8.Bölüm

3292 Kelimeler
Ertesi gün Memduh ile vedalaştık. Kıbrıs'a geri dönmek için yola koyulunca ben de okul için hazırlanmaya odama gittim. Altıma kot pantolon üstüme de siyah bol bir tişört giydim. Büşra ne kadar elbise giymem için ısrar etse de ben diğer kızlar gibi elbise içinde rahat edemiyordum. Saçımı serbest bıraktım - Büşra'nın zoru ile - ve annemden bana kalan kolyeyi boynuma taktım. Onu ilk defa takıyordum ve bana şans getirmesini umuyordum. Aynadan kendime baktım ve artık hazırdım. Okula gitmek için yetimhaneden ayrıldım ve servise bindim. Okula girmem ile kolumdan tutulup duvara yapıştırılmam bir oldu. Karşımda üç tane kız vardı ve pekte dostça bakmıyorlardı. ‘‘ Kızım, sen bu aralar çok kaşınıyorsun. Başrolü kapman, Barış ile yakınlaşman, Kutlu'ya zarar vermen; inan şu an sana bir şey yapmıyorsak bunun nedeni Alp Hocanın gözdesi olman. Ayağını denk al! ‘‘ Dedi tıslayarak. ‘‘ Denk almazsa ne olur Pelin? ‘‘  diyen Kutlu'ya baktım. Kapının dibinden kızlara ters ters bakıyordu. Dudağının patlamış olduğunu görüce üzüldüm. Dün çok sert davranmıştım. Kızlar bir şey demeden yanımdan uzaklaştılar. Kutlu ‘‘ İyi misin? ‘‘  diye sordu benden başka her yere bakarak. ‘‘ İyiyim. ‘‘ Dedim kısaca. Ona karşı içimde hala öfke vardı. Yürümeye başladım, arkamdan hızlı yürüyerek beni yetişti ve ‘‘ Zile daha çok var, benim ile bir kahve içer misin? ‘‘  diye sordu. Ona baktım, aklıma ne zaman dünkü olay gelse sinirleniyordum. İşin diğer yanı da onunla arkadaş olmak istiyordum. Aynı Dialgo ile olduğum gibi. Kafamı olumlu anlamda salladım ve birlikte kantine doğru yürüdük. Ben masaya oturdum, Kutlu'da kahveleri almaya gitti. Çantamı yanımdaki sandalyenin üzerine koydum ve Kutlu'yu beklemeye başladım. Kutlu kahvelerle geri gelince ve masaya oturunca tüm gözler bize döndü. Kutlu'ya baktığımda umurunda değilmiş gibi havadan sudan konuştuğunu gördüm. Dün hakkında benden yine özür diledi. Kabul ettim, o da benim kadar üzülmüştü. Arada bir gözüm dudağındaki yaraya kayıyordu. ‘‘ Dudağın nasıl? ‘‘  diye sordum en sonunda dayanamayıp. Eli dudağına giderken buruk bir gülümsemeyle bana baktı. ‘‘ Hak ettiğim için acısa da önemli değil. Bu arada hatırlat da seni kızdıracak bir şey yapmayayım. ’‘  deyince gülümsedim. ‘‘ Kutlu, Eren hoca seni görmek istiyormuş. ‘‘ Dedi yanımıza gelen nöbetçi öğrenci. Kutlu özür dileyip yanımızdan ayrıldı. Arkasından bakarken kantine Savaş girdi. Başımı masanın üstündeki kahveme diktim. Göz ucu ile onun oturduğu yere baktım. Savaş gerçekten popüler bir çocuktu; abisi kadar olmasa da. Hatta Kutlu bile ondan popülerdi. Yanımda birilerin durduğunu fark edince başımı kaldırdım ve sabahki kızlarla karşılaştım. Yüzlerinde mahcup bir gülümseme vardı. ‘‘ Dilay, biz sabah ki olay yüzünden özür dileriz. Fazla ileriye gittik. Bu yüzden aç olduğunu düşünüp sana tost yaptırdık. Gerçekten özür dileriz. ’‘  dedi adı Pelin olan kız elindeki tabağı önüme bırakıp. Bir tabaktaki tosta bir de onlara baktım. Gerçekten pişman olmuş olabilir miydiler? Babamın sözleri aklıma gelince gülümsedim. Herkes bir şansı daha hak eder. Eminim ki ona ait değildi ama ben ilk ondan duyduğumdan; benim için değerliydi. ‘‘ Teşekkür ederim, Pelin. Hiç gerek yoktu, otursanıza. ’‘  dedim karşımdaki boş sandalyeleri göstererek. ‘‘ Kusura bakma, arkadaşlarımızın yanına dönmemiz gerekiyor, bizi bekliyorlar. ’‘  dediklerinde olumlu anlamda başımı salladım. Gittikleri masa Savaş'ın oturduğu masaydı. Tosta baktım, yemesem ayıp olur muydu? Tostu elime aldım ve bir ısırık aldım. Çiğnerken Savaş'ın aceleyle bana doğru geldiğini gördüm. Aniden dilim yanınca elimdeki tostu bıraktım. Ağzımın içi alev almışçasına yanıyordu. Lokmamı mecburen yuttum ve acı boğazıma yayıldı. Gözlerimden yaşlar akarken masadan hızla kalktım ve bana kahkahalarla gülen insanlara arkamı döndüm. Kantinden çıkıp lavaboya gitmeliydim. Acı midemi de yakınca daha fazla dayanamadım ve arkamı duvara yaslayarak, ellerim karnımda yere çöktüm. Bu nasıl bir acıydı? Tosta ne koymuşlardı da canımı bu kadar yakabiliyordu? Gözyaşlarım hızla boşanırken önümde bulanık biri diz çöktü. ‘‘ İç bunu’‘  diyen Savaş'ın sesini duyunca irkildim. Dudaklarıma soğuk bir şey dayadı. Dudaklarımı araladım ve soğuk sıvının boğazımdan aşağıya kaymasına izin verdim. Ayrandı bu ve geçtiği yerlerin ateşini söndürüyordu. Şişeyi tuttum ve büyük bir açlıkla ayranı içtim. Ayran bitince yanma geri eldi ama eskisi kadar şiddetli değildi. Savaş beni yerden kaldırdı ve lavaboya götürdü. Kapıda onu durdurdum ve ‘‘ Bundan sonrasını ben hallederim, teşekkürler. ‘‘ Dedim. Boğazımda hissettiğim safra tadı ile hızla boş lavaboya daldım. Klozete eğildim ve öğürmeye başladım. Bir yandan saçlarımı toplamaya bir yandan da klozetin kenarlarında güç almaya çalışıyordum. Öğürdükçe boğazım safranın iğrenç tadı yüzünden yanıyordu. Birden saçlarımın geriye çekilip toplandığını fark ettim. Biri saçlarımı yüzümden çekmişti. Vay canına demek hala içinde merhamet olan kızlar da vardı. Utançtan kıpkırmızı olurken, midemdeki kahve, ayran karışımı olan görüntü daha fazla istifra etmeme sebep olmasın ve daha fazla utanmayayım diye hızla sifonu çektim. Allahtan fazla bir şey yememiştim de fazla kokmamıştı lavabo. Dudaklarımı ve gözyaşlarımı sildim. Yerden doğruldum ve arkamı dönmeden önce camı açtım. Saçlarımı serbest kaldığı için kafamı öne eğdim ve saçlarımı öne aldım yüzümü saklaması için. Utançtan domatesi solda bırakacak şekilde kızararak arkamı döndüm ve gözlerim kapalı; ‘‘Hem teşekkür ederim hem de bu rahatsız edici durumda kaldığın için özür dilerim. ’‘  dedim. Gözlerimi açtığımda; Savaş'ı karşımda görünce hem şok geçirdim hem de daha fazla kızaracağımı düşünmezken aynadan bordonun tonuna bürünmüş yüzümü gördüm. Gülümsedi ve ‘‘ Önemli değil, gel hadi elini yüzünü yıka. ’‘  dedi beni belimden tutup ileriye doğru itelerken. Savaş'a ne olmuştu? Dört hafta önce ses tellerimi sökecek olan o değil miydi? Musluğu açtı, eğildiğimde tekrardan saçlarımı topladı. Büşra'ya uyup saçımı açık bıraktığım için kendime küfür ettim. Elimi yüzümü yıkadım ve ağzımı Savaş'a belli etmeden çalkaladım. Nafileydi, ağzımdaki iğrenç ekşilik gitmiyordu. Ellerimi ıslatıp kıpkırmızı olmuş ensemde dolaştırdım. Savaş'ın cebinden çıkardığı selpakla yüzümü ve ensemi kuruladım. Lavabodaki koku tamamen çıkmıştı ve utancım az da olsa azalmıştı. Savaş'a dönüp ‘‘ Gerçekten seni bu durumda bıraktığım için üzgünüm. ’‘  dedim. Zil çaldı ve ikimizde kapıya baktık. ‘‘ Hadi gidelim. ‘‘ Dedi. Kızlar tuvaletinde olmasına rağmen çok rahat davranıyordu; ben olsam utançtan ölürdüm herhalde. Kafamı olumlu anlamda salladım. Savaş ilk gün ki gibi değildi. Artık ondan korkmuyordum belki de korkmalıydım. Durup dururken insan birden değişemez değil mi? Çantamı kantinde unuttuğumu hatırlayınca yüzümü buruşturdum. ‘‘ Ben çantamı kantinde unutmuşum. ’‘  dedim ve onun cevabını beklemeden yanından ayrıldım. Kantinde kimse yoktu. Çantamı kaptım ve kantin görevlisine doğru gittim. ‘‘ Teyze, az önce arkadaşlarımın ısmarladığı bir tost yedim. İçinde acı vardı, acaba ne tür bir şey kullanıyorsunuz? ‘‘  diye sordum. Gülümsedi ve ‘‘ İçine 'Arnavut biberi' dediğimiz bir sos koydum. O tostun sahibi sen isen sağlam bir miden olmalı. ’‘  dedi. Gülümseyerek kantinden ayrıldım. Elimden ancak bu kadarı geliyordu; gülümsemek ve hiçbir şey olmamış gibi davranmak. ‘‘ Ben böyle bir şey yapmadım! ‘‘  diye resmen bağırarak sıramdan kalktım. Eren hoca çantamın içinden çıkan -içine nereden girdiğini bilmediğim gelecek sınavların kâğıtları- kâğıtlara şaşkınlıkla bakıyordu. Müdür bey Eren hocanın elinden kâğıtları alıp bana; ‘‘ Bunları nasıl açıklayacaksın peki? ‘‘  diye sordu. ‘‘ Bunlardan haberim yok, inanın bana. Ben bir şey yapmadım. ’‘  dedim isyan edercesine. ‘‘ Tabi canım, o kâğıtlar çantana kendiliğinden girdi zaten! ’‘  diyen kıza baktım. Bu sabahki kızlardan Pelin'di. Sınıfta göz gezdirdim, öğrenciler ya bana iğrenerek ya da acıyarak bakıyorlardı. Savaş başını eğmiş masanın üstünde kenetlediği ellerine bakıyordu. Tarih hocası ‘‘ Müdür bey, bir yanlışlık olmalı. Dilay, bunu yapacak bir öğrenci değil. ‘‘  deyince arkamda olduğu için ona hayranlık duydum. ‘‘ Bana gelen şikâyet öyle demiyor ama Nuri Hoca! ‘‘  dedi müdür bey hocayı tersleyerek. ‘‘ Ne yani, size bir şikâyet geldi ve kâğıtları çalanın Dilay olduğu söylendi. Siz de kamera kayıtlarına bile bakmadan buraya geldiniz ve böyle bir ithamda bulundunuz. Doğru mu? ‘‘  diyen Savaş'a şaşkınlıkla baktım. Kutlu ‘‘ Savaş haklı, elinizde bir kanıt yok. Sadece Dilay'ı gösteren bir ok hariç bu olayda. ‘‘ Deyince aklıma Vampir Akademisi'nde Rose'un cinayetle suçlanışı geldi. O da böyle bir tabir kullanmıştı. Neyse, burada suçlanan Rose değil; bendim! Müdür bey çapraz sorguya çekilince gerildi ve olayı iyice araştıracağını söyleyip sınıftan ayrıldı. Tarih hocası dersi iptal etti ve hava almamız için bizi bahçeye gönderdi. Sınıftan Kutlu ile çıkarken ona teşekkür ettim. Bahçedeki öğrenciler basketbol oynuyorlardı. İçlerinde Savaş da vardı ve gerçekten çok yetenekliydi. Kutlu basketbol oynayanlara baktığımı görünce ‘‘ Oynamak ister misin? ‘‘  diye sordu. Aslında çok istiyordum ama yapamazdım. Ben utangaç ve asosyal bir insandım - hoş son zamanlarda tam tersi şekilde davranıyordum - . Tam cevap verecekken Kutlu; ‘‘  Biz de oynayabilir miyiz? ‘‘  diye bağırdı. Oynayanlar bana alaycı bir şekilde baktılar ve ardından ‘‘ O da mı? ‘‘  diye sordu aralarında ki en uzun kişi beni göstererek. Basketbolcu olduğu her halinden belliydi. Savaş ‘‘  Ne o, korktun mu Musa? ‘‘  deyince ben korktum çünkü Musa öyle bir baktı ki bana, yerin merkezine bile gitsem rahat edemezdim. Musa elinde tuttuğu topu bana fırlattı. Topu hiç zorlanmadan yakalasam da çok sinirlendiği belli oluyordu. Bizim sınıftan Pelin ve arkadaşları oturdukları banklardan çirkefçe gülerek; ‘‘ O elinde tuttuğunun ne olduğunu biliyor musun? ‘‘  dedi. ‘‘ Sen de o kafanın içinde hiç kullanmadığın bir organın olduğunu biliyor musun? ‘‘  diye anti laf soktum. Etraftan ' Vav! ' sesleri yükselirken Pelin'in kızaran yüzüne baktım. Aklımda iki tane senaryo belirdi. Birincisi; Pelin ayağa kalkıyor ve öfkeyle yanıma gelip tokat atıyor; daha doğrusu atmaya çalışıyor. Hamlesinden sıyrılmak için eğiliyorum ve dönerek arkasına geçiyorum. Elimdeki topu sektirip onu izlemeye başlıyorum. Hamlelerini izleyip, sarsak bir şekilde hareket ettiğini fark ediyorum. Daha önce kavga etmiş olamazdı. Bu yüzden topu bırakıyorum ve arkamı dönüp yürümeye başlıyorum. Eğer kavga edersem kesinlikle zarar görürdü diye düşünüyorum. Saçıma dolanan elle reflekslerim devreye giriyor ve saçımdaki eli bileğinden yakalıyorum. O narin noktayı bileğinde bulup, başparmağımla o noktaya baskı uyguluyorum. Elleri hızla çözülürken çığlık atıyor ve yerde diz çöküp bana yalvarıyor. Bu olmazdı çünkü bende bunu yapacak cesaret yoktu. İkinci görüntü zihnimde belirdi. Yine yanıma gelip tokat atmaya çalışıyor. Hamlesinden kolayca sıyrılıp, top sürüyerek arkasına geçiyorum. Ardından sahanın içine top sürüyerek giriyorum ve etrafımda 360 derece dönüp basket atıyorum. Top deliksiz girince etraftan alkış sesleri yükseliyor. Savaş seken topu eline alıyor; Musa ve diğer herkes önümde diz çöküyor. Bu da olmazdı çünkü şov yapabilecek bir insan değildim. Gerçek hayata döndüğümde Pelin'in tokatı tam yanağıma isabet etti. Kafam yana savrulurken herkesin bana baktığını gördüm. Pelin elini tekrar kaldırdı vurmak için. Ne Asi Ol Asıl; Ne Mazlum Ol da Basıl diye bir atasözü vardır. Sustukça üstüme geliyorlardı ve ezmeye çalışıyorlardı. Beni mazlum olarak görüyorlardı ve sindirebileceklerini düşünüyorlardı. Biraz asi olma zamanıydı, ezme zamanıydı. Elini havada yakaladım ve çevirip arkasına doğru çektim. Kulağımda senaryodakine benzer çığlığı yankılandı. Diğer elim ile saçlarını yakaladım ve geri çektim. ‘‘ Sana tek bir söz söyleyeceğim Pelin; bundan sonra ayağını denk al! ‘‘  dedim ve onu ittim. Yere düştü ve bana hem öfkeyle hem de şaşkınlıkla baktı. ‘‘ Dilay! ‘‘  diyen sese döndüm. Savaş bana öfkeyle bakıyordu. Ne yani, kendimi savunmakla kötü mü etmişim? Eğer öyleyse artık kötü kız olma zamanıydı. O sıra da zil çaldı ve dışarıya akın eden gençlerin arasında kaldım. Dialgo yanıma geldi ve beni zorla kantine doğru sürüklemeye başladı. ‘‘  Dilay hadi ama! Kadın benden çekiniyor ve bende bundan rahatsız oluyorum. Kadına bir gün benim yüzümden inme inecek valla. ’‘  dedi beni kantinden içeriye iteklerken. Dialgo boş bir masaya geçerken bende siparişini almak için tezgâha yöneldim. Kadın bana karışık bir tost hazırlarken bende etrafı inceledim. Kutlu bizim masaya oturmuştu, yanında Barış da vardı ve Dialgo ile birlikte sohbet ediyorlardı. Ben o masaya gitmezdim. Biraz yalnız kalmalıydım ve Pelin'e yaptığım davranışı enine boyuna düşünmeliydim; bir de Savaş'ın tepkisini. Tostu aldım ve masaya doğru ilerledim. Tabağı Dialgo'nun önüne bıraktım, ‘‘ Kusura bakmayın ama gitmem gerekiyor, Müdür Bey çağırmış. ’‘  diye bir bahane uydurup yanlarından ayrıldım. Yalan sayılmazdı da çünkü Müdür Bey bana bir açıklama borçluydu. Kapısını çalıp içeriye girdiğimde şok oldum. Pelin ve arkadaşları oradaydı; sabah kantinde olanlar. Üç kız ve aralarında da Savaş. Demek o da bu işin içindeydi. O zaman niye bana sabah yardım etti ve Müdüre karşı beni savundu. Gözlerimin yandığını hissederken ağlamamak için tüm irademi kullandım. ‘‘  Hocam, acaba sabahki suçlamanın failleri bunlar mı? ‘‘  diye sordum. Kafasını olumlu anlamda salladı ve özür diledi. ‘‘ Kızım sabah ki olaydan dolayı özür dilerim. Daha önce böyle bir olay hiç olmamıştı. O yüzden yeni olduğun ve seni suçladıkları için öyle davrandım... ‘‘   diye konuşmaya devam etti ama ben gerisini duymuyordum. Savaş da bu işin içindeymiş demek. Başımı eğdim ve arkamı dönüp odadan çıktım. Daha fazla durursam ağlayabilirdim. Bir insanın bu kadar çabuk değişemeyeceğini biliyordum. O çocuk beni tehdit etmişti, birden bire yardımsever tarafı mı tutuştu da bana yardım etmeye kalktı? Aptal Dilay! Aptal! Hızla insanların arasından geçerken birilerine çarpmamaya dikkat ediyordum. Tuvalete girdim ve hızla elimi yüzümü yıkadım; yanaklarım kızarmıştı. Belki öfkeden belki de üzüntüden. Niye üzülüyordum ki? Savaş arkadaşım değildi, o halde Kutlu da olamazdı. Çünkü ikisini de - hatta üçü, çünkü Barış da aralarındaydı - tanımıyordum. Onlardan uzak durmalıydım, tek bildiğim buydu. Aynadan kendime baktım. Yüzümü kurulayıp, saçlarımı düzelttim ve tuvaletten çıktım. Sınıfa girdiğimde Kutlu'nun yanımdaki sıraya taşınmış olduğunu gördüm. Yüzümü buruşturmamak için zor tuttum kendimi. Bunların sorunu neydi anlamıyorum. Barış, Kutlu ve Savaş. Ben ne kadar uzak durmak için karar alsam da onlar istenmeyen tüy gibi burnumun dibindeydiler. Yanına oturdum ve hızla başımı masanın üstüne koyduğum kollarıma yasladım. Kafam kapıdan tarafa dönük olduğu için Savaş ile Pelin'in içeriye girdiğini gördüm. Pelin beni gördü ve utanmadan sırıttı. 'Allah'ım dayanma gücü ver' diye içimden geçirdim. ‘‘  İyi misin? Uykun mu var? ‘‘  diyen Kutlu'ya bakmak için kalktım. ‘‘ Kutlu, sadece yalnız kalmak istiyorum. ’‘  dedim. Kafasını olumlu anlamda salladı -dudaklarındaki gülümseme gitmişti- ve yerine geçmek için toparlanmaya başladı. Biraz kaba davranmış olabilirdim. Kolundan tuttum ve ‘‘ Kalkmana gerek yok. ’‘  dedim. Gülümsedi ve ‘‘  Merak etme Kuala gibi sessiz olacağım. ‘‘ Dedi. Gülümsedim ve önüme döndüm. Önümde katlanmış bir kâğıt vardı, kâğıdı açıp içinde yazanları okuduğumda şok oldum. Kâğıtta yazan şey: ‘‘  Melinda Kaya kaldığı yetiştirme yurdunun eski müdürü tarafından cinsel istismara uğramıştır! ’‘ Vücudum titrerken Kutlu'ya baktım ve onunda elinde aynı kâğıdın olduğunu gördüm. Hızla sınıfta göz gezdirdim ve kanım çekildi. Bunlar nasıl insanlardı? Bir insanın adını lekelemek bu kadar basit miydi? Ne adice, ne şerefsizce bir şeydi bu? Burada daha fazla kalamazdım. Bu işkenceye yeterince katlanmıştım. Çantamı toplayamayacak kadar bunalmıştım. Bu merhametten yoksun insanların içinde bir saniye daha duramazdım. Hızla sınıftan çıktım ve birine çarptım. Bu Alp hocaydı ve elinde aynı kâğıt ile karşımda dikiliyordu. ‘‘ Dilay, ben... ‘‘   sessizce ağlamaya başladım. Bana acıyarak bakıyordu. Koşmaya başladım ve binadan çıktım. Bekçiden kapıyı açmasını istedim ama o reddetti. Bende bahçe duvarının hemen altında bulunan bankın üstüne çıkıp duvardan atladım. Bekçi kapıyı açıp peşimden gelmeye çalıştı ama boşunaydı. Koşarak ara sokaklara girdim ve izimi kaybettirdim. Daha önce yapmadığım bir şey yapıp kafe-bar gibi bir yere gittim. Gündüz vakti olduğu için bar bölümü boştu. Tezgâhın yanındaki uzun taburelerden birine oturup servis için birinin gelmesini bekledim. Nasıl insanlardı onlar? İçimden bir ses ‘‘ Git bunu yapanı bul ve herkesin önünde öldüresiye döv! ’‘  diye bas bas bağırıyordu. Ama hayır, onlar gibi acımasız olmazdım. Rafta duran içki şişelerine gözüm takıldı. Kafamı iki yana salladım ve başımı ellerimin arasına aldım. ‘‘  Affedersin, Dilay olma ihtimalin kaç? ‘‘  diye saçma bir soru ile karşılaştım ve kafamı kaldırdığımda Hakan'ı gördüm. Hakan yetimhaneden dört yıl önce ayrılmış manevi abimdi. Ayağa kalktım ve ona sarıldım. ‘‘ %100 benim; abim! Çok özlemişim. ’‘  dedim ayrılırken. İkimizde taburelere oturduk ve muhabbet etmeye başladık. ‘‘ Eee kedicik? Ne oldu da benim çalıştığım bu mekâna geldin? ‘‘  diye sordu. ‘‘ Senin burada çalıştığını bilmiyordum. Uzun zamandır da görüşemiyorduk zaten. ‘‘  ‘‘ Gelme sebebin ne kedicik, bana onu söyle. Biri üzmüş seni anladım, yoksa Rüzgâr mı? ‘‘  deyince yüzümü buruşturdum. Ayağa kalktı ve, ‘‘ Dur, kuru kuru konuşmayalım. ’‘  deyip tezgâhın arkasına geçti. Önüme bir bardak meyve suyu koydu, yudumlarken konuşmaya başladım ‘‘ Bu aralar çok bunaldım ve biraz rahatlamaya ihtiyacım var. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi; inan ki hiçbir şey bilmiyorum. ’‘  dedim elimi saçlarımın içinden geçirirken. Bana düşünceli bir şekilde baktı. Birden arkasını döndü ve yürümeye başladı. Arkasından ‘‘ Nereye? ‘‘  diye bağırdığımda ‘‘ Bekle beni! ’‘  dedi. Etrafıma baktım, kafe bölümünde birkaç genç yemek yiyordu ve kendi aralarında muhabbet ediyordu, bar bölümü ise bomboştu. Anlaşılan akşamları bar bölümü kalabalık oluyordu. Masalar ve tabureler her yerdeydi. Tezgâhın hemen yanında sahne gibi bir şey vardı. Hakan geri geldiğinde yanında uzun boylu, kirli sakallı ve beni iliklerime kadar titreten soğuk bakışları olan biri vardı. İçimdeki bir dürtüyle ayağa kalktım ve onu ayakta karşıladım. ‘‘  Bu sana bahsettiğim kız Dilay. ‘‘  diyen Hakan'a baktım. Adam elini uzatınca bende çekinerek elimi uzattım. Sıcacık eli arasında buz kesmiş elim kayboldu resmen. Birden gülümsedi ve soğuk bakan kahverengi gözleri yumuşadı. Yanağındaki gamze adamı çekici gösteriyordu. ‘‘ Ben Doğan Günday. Bu kafe-barın sahibi benim. Seninle tanıştığıma memnun oldum. ‘‘  dedi gülümseyerek. Gülümsedim ve ‘‘ Ben de memnun oldum. ‘‘  dedim. Doğan masaya geçmemizi teklif etti ve onlar çay bende meyve suyu içerken konuşmaya başladık. Hakan'a arada göz işareti yapıyordum ama konuya bir türlü girmiyordu. Şimdi Hakan durup dururken bu adamı niye konuşmaya dâhil emişti ki? ‘‘ Hakan bana senin bu aralar kafa dağıtmak istediğini söyledi. Bir de çok güzel şarkı söylediğini. ‘‘  deyince konunun gidişatından şüphelenmeye başladım. Hakan'a ters bir bakış atmayı ihmal etmeden; ‘‘  Hakan abi biraz abartmış konuyu. ‘‘  dedim ellerim ile oynarken. Doğan gülümsedi ve ‘‘ Bak Dilay! Sana bir teklifim var. Bu mekânda canlı müzik yapmaya başladım ama güzel şarkı söyleyecek kimseyi bulamadım. Bu yüzden Hakan seni bana önerdi. Akşamları saat dokuz ile on bir arası 6 şarkı söyle 1000 lira senin olsun. ’‘  deyince ağzım açık ona bakakaldım. Hemen seçenekleri zihnimden geçirdim. Muhteşem bir teklifti, hem şarkı söylerken kafamı dağıtacaktım hem de para kazanacaktım. Belki böylece yetimhaneye de bir katkım olurdu. Doğan - adama abi diyemiyordum. Aramızda hiç yoksa 10 yaş fark vardı ama nedense içimden gelmiyordu - ‘‘ Bu miktar sana yeter mi? ‘‘  diye sorunca; ‘‘ Aylık bu kadar para alamayan, ağır işlerde çalışan onca insan var. Elbette yeter. ‘‘ Dedim gülümseyerek. Doğan'ın yüzü tuhaf bir hal alırken Hakan kıkırdadı. Tek kaşımı kaldırıp onlara baktım. Doğan sanki gülmemeye çalışıyormuş gibiydi. O yüzden yüzü tuhaf bir şekil almıştı. ‘‘ Bu haftalık, şarkı söylemek basit bir iş değil. ‘‘  dedi Doğan. Haftada bin lira mı? Allah'ım adamın hiç işi yok parasını etrafa saçıyor. Bu para benim için çok fazla ama Doğan hiç de umursuyormuş gibi değildi. ‘‘ Geçici olarak şarkı söyleyeceğim değil mi? En fazla bir ay. ’‘  dedim. Doğan'ın yüzü birden eski soğuk haline büründü. ‘‘ Bak, hafta içi akşam 7-9 arası, hafta sonu 9-11 arası, evden seni ben alıp ben bırakacağım ya da Hakan. Bir de Hakan'ın dediğine göre okuyorsun; sınavının olduğu haftalarda ise yalnızca hafta sonları şarkı söylersin; hafta içi söylemezsin. Haftalığın da 1500 lira olsun. ’‘  deyince düşündüm. Ben kolay kolay hasta olan bir insan değildim. Sesimin daha önce kısıldığını hiç görmedim. Ben bir saatte ardı ardına 10 şarkı söylemiş insanım ve saatte iki şarkı hiçbir şey. Para gayet iyiydi ve yetimhaneden çıkmama iki yıl kamıştı. Kenarda biraz birikmiş param olsa iyi olurdu. Dudağımı dişlerken seçenekleri düşünmeye devam ettim. ‘‘ Ayrıca istediğin zaman izin alabilirsin. Tabi parandan kesilecek. ‘‘ Dedi gülümsemesi tekrar yüzüne yayılırken. Kahverengi gözlerine baktım. Dürüstçe bana bakmaya devam ediyorlardı. Hakan'a baktığımda kafasını olumlu anlamda salladığını gördüm. Kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı ve fırsat altın tepside ayağıma kadar gelmişti. Kafamı olumlu anlamda sallayıp teklifi kabul ettim. Doğan bu sefer gerçekten güldü; içten ve etkileyici. Sevdiğim işi yapacaktım, şarkı söyleyecektim. Okulun stresini sağ tarafımda kalan sahnede atacaktım ve karşılığında para alacaktım. Bu sefer bende içtenlikle gülümsedim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE