordum ve benim için önemli insanlardan biriydi.
Derin bir iç çektim, parmağımı karnımdaki elinin yüzeyinde gezdirdim yavaşça. "Boran... Ben sadece yapmam gerekeni yaptım. Kim olsa yapardı, kimse zarar görsün istemiyorum ben, tek istediğim artık herkesin iyi olması üstelik sen beni o kadar korumaya çalışırken benim yaptığım ne ki?"
"Ah, Gece'm." Diye soludu derin bir iç çekerek. "Kim olsa yapardı deme, babam bile tokat atıp karşıma geçerken sen herkes bunu yapardı deme. Ben anlayacağımı iyi anladım..." İki koluyla da arkamdan sıkıca sarılıp başını nemli saçlarıma soktu. Konuşma burada sona ermişti sanırım, ne anlamıştı karışık ancak mutlu keyifli bir halde günü bitirdiği kesindi.
Çok geçmeden uykuya dalmıştık bile.
Derin tatlı bir uykunun içinde bir tıklama sesi uyandırdı beni, ilkte sesi duymamazlıktan gelsemde rahatsız edici olmaya başladığından gözlerimi araladım yavaşça. Her yer hâlâ karanlıktı öyleyse bu saatte ne oluyordu. Boynuma vuran ılık nefes ile başımı sağa doğru hafif çevirdiğimde yüzüm Boran'ın saçlarına karıştı, sırt üstü onun göğsüne doğru yatmıştım nasıl olduysa, tekrar aynı sesi duyduğumda bunun kapı sesi olduğunu anladım.
Biri kapımızı tıklatıyordu. Kaşlarımı çattım anında ve merakla doğrulmaya çalıştım yatakta, Boran'ın karnıma sarıp kendine yapıştırdığı kolundan zorlukla kurtularak uzaklaştım fazlasıyla sıcak bedeninden. Oda sıcaktı ama battaniyenin altındaki bedenlerimiz çok daha sıcaktı.
Çıplak ayaklarımı yerle buluşturduğumda kapı bir kere daha tıklatıldı, yanlış duymuyordum gerçekten biri vardı kapının ardında, komodinin üstündeki telefonuma baktığımda saat dördü gösteriyordu. Bu biraz ürküttü beni. Üstüm gayet üsluplu olduğundan üzerime bir şey almadan kapının önüne gittim kulupu kavradığımda tam kim o diyecekken bir ses geldi diğer taraftan; kısık bir ses. "Gece." Demişti.
Kapıyı anında açtığımda Renas ile karşılaştım. Baskılı ince pijamalarıyla ve çıplak ayaklarıyla karşımda duruyordu uykulu ama kıpkırımızı olan gözlerle. "Renas," dedim yumuşak bir sesle. Daha fazla tutmadan kolundan tutarak içeri çekip kapıyı kapattım ses yapmadan.
İçeri bir kaç adım atıp odaya girdiğimizde karşısında çöktüm, kollarını sıvazladım. "Bu halde nasıl dışarı çıkarsın Renas, yine hasta mı olmak istiyorsun?" Sesimi yükseltemedim ama kızdım çünkü hem ayakları çıplaktı hem üstü inceydi hem de hava soğuktu.
Gözünü ovuşturdu mahzun bir halde, hali içime oturdu. Kendime çektim biraz daha ve saçlarını alnından çektim usulca. "Seni sıcak yatağından ne kaldırdı bakim, anlat hadi bana." Gözlerinin içine baktım ilgiyle.
"Ben... Çok kötü rüya gördüm, korktum bir de şimşek çakıp durunca da durmadım tek başıma. Aslında korkmam gök gürlemesinden ama kortum işte. Zara halamın yanına gittim ama horluyordu uyandırsamda uyanmadı her yeri kaplıyor yatarken o yüzden yatamadım yanına, Mara halamın kapısı hep kilitli zaten ben de, ben de buraya geldim-" sesi kısılıp ağlayacak gibi olduğunda hemen sarıldım ona.
"Şşht, tamam rüyadır bu olabilir." Diye yumuşakça fısıldadım kulağına. Sıkıca sarıldım ufak bedenine, anında boynuma sarılarak başını saçlarıma gömdü. Öncesinde ağlamış olmalıydı ki şimdi kendini ağlamamak için tutarken hıçkırıyordu ufak ufak. "Buraya istediğin zamanda girebilirsin, niye kapıyı çalıp durdun gelseydin ya." Sırtını sıvazladığımda seslice iç çekti.
"Ama ayıp Gece." Dediğinde ister istemez gülümsedim. Başımı geri çekip boynuna sıkıca öpücük bıraktım. "Doğru olan kapıyı çalmandı evet ama bir dahakine bağır çağır kapıyı tekmele en azından yoksa senin kedine benzeyen sesini ben nereden duyacaktım." İşi şakaya vurup rahatlatmak istiyordum onu. "Baksana amcana nasıl da yatıyor hödük gibi." Dediğimde kısıktanda olsa güldü.
Başını boynumdan çıkardığımda yanaklarına öpücük bırakarak yüzünü sildim, "ağlamak yok artık, anlat bakalım nasıl bir rüyaymış seni korkutan."
"Annemi birde babamı gördüm, öldüklerini." Dediğinde yutkunamadım. "Sen nasıl gördün ki?" Dedim ne dediğimi bile anlamayarak.
"Babaannem ağlıyordu bugün odasında, babamı nasıl kaybettiğini anlatıp duruyordu şimdide Pare halam için ağlıyor... Sürekli dizlerine vurup duruyordu, Boran amcam bana annenle baban hep yanında onları kalbinde hisset diyip duruyordu ama babaannem oğlumun gelinimin bedenini parça parça topladım ben dedi... O da benim rüyama girdi işte. Kaza yapıyorlardı-" daha fazla konuşsun istemedim ve kucağıma alıp banyoya soktum. Onu ağlaması konuşurken tekrar başlamış şimdi zor durdurmuştum. Elini yüzünü yıkayıp kuruladığımda iç çekip duruyordu art arda.
Saçlarını geriye yatırdım. Alnına ufak öpücükler bıraktım. "Renas hayatta herkesin başına çok kötü olaylar gelebiliyor benimde çok geldi ama önemli olan güçlü durup onları yenmesini bil, ki inan bana sen gördüğüm en güçlü çocuksun, beni dinle sen, amcana inan tamam mı bu yaşta bunları düşünme. Senin annen de babanda şu an çok iyiler, onları özlüyorsan, dua et sadece." Islak gözleriyle başını salladı usulca.
"O zaman uyuyalım mı birlikte bugün, hatta istersen senin odanı karşımızdaki oda yapalım mı hem bana daha yakın olursun hem de daha iyi hissedersin." Dememle başını iki yana salladı hızla.
"Odamı seviyorum ben!" Dedi sızlanarak. Gülümsedim ve elini avucuma alarak ayağa kalktım.
"İyi peki sen bilirsin, bundan sonra buraya istediğin zaman uyumaya gelebilirsin ama çekinme olur mu, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun." Odaya girdik, Boran maşallah hâlâ uyuyordu ama uyanması an meselesi gibi görünüyordu hafif hafif kıpırdanıyordu benim yerimi yoklayarak. Beni arıyordu herhalde, eline yastığımı versem yadırgamazdı vallahi.
Renas'ı yatağa oturttuğumda bende girdim içine ama onu ortamıza koymak pek mantıklı gelmiyordu Boran bu çocuğu ezerdi bana yaklaşmak için. Ben Boran'a sırtım dönük uzandığımda ona tamamen yaklaştım neredeyse sonrada Renas'ı çektim kollarımın arasına. Kıpırdanan Boran homurdanarak bana sarıldığında uykuluyken bile huysuzca davranmasına karşın göz devirdim. "bebeğim..." Diye mırıldandı kulağıma doğru. Yutkundum ağırca sesli bir soluk aldım, uykudayken bile rahat durmuyordu.
Battaniyeyi üzerimize çektim, Renas sessizce başını omzumla boynuma yakın şekilde yaslamıştı. Sıkıca sarılıp battaniyenin altına hepten soktum, yanağına boynuma ufak öpücükler bırakarak güzel kokusunu çekip durdum içime. Rahatlamıştı ve bu durumdan mutlu olduğunu iyi hissediyordum, onu çok ama çok seviyordum öyleki alıp içime sokasım geliyordu.
"Gece amcama rüya gördüm diye ağladığımı söylemesen olur mu?" Kısık konuşmasıyla anlamayarak indirdim bakışlarımı ona. "Neden?"
"Şey, amcam güçlü bir erkek olmazsan Rona seni sevmez dedi de." Sesi gittikçe yok olurken gözlerim irileşti.
"Güçlü erkeklerde ağlayabilir Renas! Sen amcana bu konuda bakma işte," dedim sinirle. Renas kafasını salladığında esneyerek gözlerini kapattı. Ben bir süre daha onu seyredip saçlarını okşamıştım, belli etmek istemesemde çok üzülmüştüm haline, ne ara uykuya daldım onu da bilmiyordum.
🔗🗝️🔗
Asparşah konağında gün aydığında herkeste bir durgunluk vardı. Kimse son olanları atlatabilmiş değil gibiydi.
Sabah ilk uyanan Boran olmuş ve bizi uyanana kadar izlemişti bizi. Renas ile sarmaş dolaş uyumuştuk ve şahsen bayılmıştım onunla uyumaya. Ben uyandığımda Renas'ta gözlerini açmaya başladığından dolayı Boran'ın sorgulayıcı ifadelerini kaş göz işareti yaparak susturmuştum çünkü konuyu dillendirmeyi pek istemiyordum Renas için. Boran anlayıp susarken Renas'la uğraşıp durmuştu yatakta.
O lavaboya giderken bizim odada ben kısaca özetlemiştim olayı, canı sıkıldı anında. Çocuğun üzerini ben değiştirecektim ama Boran kendisi yapmak isteyince -muhtemelen baş başa konuşacaklardı- bende tamam diyerek çekilmiştim.
Benim ise yapacak işlerim olduğundan kalkıp hazırlanmıştım, dünden sonra bugün önemliydi benim için.
Dizimin bir karış altında deri etek giymiştim, yırtmacı çok ufak bir şekilde yandan vardı. Siyah ince çorabımı giyip siyah topuklu botlarımıda üstüne çektim. Üstüme de beyaz salaş bir kazak giyip eteğimin altına sokmuş ve dökümlü durması için çıkarmıştım belimin etrafından biraz. Sade ama şık bir makyaj yapıp, kahkullerimi alnıma düzgünce döküp saçlarımı ensemden tokayla bağlayıp bırakmıştım. Derin bir nefes alıp elimdeki bordo ruju çevirerek açtım ve dudaklarıma iyice sürdüm.
Telefonumu elime aldığımda odadan çıktım. Ayakkabılarım geçtiğim yerde yankı yapıp dururken sabahın köründe merdivenleri indim ahenkle. Diljen avluyu süpürürken dönüp inene baktı sonra önüne döndü gördüğünü kavrayamamış olacak ki bu sefer başını hızla çevirip baktı bana. Süzdü kaşlarını kaldırarak bir kaç kere, "günaydın hanımım, sofrayı hazırlıyorduk bizde birazdan." Dedi hızla dikleşerek.
"Günaydın Diljen." Dedim düz bir şekilde. O sırada sesimizi duyan Mizgin ablada çıkmıştı, kadın resmen iki günde çökmüştü içim sıkılsada gözlerimi soğuk bir ifadeyle çektim üzerinden.
"Hanımağam konuşabilir miyiz müsade edin-"
"Konuşamayız Mizgin yerinde kal!" Dedim sert bir tavırla. Konuşursak vicdan yapıp merhamet gösterebilirdim ve buna olanak bile sağlansın istemiyordum, Mardin'e son gelişimden önceki halime dönsem çok daha iyi olacaktı yoksa bu kendini zeki zannedenlerden çekeceğim vardı.
"Bir annesin anlıyorum ama kızında çocuk değil üstelik onu uyardık buna rağmen hata yapıyorsa cezasını da çeker! Bana bilenir misin kızar mısın umrumda değil ama bana yapılan senin kızına yapılsa nasıl hissederdin önce bunu düşün Mizgin olur mu?!"
Gözü yaşlı haline anlık bir bakış atsamda üstünde durmadım. "Yenge, hayırdır?" Diyen kişi yanıma gelen Merih'ti.
"Bir şey olduğu yok," dedim. Mutfağın yanından geçip arka tarafına doğru yürüdüğümde yanımda yer aldı. "Olanlar akıl alır gibi değil sen gelmiş bir şey yok diyorsun, zaten geçen gün ortadan kaybolunca kalpten gidiyordum senin yüzünden, hayır kalpten gitsem neyse de yüzümden oluyordum!" Dedi yakınırcasına. Bir gözü kırmızıyken çevresi hafifçe mora dönmüştü.
"Boran vurdu değil mi?" Üzülmüştüm şimdi haline bakınca.
"Vurdu," dedi başını sallayarak. "Ama hakettim şimdi, o gün başına bir şey gelseydi Allah korusun ben vicdan azabından giderdim söz vermiştim abime bir şey olmayacak gözüm gibi bakacağım diye." Kilere bir kaç adım kala durdum, kapının önündeki adamlar başlarını eğdiler hemen bizi farkeder etmez.
Merih'in kolunu sıkarak aşağı yukarı sıvazladım. Merih her zaman kafasına göre giyinip giderdi şirkete bugünde tercihi eğer gidecekse sportif kullanmayı seçmişti, üzerinde ince boğazlı kazak genç güçlü bedenini sarmıştı, siyah kot pantolon ve spor ayakkabıları ile şıklığını saklamıyordu saçlarını temizce bir kenara yatırmış ela gözleri sakalsız suratında parlıyordu. Bu çocuğa kim bilir ne gözler değiyordu.
"Seninde abinden farkın yok Merih." Dedim sinirle. Hayır biri bana zarar gelince kendini doğruyor diğeri hakettim diyip dayak yiyor. İkisi birbirinden ruh hastası.
Merih kapıda kalırken ben adamların kilidini açtığı kiler kapısında içeri girdi. Ufak bir pencere bile olmadığından her taraf karanlıkken kapının açılmasıyla içeri ışık dolmuştu. Bu da çıplak yerde oturarak uyuyan Seyran'ın yüzüne vurmuştu anında. Yüzünü buruşturup gözlerini araladığında gözleri ayaklarımdan başlayarak yukarı doğru çıktıkça kaskatı kesildi. Uykusu tamamen açıldı tabi.
"Ayağa kalk!" Dedim sertçe. Anında uyarak kalkmaya çalıştı ancak her tarafı tutulmuş olacak ki zar zor kalktı onda da arkasındaki çuvala tuyundu.
"Lafı uzatmayacağım, seninle konuşarak bile zaman kaybetmek istemiyorum. Sadece tebrik ederim cesaretin için o kadar, yaptıklarını başkası yapmaz kolay kolay." Yüzü gittikçe attı tek kelime bile çıkaramadı. Madem bu kadar korkuyordun o hâlde niye yapıyordun bunu.
"Senin için bir karar verdim! Ama önce sana da kendini savunma hakkı vereyim netice de mahkemelerde bile en suçlulara verilir." Kollarımı göğsümde birleştirerek onu izledim. Dudakları kurumuş, göz altları morarmış yüzü bembeyaz olmuştu. Üstündeki elbise üç gün içinde ise rezil olmuştu.
"Affedin nolur yaptım bir hata gencim daha."
"Bu mu savunman? Neyse sen bilirsin zaten bir şey değişmeyecekti. Sadece tek bir şeyin cevabını ver neden yaptın bunu?"
"İstanbul'a gidecektim ben bunun içinde çok paraya ihtiyacım vardı şeytana uydum yaptım yemin ederim bir daha yapmam." Diyerek ayaklarıma kapanacağını hissettiğimde uyarırcasına baktım ona. "Annenlerin haberi var mı İstanbul sevdandan, niye gitmek istedin?" Dediğimde hıçkırdı.
"Yok... Ama burada kalmak istemiyordum orada çalışıp bakardım kendime ama artık şehir görmek istiyorum ben! Bir konakta her Allah'ın gününü temizlik ve yemek yapıp geçirmek istemiyordum, para biriktirip gidecektim şehire! Çok daha güzel bir hayatım olacaktı!"
Şaşırsamda belli etmek istemedim.
"Annenle babanı geride mi bırakacaktın yani, üzülmeleri senin umrunda değil mi?"
"Ben onların değilim onlarda benim umrumda değil, bu benim hayatım benim kararlarım!"
Gözlerini çevirdiği an benden kilere arkamdan annesi girdi bir hışımla.
Bu kadın nereden çıkmıştı şimdi. Seyran'ın karşısına geçti hiddetle. "Sen nasıl bir şey çıktın böyle! Biz senin için yıllarca çalısırken bizi böyle mi yok sayacaksın sen. Biz seni okutmaya çalıştık okumadın, sana gel burada çalış demedim sen kendin atladın bende çalışayım diye diye! Çok mu şehire meraklısın babanla ben senin hangi dediğini ikilettik sen ne istedinde sahip olamadın, biz kendimizden kısarak sana verdik senin geleceğin olsun diye çalıştığımızı sana ayırdık, gelip babana deseydin seni götürmez miydi şehire gezmeye orada kalamayız biz ama sen zaten ananı babanı çıkarmışsın hayatından. Onca dil döktük sana tamam anne dedin tamam baba dedin yapmam etmem dedin, bu mu senin sözün!" Diye dövüne dövüne konuşan Mizgin ablaya karşı utanmak yerine sinirlendi.
"Ya ben kendi hayatımı kurmak istiyorum anlamıyor musun sen kalmak istemiyorum sizinle elinde sonunda gideceğim İstanbul'a!" Diyerek sesini yükselterek karşılık verdi.
Mizgin abla hayalkırıklığı ile baktı kızına, "sen zaten hep bir özentiydin, bu zengin davetlerine her Allah'ın günü gezip tozmalara o barlara içkiye paraya sen hep bunları isteyip dururdun ben senin yasamak istediğin hayatı biliyorum ama onu doğru elde etmek yerine böyle devam edersen ben sonunu da çok iyi görüyorum." Kafasını iki yana salladı.
"Hanımağam kusura bakmayın ne yapıyorsanız yapın ben küçüklüğünden beridir bunun bitmeyen sorunlarıyla uğraştım belkide bağırıp çağırmadım diye böyle oldu... Ne yapıyorsanız yapın." Diyerek çıktı kilerden Seyran ise inanamayarak baktı annesinin arkasından herhalde kadının bana yalvarmasını bekliyordu. Ama olmamıştı.