Dalgaların Arasında

3631 Kelimeler
Geçtiğimiz üç gün odam, deniz, yemek ve aktivite salonu arasında geçti. Bu yoğun tempo benim için çok alışılmışın dışında da olsa burayı ve burada geçirdiğim zamanı sevmeye başlamıştım. Bir yanım buradan ayrıldıktan sonra sık sık bu günlerin özlemini çekeceğimi söylüyordu. Babam oldukça varlıklı bir adam olmasına rağmen bizi pek sık tatile çıkarmaz, sadece bazı kışlar küçük dağ otellerine kayak yapmaya götürürdü. Götürdüğü otellerin hepsini toplasak şu an bulunduğum otelin yanına bile yaklaşamazdı. Buranın eşsiz denizi, kocaman salonları, geniş yemyeşil bahçeleri ve sınırsız imkanları vardı. İnsan sanki tüm ömrünü burada geçirebilirdi. Ayrıca geldiğimden beri gözüme hiçbir Niskhasian çarpmamıştı. Bunun sebebi burada olmamaları değildi, hiçbiri güçlerini kullanmaya gerek görmüyor gibiydi. Gerçi tam olarak nasıl güçleri olduklarını da henüz anlayamamıştım ki. Haklarında tek bildiğim ufak nesneleri fiziksel güç kullanmadan hareket ettirebiliyor oluşları ve bazen ellerinin sihirle parlıyor oluşuydu. Dün gece Natalie ile bahçedeki çift kişilik salıncaklarda sallanıp sohbet ederken önümüzden geçen bir kadının çakmak kullanmadan sigarasını yaktığına şahit olduğumda boğazımdan küçük bir hayret nidası kaçmıştı. Kadın baş parmağı ve işaret parmağını birbirine sürtüp kıpkırmızı canlı bir alev oluşmasını sağlamıştı. Şaşkınlığım karşısında yine Natalie’den ‘onlar da tıpkı bizim gibiler, ayrıca güçleri korkulamayacak kadar zararsız…’ şeklinde bir dizi rahatlatma seansı dinlemiştim. Bu muhteşem yerde her geçen gün eski Leila yerini daha çok sevdiğim yeni halime bırakıyordu. Bu düşünce aklıma istemsizce Leomord’un gelmesine neden oldu. Saçlarımı yumuşak bir havluyla kurularken dudağım belli belirsiz yukarı kalktı. Onu üç gündür görmüyordum. Robert otelde çok işi olduğu için bize katılamadığını söylese de sanki aramızda yaşananlardan sonra benden kaçtığını hissediyordum. Göğüs kafesimde garip bir rahatsızlık hissettim. Sanki aramızda ne olmuştu da benden kaçacaktı? Yaşanan şeyler bir yetişkin için çok normal şeylerdi. Ben de artık bir yetişkin gibi düşünmeliydim… Kafamdaki düşüncelerin sevimsizliğiyle başımı iki yana salladım. Düşünceleri kovalamam mümkünmüş gibi bir elimi havada sallayıp beyaz çarşafların üzerinde beni bekleyen bir market torbası büyüklüğündeki plaj çantasına doğru gittim. Mavi çantayı koluma astığımda aynadaki görüntüme kısa bir bakış attım. Üzerime giydiğim pembe beyaz çiçekli askılı elbise, sütyeni taşlarla süslenmiş olan kırmızı bikinimi tamamen kapatıyordu. Islak saçlarımın üzerine hasır bir şapka takıp kapının yanında duran hasır sandaletlerimi ayağıma geçirdikten sonra odadan çıktım. Robert ve Natalie’yle buluşacağımız saati biraz geçirmiş olmanın telaşıyla adımlarımı hızlandırdım. Kendimi bildim bileli geç kalmayı ve birilerini bekletmeyi seven biri olmamıştım. Ama bugün yaşadığım ufak stres belirtileri yataktan çıkmamı biraz zorlaştırmıştı. Bugün denize açılıp koyları gezecektik. Rob dün gece bu plandan bahsettiğinde kendimi tutamayıp heyecanla ellerimi çırpmıştım. Coğrafya derslerinde öğrendiğim kadarıyla Goldriver kıtanın en güzel koylarına sahipti. Fakat bu heyecanım tur rehberimizin Leomord olacağını öğrendiğimde yerini kaygıya bırakmıştı. Natalie ani duygu dalgalanmamı fark edip olayı Lukas’la ‘yaşayamadığım şeye’ bağlayıp olan biteni Robert’a anlatmıştı. Robert tam benim cesaretimi topladığım sırada -güya- Leomord’un buna engel olduğunu işittiğinde suratında tam olarak tanımlayamadığım ama hoşnutsuzluğa benzeyen bir ifadeyle konuyu kapatmıştı. O an konunun kapandığına ne kadar rahatladıysam da şimdi o kadar gergin hissediyordum. Ona nasıl davranmam gerektiğiyle ilgili kafam karışıktı. Geçtiğimiz günler boyunca o sabah odamdan çıkarken ki halini her düşündüğümde içimde saçma bir pişmanlık duygusu oluşuyordu. Sanırım ona biraz sert tepki vermiştim, o da bunun üzerine bana bir sınır çizmişti. İyi yanından bakarsak bu sınır, arkadaşlarımdan gizlediğim gerçeğin ortaya çıkma ihtimalini düşürmeliydi. Blues gecesinde birbirimize olan aksi davranışlarımızdan sonra birden aramızın düzeldiğini görmeleri su götürmez bir çelişki olurdu. Geniş lobi katına indiğimde arkadaşlarımı ellerinde kahveyle dikilmiş bir halde buldum. ‘’Kapına gelmeme gerek kalmadan burada olacağını söylemiştin.’’ Natalie beklemekten sıkılmış bir şekilde gözlerini devirdi. Dün ona tatil boyunca kapıma dayanıp beni korkuyla uyandırmamasıyla alakalı sıkı bir konuşma yapmıştım. Ama arkadaşım tam bir kontrol manyağıydı. ‘’Birkaç dakika geciktim sadece.’’ 12 dakika. Bende aynı sıkılmışlıkla gözlerimi ona devirdim. ‘’Peki tamam, bir daha beni herhangi bir yerde bekletirsen yemin ederim sensiz giderim.’’ Ona dalga geçer gibi sırıttım. Bunu yapmayacağını biliyordum. ‘’Hadi Natalie şimdi de seni bekleyemeyiz.’’ Elimle önümdeki mermer zemini gösterdim. ‘’Yürümeye başlasan iyi edersin.’’ Saçlarını omzunun üstünden savurup Robert’ın koluna girerek önümde yürümeye başladı. Robert aramızda geçen konuşmaları her zamanki gibi yalnızca gülümseyerek izlemekle yetinmişti. Otelden dışarı adım attığım anda yüzüme çarpan nemli sıcaklık bombasıyla nefesim kesildi. Her adımımda güneş tenimi bir elektrik sobası gibi yakıyordu. ‘’Bugün neden bir cehennem çukuru kadar sıcak?’’ Robert siyah alnındaki ter damlalarını silip ‘’İnan bende bunu düşünüyordum. Tam da bizim denize açılacağımız günü bulması çok kötü.’’ Dedi. ‘’En azından denizde biraz serinlemeye fırsatımız olacak.’’ Yanımda yürüyen sarışın kadının neşesi yerine gelmeye başlamıştı. ‘’Hayatım aslında öğle vakti olduğunda kafamızı teknenin içinden bile çıkaramayacağız. Açıkta güneş daha çok çarpar.’’ Natalie Robert’a hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle baktı. ‘’Ee gezeceğimiz onca koyda nasıl vakit geçireceğiz o zaman?’’ ‘’Üzgünüm. Belki birkaçını atlamamız gerekebilir. İki gün için bile zaten yeterince fazlaydı.’’ Ne? ‘’İKİ GÜN MÜ?’’ Sesim şaşkınlıkla bağırır gibi çıkmıştı. 2 gün boyunca Leomord’la aynı teknede mi olacaktım yani? İkisi de şaşkınlıkla bana döndü. ‘’Sana söyledim sanıyordum.’’ Sesin sahibi olan adama baktım. ‘’Hayır bana KESİNLİKLE iki gün olduğunu söylemediniz.’’ Limanın güvenliğinden geçerken Natalie kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı. ‘’Tabi ki söyledi. Kafan nerede senin? Hatta üzerine basa basa yanına yedek kıyafet alman gerektiğini de belirtti.’’ Gerçekten benim kafam neredeydi? Ayrıca yanıma sadece bir bikini, üzerimdekinin dışında yedek bir elbise ve yalnızca iki tane iç çamaşırı almıştım. Bir de çantamdaki plaj ıvır zıvırları vardı tabi… Siktir. ‘’Geri dönüp birkaç kıyafet daha almalıyım.’’ Sesim azar işitmiş bir çocuk kadar suçlu çıkmıştı. Ama ikisi de yürümelerini yavaşlatmadı. ‘’Tekneye geldik, ayrıca zaten geç kaldık. Bu siktiğimin güneşi de o kadar yakıcı ki seni yeniden bir sonsuzluk kadar bekleyemem.’’ Bugün biraz ters tarafından mı kalkmıştı sanki? ‘’Plana aynen uyacağız, sana da eminim bir şeyler buluruz.’’ Birkaç adım sonra Robert’la birlikte bizde büyük bir yatın önünde durduk. ‘’İşte geldik.’’ Robert teknenin bir ayağını teknenin kıçına atıp dengeli bir şekilde elini Natalie’ye uzattı. Gözlerimi üzerime uzanan 3 katlı devasa taşıta kaldırdığımda buna dünden beri tekne demelerinin bir hakaret olduğunu hissettim. Gerçekten çok güzeldi. Yatın yan tarafında el yazısı harfleriyle yazılmış kocaman ‘’Gece’’ yazısına bakmaya başladığımda bana uzanan güçlü bir el gördüm. ‘’Hadi bütün gün seni bekleyemem.’’ ‘’Leilaaa!’’ Natalie’nin çığlığıyla transtan çıkıp bir elimi Leomord’un güçlü parmaklarının arasına bıraktım. Tereddütle ayağımın altındaki zemin ile teknenin arasında kalan bir kol boyu boşluğa baktım. ‘’Merak etme seni düşürmem.’’ Güçlü sesi keyifli geliyordu. Boşta kalan elimle plaj çantamın sapını iyice kavrayıp ağırlığımı diğer kolumdan ona doğru verdim. Elimi sıkıca tutarken bir ayağımı teknenin zeminindeki ahşaplara dengeli bir şekilde yerleştirdim. Diğer ayağımı limanın güvenli zemininden ayırdığım sırada tekne bir sarsıntıyla hafifçe yalpaladı. Dengemi tamamen kaybettim. Kalbim bir adrenalin pompasına dönüştü, panikle elimdeki çantayı bırakıp iki elimle karşımdaki adamın kaslı omuzlarına sarıldım. Beni düşmekten son anda kurtaran şey ise belimden tutan güçlü elleriydi. ‘’Tamam, tuttum seni.’’ Bembeyaz dişleri tam yüzümün önündeydi. ‘’Seni sersem, kocaman bir yatın var ama rahat binebilmemiz için bir rampan bile yok.’’ Az önce yaşadığım panik sesime yansımıştı. ‘’Bu kadar sakar olacağını tahmin edebilseydim senin için kesinlikle onu açardım.’’ Şapkamın gölgesi çenesine düşüyordu. ‘’Umalım ki çantanın içinde önemli bir şey olmasın.’’ Dalga geçer gibi bir hali vardı. ‘’Keşke çantam yerine seni düşürebilmiş olsaydım. O zaman kesinlikle önemli hiçbir şeyimi kaybetmezdim.’’ Tanrıya şükür ki telefonum elbisemin cebindeydi. Ama zaten kısıtlı olan kıyafet seçeneğimi tamamen yitirmiştim. Sözlerimi duyduğunda göğsü hafif bir titremeyle sarsıldı. ‘’Benden bu kadar nefret ettiğini bilseydim çantan yerine suyun dibini boylayan kesinlikle sen olurdun.’’ Bunu çok eğleneceği bir tehdit gibi söylemişti. ‘’Dene de gör bakalım suyla buluşan kim olacak?’’ Onun tehdidi altında kalsam bir ay boyunca kendimi perişan ederdim. ‘’Bunu denemeyi çok isterim’’ gülmekten kısılan gözlerini sinirli yüzümde gezdirdi. ‘’Belki bir fırsat bulduğumda ikimizin de görme şansı olur.’’ Parmakları belimde hafifçe hareket edince bir farkındalık yaşadım. ‘’Ellerini ne zaman üzerimden çekmeyi düşünüyorsun?’’ Sesim cıyaklamış gibi çıktı. ‘’Sen omuzlarımı bıraktığında.’’ Ne ukala bir şeydi bu. Ellerimi omuzlarından hızla çekip onu hafifçe ittim. ‘’Fırsatçı.’’ Şimdi daha çok gülüyordu. ‘’Hiç rahatsızmış gibi durmuyordun. Ayrıca ellerimi beline koymasaydım kirli liman sularını yutuyor olacaktın.’’ Sırtını dikleştirdi kibirli bir ifadeye büründü. ‘’Kahramanlık yaptığını mı sanıyorsun? Rampayı açsaydın hiçbiri yaşanmayacaktı.’’ Hem de ikinci kez kendince kahramanlık yaptığını sanıyordu. Seri adımlarla önümden geçip merdivenin başında durdu. Bir eliyle merdivenleri işaret ederek ‘’Anlaşıldı bugün biraz huysuzsun. Yukarı çıkıp kahvaltı etmeye ne dersin?’’ dedi. İşte buna hayır diyemezdim. Karnım zil çalıyordu. Yanından geçip merdivenleri çıkmaya başladım. Natalie ve Robert çoktan yerlerini almış bizi bekliyorlardı. Kendimi açık kahverengi kadife sandalyeye yumuşakça yerleştirirken Leomord’da karşımdaki sandalyede yerini almıştı. ‘’Peynirli omlete bayıldığımı unutmamışsın. Sen hakiki bir dostsun.’’ Robert Leomord’un omzuna omzuyla vurdu. Leomord gerçek bir samimiyetle arkadaşına bakıp ‘’Sen benim en iyi dostumsun. Seni ağırlamak benim için büyük mutluluk.’’ Dedi. Ardından devam etti. ‘’Daha önceki davetlerime karşılık vermediğinde seni dövmeyi düşünmedim desem yalan olur. Ama sonunda çok hoş bir kadınla buraya gelmene çok sevindim.’’ Gözünün ucuyla Natalie’ye baktı. Natalie’ye kur mu yapıyordu bu aşağılık herif? Natalie’nin kıkırtıları çalışan motorun uğultusuna karıştı. ‘’Çok çalışıyorum. Her çağırdığında farklı bir işle meşguldüm.’’ Tabağımdaki peynirden bir çatal aldığımda birbirlerini kaç yıldır tanıdıklarını merak etmeden duramadım. ‘’Siz ne zamandır tanışıyorsunuz?’’ Ağzımdan çıkardığım çatalı ikisine doğrulttum. Leomord bir şey söylemek için ağzını açtığı sırada Robert söze girdi. ‘’Yaklaşık 25 yıldır falan.’’ Leomord arkadaşına dönüp eğleniyormuş gibi tek kaşını kaldırdı. ‘’Bana daha uzunmuş gibi gelmişti dostum.’’ ‘’Yani çocukluk arkadaşlarısınız.’’ 25 yıl çok uzun bir süreydi. Ben Natalie’yi en fazla 8 yıldır tanıyordum ve benim için çok özeldi. Karşımda duran devasa iki adamın birbirinin gözündeki değeri paha biçilemez olmalıydı. ‘’Yani sayılır. Robert’la tanıştığımızda gerçekten de çok genç olduğumuz doğru.’’ Robert’a geniş bir sırıtışla bakmaya başladı. Bu adam laf salatası yapmaya bayılıyordu. Robert’ın 35 yaşında olduğunu biliyordum, Leomord’da en fazla otuz beş yaşında gibi duruyordu. Yani tanıştıklarında maksimum ilkokul döneminde olmalılardı. ‘’Kaç yaşındasın ki?’’ Sorum doğrudan Leomord’u buldu. Kafasını arkaya yaslayıp hesap yapmaya çalışıyormuş gibi yaptı. ‘’Hmm… Hesaplayamıyorum.’’ Gözlerini havaya doğru kıstı. ‘’Sence kaç gösteriyorum?’’ Natalie elindeki fincanı gürültülü bir şekildeki tabağa yerleştirdi. ‘’Bilmem en fazla 33 ya da 35.’’ Bu aynı zamanda bir soru gibi çıkmıştı. Leomord kafasını yasladığı yerden kaldırdı ve gamzesini ortaya çıkartan bir gülümsemeyle bana doğru baktı. ‘’Doğru. Çok akıllısın.’’ Yine mi dalga geçiyordu? Tam ağzımı açacağım sırada Natalie söze girdi. ‘’Eee iki günlük planımız nedir?’’ Gözleri sanki uyarı verirmiş gibi Leomord’a döndü. Benim kaçırdığım bir şey mi olmuştu? Leomord birden ciddileşti. ‘’Tam olarak bir plan sayılmaz ama size göstermek istediğim çok güzel yerler var.’’ Bir parça ekmeği ağzında çiğnedikten sonra konuşmaya devam etti. ‘’Önce güzel bir yerde biraz yüzme molası verip serinleyelim. Sonra Yeşil Koy’dan başlarız. Oradan ayrılıp sizi deniz kaplumbağalarının üreme alanlarından biri olan Uzun Kum’a götürürüm. Kaplumbağalarla yüzmek harika bir deneyim. Bu ikisinin arasındaki mesafe çok uzun olduğu için sanırım tüm günümüz bu ikisine gidecek. Yarının planını da yarın yaparız.’’ Natalie hepsini onaylamış gibi hızlı hızlı kafa salladı. ‘’Süper! Her birini görmek için sabırsızlanıyorum.’’ Robert Natalie’ye gözlerini dikip bir yıldızmış gibi bakmaya başladığında ben ve Leomord sessizce önümüzdeki kahvaltıya dönmüştük. Kahvaltı bittiğinde yattaki görevliler sessizce masayı temizleyip bizi yalnız bıraktılar. Ben de teknede küçük bir gezintiye çıkmaya karar verdim. Teknenin az önce kahvaltı yaptığımız kısmı küçük bir oturma alanıyla beraber ikinci katın bir kısmını oluşturuyordu. Daha iç kısımlarla açık planlı bir mutfak ve barın olduğunu gördüm ama yönümü teknenin arka tarafındaki açık alana doğru çevirdim. Kapalı alandan çıktığımda da gri ve ahşaptan oluşan bahçe takımına benzeyen u şeklinde büyük modern mobilyalarla karşılaştım. Koltukların arasında ise uzun bir orta sehpa bulunuyordu. Kendimi tüm gün burada uzanıp müzik dinlerken hayal etmekten alıkoyamadım. Kafamda bu hayalin sahneleriyle keyifle bir alt kata adımladım. Birinci kata indiğimde içeriye açılan karartılmış kaydırmalı kapıyı merakla araladım. Burada zemin ahşaptan siyah seramiklere dönüştü. Beyaz damarlı siyah seramiklerin olduğu koridor boylu boyuna uzanıyordu. Her attığım adımda yerdeki zemin aydınlatmaları tek tek yanıp benim gelişimi karşılıyordu. Koridorun iki yanında uzanan ikişer ceviz kapı vardı. Ve koridorun sonunda da bir tane olmak üzere toplamda beş farklı odaya açılıyordu. İlk iki kapının üzerindeki ‘Görevli’ yazdığını görünce bu odaları es geçip sondaki 3 odaya doğru ilerledim. Sağımda duran ilk kapıyı açtığımda kırmızının tonlarıyla döşenmiş olan oda beni karşıladı. Küçük adımlarla odayı gezmeye başladım. Odada duvar kağıdıyla aynı tonda olan krem bir gömme dolap vardı. Çok geniş olmasa da kalan misafirlerin eşyalarını alabilecek kadar genişti. Bir yanında banyo olduğunu tahmin ettiğim bir kapı diğer yanında ceviz renkli bir makyaj aynası ve kırmızı kadife bir puf duruyordu. Hemen karşısında kırmızı kadife kaplı ve el işçiliği ahşap oymalardan oluşan büyük bir yatak başlığı göze çarpıyordu. Yatağın üzerini örten bembeyaz çarşaflar ve kabarık yastıklar da yatağın konforunu ele veriyordu. Yatağın sol tarafında kalan duvara dayanmış iki kişilik kırmızı bir koltukta özel tasarım olduğunu belli eden hatlara sahipti. Odanın açık jaluzileri mavi sulardan yansıyan gün ışığını olduğu gibi içeriye davet ediyordu. Bir çok aile evinden bile daha lüks olan bu odadan çıktığımda geriye kalan iki oda arasında bir öncelik sıralaması yapmam gerekiyordu. Bu odanın tam karşısında kalan odanın da farklı dekorasyonla aynı tarzda bir oda olacağına kanaat getirdikten sonra solumda kalan koridorun en sonundaki odaya doğru yürümeye başladım. Elimi uzattığımda odanın kapısı sessizce açıldı ve beni içeri davet etti. Siyah, gri ve krem tonlardan oluşan bu oda az önce girdiğim odaya göre çok daha büyüktü. Birkaç ufak adım attığımda fayansların üzerine atılmış gri halının uzun tüyleri sandaletlerimi aşıp parmaklarımı gıdıklamaya başlamıştı. Odanın giriş kapısının yanında şeklini bir şeye benzetemediğim tuhaf bir şey vardı. Koltuk olmak için fazla kıvrımlıydı ama aksesuar olmak içinde fazla anlamsızdı. Topuklu ayakkabıya benzeyen iki kişilik koltuk boyutunda siyah deri garip bir nesneydi. Bir süre ne olduğunu çıkarmaya çalışıp başarılı olamayınca odanın kalanını incelemeye başladım. Sağ tarafta iki kişilikten bile daha büyük olan gri başlıklı, krem rengi çarşaflı modern bir yatak uzanıyordu. Bu yatakta az öncekinden çok daha fazla yastık vardı. Yatak başlıklarının yanındaki aplikler tavandan komodinin üzerine kadar uzanıyordu. Komodinlerinin birinin üzerinde bir sürahi su diğerinde ise küçük bir masa saati vardı. Bu odayı ayıran en büyük detay burada bir makyaj bir aynasının olmamasıydı. Onun yerine karşı duvarda köşede kalan bir kapı ve boydan boya uzanan ayna kaplı bir dolap duruyordu. Aynaya doğru birkaç adım atıp kafamda hala duran şapkayı çıkardım ve kızıl saçlarımı düzelttim. Buklelerim biraz karışmıştı ama bunu sorun etmeyerek odanın merkezindeki tam boy camlara doğru yürümeye başladım. Yanına vardığımda bunların aslında sadece birer cam değil aynı zamanda balkon kapısı olduğunu da fark ettim. Kapıyı nazik bir hareketle açtım. Balkon on iki kişilik bir masanın rahatlıkla sığabileceği kadar genişti. Hafifçe hilal şeklini andırıyordu. Bir tarafında rahat bir oturma grubu mobilyası diğer tarafında ise geniş bir jakuzi bulunuyordu. İkisini de es geçip karnımı balkon trabzanlarına yaslayıp önümde hareket eden sulara bakmaya başladım. Bir boğaz temizleme sesiyle yerimden sıçradım. ‘’Demek buradasın.’’ Arkamı döndüğümde Leomord’un çıplak göğsüyle çarpıştım. ‘’Neden arkamdan bu kadar sessiz yaklaşıyorsun? Beni korkuttun.’’ Sesimde sitem vardı. ‘’Neden buradasın?’’ Sesinde nötrlük vardı. ‘’İki gün kalacağım yeri biraz keşfetmek istedim.’’ Elimle rüzgarın önüme düşürdüğü bukleyi düzelttim. ‘’Senin kalacağın yer burası değil?’’ Soru gibiydi. ‘’Nerede kalacağımı henüz bilmiyorum ki.’’ ‘’Burası benim odam Leila. Sen diğer iki odadan birinde kalacaksın.’’ Sesi ikimiz için de bir şeyleri netleştirmeye çalışıyormuş gibi keskindi. ‘’Öğrendiğim iyi oldu. Söyle de bir daha kapına bile yaklaşmayayım.’’ Ciddi ifadesini dağıtmak için biraz espri yapmaya çalışmıştım. Omuzlarındaki gerginlik yerini rahatlamaya bıraktı. ‘’Bence de çünkü kapılara çok yakınken iyi şeyler olmuyor.’’ Sonunda muzip tavırları yerine gelmişti. Ama ima ettiği şey de dikkatimden kaçmadı. ‘’Senin üzerine vazife olmayan şeylere burnunu sokmaman gerek.’’ Biraz utanmaya başlamıştım. Bir elini sarı deniz şortunun cebine sokup ayak parmak uçlarına baktı. ‘’Bunu zor yoldan da olsa öğrendim.’’ Kafasını kaldırdığında gözlerindeki gülümsemeyi yakalamıştım. ‘’Ne yani? Senin için o kadar zorlayıcı mıydım?’’ Şimdi onu sinirlendirme sırası bendeydi. Sorum karşısında güçlü bir kahkaha attı kafasını iki yana salladı. ‘’Evet, kendimi tutmaya çalışmak baya zordu. Senin yerinde başkası olsaydı…’’ Sözlerini devam ettirmeden sadece sırıttı. Anlamamıştım. Bunu belli ettiğini düşündüğüm irileşmiş bakışlarımı ona diktim. ‘’Kendini niye tuttun ki? Başkası olsa ne yapardın?’’ Soruları birbirinin ardına sıraladım. Kahkahası yavaşça sustu yüzünde beni ilginç buluyormuş gibi ifadeyle gözlerini gözlerime kilitledi. ‘’Boşver.’’ Gözlerim arkasında kalan garip cismi gördüğünde merakıma yenik düşerek konuşmaya devam ettim. ‘’O garip şey tam olarak nedir?’’ Parmağımda kıvrılan koltuğu gösterdim. Çıplak vücudunu yavaşla odaya çevirdi. Sırtı o kadar güzeldi ki ona kaçamak bakışlar atmadan edemiyordum. ‘’Hangisi?’’ ‘’Şu şey işte siyah olan.’’ Hızlıca yanından geçip odanın girişine doğru yürüdüm. ‘’Tıpkı bir fonksiyon grafiğine benziyor.’’ İki tepenin arasında kalan alçak oyuntuya oturdum. Gözlerini üzerimden ayırmadan karşımda dikildi. O konuşmaya başlamayınca devam ettim. ‘’Hiç rahat değil.’’ Hafifçe yerimde kıpırdanıp sırt üstü bir şekilde koltuğa uzandım. Popom oyuklukta kalmış bacaklarım ise koltuğun yükseltisiyle havaya kalkmıştı. Tıpkı bir v gibi yatarken ona baktım. ‘’Bu şekilde mi yatıyorsun?’’ Mavi gözlerinden anlık bir karartı geçerken hala beni izliyordu. Boğazında belli belirsiz bir hareketlilik fark ettim. ‘’Şimdiye kadar yatılı bir din okulunda falan mı okudun sen?’’ Boğuk sesi zorla çıkıyor gibiydi. Yavaşça doğruldum ve ayağa kalktım. Sorusu çok alakasızdı. ‘’Hayır. Yine benimle kafa mı buluyorsun?’’ Gözlerini yüzümde gezdirdi. Sormak istediği bir soru varmış ama büyük bir çelişkide kalmış gibiydi. Kısa süren sessizliğin ardından ‘’Hadi gidelim yat demir atmak üzeredir.’’ Dedi. Kafamı sallayıp önünden odadan çıktım. Koridordan çıktığımız sırada geminin kıçında az kalsın Natalie ve Robert ile çarpışıyorduk. Belli ki yat çoktan demirlemiş onlar da denize girmek buraya gelmişlerdi. ‘’Tatlım seni göremeyince odana dinlenmeye gittiğini düşünüp yukarıda kaldık. Demek Leo seni yanımıza getiriyordu.’’ Natalie, Leomord ve bana kafası karışmış gibi bir bakış attı. Bir şeyleri sezmesinden korkarak cevap verdim. ‘’Evet denizin dalgası beni biraz rahatsız etti. Uzanıp kendime gelmek istedim.’’ Yanımda duran adamı işaret edip ‘’O da bana yatın durduğunu haber vermek için gelmiş.’’ Dedim. Leomord ilgisiz bir tavırla kafasını salladı. Bu hareketi Natalie’nin şüpheci bakışlarını sonlandırmasına devam etse de Robert bir şeylerin kokusunu alıyormuş gibi bakışlarını ikimizin arasında gezdirdi. ‘’Siz yüzmeye başlayın ben birazdan aranıza katılırım.’’ Üçünü de arkamda bırakıp hızlıca merdivenlere yöneldim. Yukarı çıktığımda açıkta kalan oturma grubuna oturup önümde uzanan sakin denizi izlemeye başladım. Hava o kadar bunaltıcıydı ki nefes almakta zorlanıyordum. Denizin rüzgarı serinlememe yardımcı olsa da üzerimdeki elbise bedenime yapışıp beni rahatsız ediyordu. Gerçekten de cehennem kadar sıcaktı. Rahat yastıkların üzerinden kalkıp cebimdeki telefonu sehpanın üzerine koyduktan sonra çiçekli elbisemi etek uçlarından tutarak kafamın üzerine kaldırdım. Düzgünce katlayıp koltuğun koluna koyarken merdivenlerin başında duran Leomord ile göz göze geldik. Hafifçe çatılmış kaşlarında anlık bir telaş gözüme çarptı. Beni ne kadardır izliyordu? ‘’Ne zamandır orada dikiliyorsun?’’ Boğazını temizleyip bana doğru yürümeye başladı. ‘’Yeni geldim. Sende bize katılmak ister misin?’’ Yok canım ben almayayım. ‘’Şu an keyfim yerinde belki sonra gelirim.’’ Yanıma yavaşça oturduğunda şortundan damlayan sular sandaletlerimin altını ıslatıyordu. ‘’Misafirlerim eğlenmiyorsa ben de eğlenemem.’’ Ukala tavrı yine gelmişti. ‘’O zaman aşağı inmeni öneririm. Senin varlığın sinirlerimi bozuyor.’’ Hafif bir gülme sesi duyar gibi oldum ama onun yüzüne bakmamak için sehpada duran telefonumu aldım. Bu günlük bu kadar Leomord dozu yeterliydi. Kitabımda kaldığım yeri bulup okumaya başladım. Ben sayfaları kaydırırken bir süre sonra homurdandı. Elimden telefonu kaptı ve ayağa kalkıp uzaklaştı. ‘’Böyle güzel bir manzaranın içinde gerçekten kitap mı okuyacaksın? Çok sıkıcısın Leila.’’ Sinirle ayağa kalkıp yürüdüm. ‘’Verir misin telefonumu?’’ Sesim kulağa çok ince gelmişti. Benim ona yaklaşmamla birlikte oda iyice geriye gidip kalçasını korkuluklara yasladı. Sinirle üzerine doğru yürümeye başladım. Sinir bozucu gamzesi yeniden ortaya çıkmıştı. ‘’Şu anda seninle kavga etmek istemiyorum Leomord. Lütfen. Telefonumu. Ver.’’ Bu daha çok emirdi. ‘’Alsana.’’ Telefonu benim ulaşamayacağım kadar yüksekte tutarken kahkaha atıyordu. Başka birisi şu hareketi yapsa telefonu götüne sokup defolmasını söyleyebilirdim. Ama konu bu adam olunca rekabet duygum baskın geliyordu. O kendi etrafında dönerken bende onun etrafında telefona uzanabilme umuduyla sıçrıyordum. Korkulukların önündeki dar koridorda bir ileri bir geri giderek kedinin fareyle oynadığı gibi benimle oynuyordu. Boyu o kadar uzundu ki kafasından yukarıya uzanamıyordum bile. ‘’Bu kadar yeter. Artık siktir olup gider misin?’’ Kahkahası kulaklarımda çınlıyordu. Kafasını ‘hayır’ anlamında salladı. Onun peşinden koşarken sinirlerimin iyice gerilmesi çevreme bakıp boyumu biraz yükseltecek bir şeyler bulmaya teşvik ediyordu. Biraz göz gezdirdikten sonra aradığım şeyi bulduğumu anladım. Korkuluğun demir kafesinin yükseldiği noktada ayağımı oturtabileceğim kadar bir çıkıntı dikkatimi çekti. Leomord’da o noktaya doğru geri geri gidiyordu. Tempomu biraz düşürüp pes etmiş gibi yaptım. ‘’Tamam sen kazandın. Tek isteğim beni yalnız bırakman.’’ Söylediklerime inanmadığı açıkça belli oluyordu ama adımlarını yavaşlatıp tam istediğim noktada durdu. Avına yaklaşan sinsi bir kurt gibi minicik minicik ona yaklaşmaya başladım. Telefonumu tuttuğu kolunu biraz aşağı düşürmüş olsa da hala ulaşamayacağım kadar yüksekteydi. Onun beklemediği bir anda öne doğru sıçrayıp ayağımı demir çıkıntının üzerine yerleştirdim. Elim tam telefonuma dokunduğu an ıslak sandaletimin tabanı jilet gibi kaydı. Ben dengemi bulmaya ya da bir yere tutunmaya fırsat bulamadan en az dört metre yükseklikten sakin maviliğe doğru süzülmeye başladım. Düşerken görebildiğim tek şey elimi uzattığım adamın otuz iki dişini gösteren gülümsemesiydi. Popomun üstüne çakıldığımda en az bir dört metre daha suyun içine gömüldüğümü hissettim. Yaşadığım en yoğun duygu panik ve korkuydu. Serin sular vücudumun her yanını sararken amatörce kollarımı ve bacaklarımı çırpıp suyun üzerine çıkmaya çalışıyordum. Tam suyun üzerinden teknenin beyaz yansımasını gördüğüm sırada bir su canavarı tarafından en dibe çekiliyor mücadeleye yeniden başlıyordum. Burnumun içine dolan tuzlu su genzimi bir zehir gibi yakmaya başlıyordu. Ciğerlerimde azalan oksijen beynimin içine basınç yaparak bana uyarı sinyalleri gönderiyordu. Çırpındım, çırpındım, kollarımda kuvvet kalmayana kadar savaştım. Tam pes edeceğim sırada son çırpınışlarım sonuç vermiş olsa gerek ki, beni ciğerlerime biraz nefes çekebilecek kadar suyun üzerine itmişti. Gözlerimdeki görüşümü bulanıklaştırırken kafasını suya uzatan siyah saçlı bir silüet gördüm. Küçük bir nefesten sonra tekrar en dibe batmaya başladım. Sanki her kollarımı ve bacaklarımı hareket ettirdiğimde suyun daha da altına gömülüyordum. Gözlerim suyun yakmasına alışsa da suyun altıyla üstünü ayırt edebilecek kadar iyi görmemi sağlamıyordu. Ciğerlerimdeki son oksijen de dudaklarımın arasından kaçıp giderken yavaşça bilincimi kaybettiğimi hissettim. Belime dolanan su canavarına bu sefer tamamen teslim oldum. — — — — — — — — Bu bölümle alakalı bazı teoriler ürettiğinizi duyar gibiyim. 🤔 Devam edin… 😏🔥 Hepinizi kocaman öpüyorum. 😍♥️ 📖 💙
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE