Kıvılcım

4257 Kelimeler
Uykumun oldukça huzurlu bir yerinde odanın kapısının sertçe açılıp arkadaki duvara çarpmasıyla gözlerimi araladım. Gözlerim güçlü gün ışığı ile acırken gürültünün sebebini görmeye çalıştım. ‘’Leomord uyan! Leila’yı hiçbir yerde bulamı…’’ Natalie beni görünce büyük bir rahatlamayla yanıma koştu, dizlerinin üzerine eğilip endişeyle kıstığı gözlerini üzerimde dolaştırdı. ‘’Çok şükür. Buradasın…’’ Balkon kapısının açıldığını duyunca yavaşça yatakta doğrultum ve Leomord’la göz göze geldim. Tüm geceyi balkonda mı geçirmişti? Sessizce yanımıza geldi. Natalie kafasını ona doğru kaldırdığında sanki karşılaştığı manzaradan bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. ‘’Neden burada uyudun?’’ Hafifçe boğazımı temizledim. ‘’Yatağım biraz ıslaktı.’’ Biraz daha doğrulduğumda üzerimdeki lacivert tişörtü fark edip konuşmaya başladı. ‘’Doğru ya, uyumadan önce seni kurulamak aklıma bile aklıma gelmedi.’’ ‘’Sorun değil. Leomord halletti.’’ Yatağın diğer tarafında ayakta bekleyen Leomord’a sıcak bir gülümseme gönderdim. Üzerinde hala dün gece giydiği krem tonlardaki tişört ve eşofman altı vardı. Natalie minnet dolu gözlerle yatağın diğer ucunda dikilen adama baktı. Leomord konuşmaya başladı. ‘’Hepiniz uyuduktan sonra onu kontrol etmeye gittim.’’ Sesinde gizleyemediği bir uyku mahmurluğu vardı. Demek ki Natalie odaya girdiğinde balkonda uyuyordu. Elimi yorganın altından kaldırdım. Yanımdaki boş çarşaflara çaktırmadan dokunduğumda bana ait olmayan bir sıcaklık hissettim. Natalie gelmeden birkaç dakika önce yanımdan kalkmış olmalıydı. Natalie sessizce kafasını sallarken, Robert açık kapıdan nefes nefese içeri girdi. Beni gördüğünde derin bir nefes verdi. ‘’Demek buradasın.’’ Yatağa doğru büyük adımlar atarken yüzünde karmaşık bir ifade vardı. ‘’Neden kendi odasında değil?’’ Gözleri hala benim üzerimde olsa da sorusunu doğrudan arkadaşına yöneltmişti. ‘’Kollarımda uyumak istedi.’’ Sözler ağzından çıktığı sırada üçümüz de kafamızı ona çevirdik. Ukala bir ifadeyle sırıtıyordu. ‘’Daha kaç kere sorguya çekileceğim?’’ ‘’Leila’yı kurulamadan yatırdığım için yatağı ıslanmış. O da bunu fark edince buraya getirmiş.’’ Robert’ın garip tepkisine karşı bir tepki verirmiş gibi konuşuyordu. Sesindeki sert ton sevgilisini kendine getirmiş olacak ki omuzlarını gevşetip elini ‘neyse’ der gibi salladı. ‘’Sohbetiniz bittiyse biraz daha uyumak için müsaade isteyebilir miyim?’’ Sesim üçünü de azarlar gibi çıktı. Cidden saat kaçtı? Sabah olduğuna göre yaklaşık bir buçuk gündür uyuyor olmalıydım. ‘’Kahvaltımız hazır olmalı. Bir şeyler yemelisin.’’ Yumuşak sesin sahibi Leomord’du. Natalie’de onun ardından konuşmaya başladı. ‘’Yukarıda seni bekliyor olacağım. Hemen hazırlanıp yanımıza gel.’’ Yanağıma küçük bir öpücük kondurup yüzüme gülümsedi. Gözleri gayriihtiyari bir şekilde komodinin üzerine kaydığında orada birkaç saniye durdu. Ama bir şey söylemeden ayaklanıp sevgiliyle birlikte odadan çıktı. Kapının kapanmasıyla az önce baktığı noktaya baktım. Gri komodinin üzerinde kırmızı ipli üçgen bir kumaş duruyordu. ‘’Bugün kendini nasıl hissediyorsun?’’ Leomord yanıma gelip ayak ucuma oturdu. Aslında hiç de fena hissetmiyordum. Ayaklarımı yorganın altında kıpırdatırken gözlerimi ışıldayan kusursuz yüzünde gezdirdim. Gerçekten nefes kesiciydi. ‘’Çok iyiyim.’’ Cevabım karşısında dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı. İçimdeki meraka yenik düşerek sordum. ‘’Tüm geceyi balkonda mı geçirdin?’’ Sorduğum şeyin cevabını bilsem de onun dudaklarından duymak istedim. ‘’Natalie’nin her yeri ayağa kaldırdığını duyduğumda balkona çıktım. En son buraya bakacağını tahmin etmek zor olmadı.’’ İmalı bir bakış attı. Aramız onlara göre epey gergindi. Ama dün gece bu gerginliğin yerini farklı bir şeye bıraktığını sezmiştim. Ona gülümsedim. ‘’Bu çok mantıklı olmuş. Beni burada görmek bile kafasını epey karıştırmış gibiydi.’’ Gözleriyle komodini işaret edip ‘’Onu görmesi de işini kolaylaştırmayacak. Seni sorguya çekeceğini biliyorsun.’’ Dedi. Neyi kastettiğini anladığımda kafamı ‘haklısın’ anlamında salladım. ‘’Öğrenmeleri senin için sorun olur muydu?’’ Bu soruyu neden sorduğumu bilmiyordum. İçimdeki amansız merak ve birazcık da heyecanla yerimde kıpırdandım. Bakışları yeşil gözlerimde dolaşırken bir şeyleri tartıyormuş gibi görünüyordu. ‘’Bilmiyorum. Robert’ın bunu hoş karşılamayacağını söyleyebilirim.’’ ‘’Neden?’’ ‘’Hmm… bunu biraz karışık bir durum...’’ Bir eliyle alnına düşen karışık saçlarını arkaya doru yatırdı. ‘’İlişkiler söz konusu olduğunda bana güvenmez çünkü ne kadar maymun iştahlı olduğumu iyi bilir.’’ Söylediği şey içimdeki heyecanı törpüleyip yerini tuhaf bir boşluğa bıraktı. ‘’Tam anlamıyla bir ilişki sayılmazdı…’’ Kendime küçük bir açıklama yapıyor gibi konuşmuştum. Kafasını salladı. ‘’Bu da onu daha çok kızdırırdı. Sen Natalie’nin misafirisin, Natalie’de onun. Yanında misafir olarak buraya getirdiği kızı kandırdığımı düşünüp yüzüme okkalı bir yumruk atabilir.’’ Sesi eğleniyor gibi çıkıyordu. ‘’Asıl senin beni kandırdığına hayatta inanmaz.’’ Omzuna küçük bir yumruk atıp sesli bir şekilde güldüm. ‘’O zaman öğrenmemesini umalım.’’ Bir süre birbirimize gülümseyerek baktıktan sonra bir elini bana doğru uzatıp yataktan kalkmama yardım etti. ‘’Banyoyu kullanmak ister misin?’’ Elini hala tutarken ‘’Harika olur. Havlun var mı?’’ deyip ceviz kapıya doğru yürümeye başladım. Dolaptan temiz havlu çıkartıp yanımdan ayrılırken beni gri ve beyazın hakim olduğu sade bir banyoyla baş başa bıraktı. Banyodan çıkmasının ardından üzerimdeki ona ait kıyafetleri çıkarıp köşedeki kir sepetine attım. İlk dikkatimi çeken şey pencerenin önündeki beyaz küvet olsa da bunun için yeterince zamanım olmadığına karar verip hızlıca duşakabine girdim. Sıcak su omuzlarımdan akarken vücudumda bıraktığı gevşeme bana çok iyi geldi. Köşede duran raftan rastgele bir şampuan alıp saçlarımı köpüklemeye başladım. Naneyle karışık yeşil elma kokusu burnumun içine doldu. Suyun altından uzun bir süre oyalandıktan sonra beyaz havluyu vücuduma dolayıp buhar dolu banyodan çıktım. Leomord yatakta telefonuyla oynarken geldiğimi duyup kafasını bana doğru kaldırdı. Gözleri ıslak saçlarımdan havlunun kalçalarımın altına kadar kapattığı vücuduma, oradan da bacaklarıma kaydı. Yerinde rahatsız bir kıpırtıyla hareket ederken boğazında belirgin bir yutkunma gördüm. Bakışlarında karanlık bir arzu varmış gibiydi. Boğazımı temizledim. ‘’Bana verebileceğin başka bir giysi var mı?’’ banyodan birkaç adım uzakta dikilmeye devam ediyordum. Çevik bir hareketle yataktan kalkıp yanımdaki aynalı dolaba ulaştı. Dolabın boylu boyunca uzanan kapağını yana kaydırıp renklerine göre düzenlenmiş kıyafetler arasından yeşil bir tişört çıkarıp bana verdi. Ardından bir çekmeceyi açıp içinden siyah bir iç çamaşırı uzattı. Ne yapması gerektiğini bilemiyormuş gibi suratıma bakıp hızlıca balkona doğru yürüdü. Kapıyı arkasından kapattığında yatağa doğru yürüyüp sırtımı balkona döndüm. Vücuduma sarılı olan havludan kurtulduktan sonra bana verdiği giysileri üzerime geçirip ‘’Hazırım.’’ Diye seslenirken havlunun kuru yerleriyle saçlarımı kurulamaya başladım. ‘’Kurutmayı çok isterdim ama biraz daha gecikirsek Natalie kahvaltımızı odaya getirecek.’’ Dedi. Sözlerinin doğruluğu ve içimde oluşturduğu kıpırtıyla kıkırdadım. ‘’Hadi gidelim.’’ Ayağa kalkıp beli bol gelen penye şortu hafifçe yukarı çekiştirdim. Yürümeye başladığımda çoktan kapıyı benim için açmıştı. Kahvaltı yaparken ben dahil herkes dün yaşananları unutmuş gibi keyifle sohbet ediyorduk. ‘’Ee bugün nereye gidiyoruz?’’ Çiğnediğim sosis çok lezzetliydi. ‘’Yeşil Koyu geride bıraktık, belki dönüşte uğrarız. Cennet Koyundan sonra Uzun Kuma gideriz diye düşünüyorum.’’ Demek dün ben uykudayken hiçbir yerde durmamışlardı. Portakal suyumdan bir yudum alıp kafamı onaylarcasına salladım. Natalie kafasını bana yaklaştırıp ‘’Eğer suya girmek istemezsen geri dönebiliriz.’’ Diye fısıldadı. Sakince gözlerimi onun kahverengi gözlerine çevirdim. ‘’Buna gerek yok. Buraya eğlenmeye geldik.’’ Biraz rahatlamış gibi görünüyordu. ‘’Yatta can yeleği var mı?’’ Leomord kafasını aşağı yukarı salladı. ‘’Evet.’’ Yüzünde pişmanlık kırıntılarıyla gölgelenen bir neşe vardı. ‘’O zaman sorun çözüldü.’’ Natalie’nin kolunu sıkıp tabağımdaki peynirden bir lokma daha aldım. Kahvaltımızı bitirdiğimizde Natalie’yle odaya döndük. Bana beyaz bir bikiniyle krem renkte tül bir deniz elbisesi verdi. Ben üzerimi değiştirirken o da benzer tarzdaki giysilerini üzerine geçirdi. Hazırlığımızı tamamlayıp alt katın uzun koridorundan dışarı çıktığımızda yat çoktan demirlemiş, iki erkek hazır bir şekilde bizi bekliyordu. ‘’Hazır mıyız?’’ Robert neşeli sesiyle suya girmeye heveslendiğini belli etti. ‘’Evet.’’ Natalie’yle aynı anda cevap verdik. Aradaki tek fark onun sesi heyecanlı çıkarken benimkinin biraz stresli çıkmasıydı. Serin sulara girmeyi ne kadar istesem de hafif bir kaygı midemin altında düğümlenmişti. Suya önce Robert girdi. Natalie yatın merdivenlerinden suların içine adım attığında suyun içinde onu bekleyen adam, kız arkadaşının kafasının suya batmaması için onu kollarının altından destekledi. Birkaç kulaç atıp hafifçe uzaklaştıklarında belime dokunan yumuşak bir el hissettim. Leomord elinde turuncu bir can kurtaran yeleğiyle arkamda bekliyordu. ‘’Girmek istemezsen seninle burada bekleyebilirim.’’ Teklifi kalbimi yumuşatsa da kafamı hayır anlamında salladım. Eğer şimdi denize girmezsem aradan geçen süreyle korkum aşılmaz bir hale gelebilirdi. Elbisemin eteklerinden tutup krem tülü başımın üzerinden çıkardım. Kendimi ona döndüğümde aramızdaki kısacık mesafeden beni inceliyordu. Çıplak tenlerimizin yakınlığıyla bacaklarımın arasında güçlü bir sıcaklık hissettim. Tanrım, nasıl oluyordu da en ufak yakınlığı üzerimde böyle bir etki bırakabiliyordu? İçimdeki kıpırtılarla göğüs uçlarımın sertleştiğini ve arzuyla sızladığını hissettim. Bana doğru bir adım atıp can yeleğini kollarımdan geçirmeye başladı. Kollarımı iki yana açınca beyaz sütyenimin üzerindeki çıkıntıları fark edip kararmış gözlerle bana baktı. Yanaklarımın utançla kızardığını hissedebiliyordum. Can yeleğini dikkatlice üzerine geçirip tokalarını sabitledi. Sabitlediği tokaları kontrol etmek için iki yana hafifçe çekti. Açılmadığına emin olduktan sonra yatın arkasından atlayıp kendini mavi sulara bıraktı. Birkaç saniye sonra kafasını sudan çıkarıp yatın merdivenlerine doğru kulaçlamaya başladı. Serin sulara inen demir merdivenin altında beni beklerken ona doğru yürüdüm. Yavaşça eğilip bacaklarımı merdivenden aşağı uzattım, popomu teknenin ahşap zeminine yerleştirdim. Merdivenin koya inen korkuluğuna sıkıca tutunup emin adımlarla suya doğru inerken bir elini bana uzatıp parmaklarımı tuttu. Önce bacaklarım sonra belim serin sularla buluştu. Bir elimle onun parmaklarını daha sıkı kavrarken diğer elimi merdivenin demir korkuluğundan çekmeye korkuyordum. Avcumun içindeki demiri bıraktığımda mavi suların arasında kaybolacakmışım gibi hissediyordum. İçinde bir telaş tufanı oluştu. Leomord bu halimi fark etmiş gibi suyun içinde biraz daha bana doğru yaklaştı. Suyun içindeki bacaklarım onun karnına dokunuyordu. ‘’Korkma. Seni tutacağım.’’ Sesi kendinden emin çıktı. ‘’Kendini yavaşça suya bırak.’’ Dediği şeyi yapmak için vücudumu biraz gevşettim. Merdivenin tam altında bekliyordu. Öyle yakındı ki biraz daha aşağıda olsam burunlarımız birbirine değebilirdi. Elini suyun içinde kalan belime doladı. ‘’Güvendesin.’’ Sesi gerçekten güven veriyordu. Bu güvene tutunup kendimi yavaşça serin sulara bıraktım. Suyun içine hafifçe batıp yeniden yukarı çıkarken bacaklarımı telaşla beline doladım. O da can yeleğinin altından belimi kavramıştı. Ben suyun içinde çırpınırken beni havada tutma çabası nadiren suyun içine batıp çıkmasına sebep oluyordu. Bu durum onu hiç korkutuyor gibi görünmüyordu. Sonunda ikimiz de dengemizi kazandığımızda ‘’Başardın.’’ Deyip bana gülümsedi. Gülümsemesine neşeyle karşılık verdim. Gerçekten rahatlamıştım. Bacaklarımı doladığım belinden ayırıp suyun içinde hareket ettirmeye başladım. O ise güvende olduğumu hatırlatırcasına bir elini hala belimde tutuyordu. Kafamı onun üzerinden uzattığımda çoktan koyun sarı kumlarına çıkmış Natalie ve Robert’ı öpüşürken gördüm. Leomord’da benimle aynı anda arkasına dönmüş benimle aynı görüntüye maruz kalmıştı. Sessizce kıkırdadım. ‘’Hadi gidip onları biraz rahatsız edelim.’’ Söylediğim onu da güldürmüştü. ‘’Suyun içinde kulaçlarını öne doğru atarken bacaklarınla kendini ileriye doğru itmeni istiyorum.’’ Beceriksizce söylediğini yapmaya çalıştım. ‘’Hahah.. işte böyle. Kulaçlarını her attığında vücudunu hafifçe ters yöne çevir ve kendini ayaklarınla itmeye çalış.’’ Birkaç denemenin ardından yavaşta olsa ilerleyebilmeye başladım. Can yeleği işimi baya kolaylaştırmıştı. Tahmin ettiğimden çok daha uzun bir sürede ayaklarımız sahilin altın renkli kumlarıyla buluştuğunda yüzmeyi bırakıp suyun içinde yürümeye başladık. Geldiğimizi fark eden çift bakışlarını bize doğru çevirdi. ‘’Sonunda gelebildiniz.’’ ‘’Biz olmadan daha çok eğleniyormuş gibi görünmüyordunuz’’ diyerek az önceki manzarayı gördüğümü belli ettim. Robert beline sarıldığı kızı yeniden öperken ‘’Sanırım arkadaşın röntgenci bir sapık.’’ Dedi. Onlar kıkırdarken çevreyi izlemeye başladım. Burası gerçekten bir cennet kadar güzeldi. Kayalıklardan oluşan son derece dik bir yamacın ortasında kalmış bu küçük koya deniz dışında ulaşım imkânsız gibiydi. Kayalıkların arasından çıkan yabani ağaçlar yemyeşil dallarını havaya kaldırmış manzaraya güzellik katıyordu. Ayaklarımı bastığım kumsa altın gibi parıldıyordu. ‘’Burası çok güzel.’’ ‘’Buraya ulaşım uzun bir deniz yolculuğunu gerektiriyor. Bunun için burası çok ziyaret edilmeyen bakir bir koy.’’ Siyah saçlı adam usulca arkama yaklaştı. Gölgesi önümdeki kumlara düşerken ona bakma isteğimi bastırdım. ‘’Doğa kendine nasıl bakması gerektiğini biliyor.’’ ‘’Böyle eşsiz güzelliklerin kendi kıymetini bilmesi gerek.’’ Bahsettiği şey yalnızca burası değil gibi konuşmuştu ve yanımdan ayırıldı. Ben meraklı gözlerle çevreyi gezerken, Natalie kumların üzerine uzanmış güneşleniyordu. Robert ve Leomord’da mavi suların arasında bir oraya bir buraya yüzerek sanki birbirleriyle yarış yapıyorlardı. Nihayet bir araya geldiğimizde dördümüzde kumsalın bittiği noktadaki kayalara sırtımızı yaslayıp sessizce önümüzdeki huzuru içimize çektik. Oldukça uzun bir sürenin ardından Robert’ın homurdamaları sakinliği bozdu. ‘’Karnım zil çalıyor resmen. Umarım aşçın bize güzel bir öğle yemeği hazırlamıştır.’’ ‘’Bundan şüphen olmasın. O otelimin en iyi aşçısı.’’ Bu sözlerin ardından buradaki zamanımızın dolduğunu anlayıp bacaklarımıza yapışan toprağı silkelemeye başladık. Tekrar denizin serin sularıyla buluştuğumda bu sefer suyun içinde ilerleyebilmek daha kolay gelmeye başladı. Leomord yanımda bir eşlikçi gibi tekneye doğru benimle yavaşça yüzdü. Tekneye vardığımızda merdivenden daha kolay çıkmam için popomun altından destekledi. Benim arkamdan merdivenden çıkarken ben de can yeleğimi çıkartmaya çalışıyordum. Yanıma gelen Leomord ‘’bana bırak deyip’’ nazikçe kilitlerini açtı. Can yeleğini bırakıp, elinin belime minik temasıyla bizi bekleyen nefis masaya doğru aceleci adımlar attık. Bir kurt kadar acıkmıştım. Tabağımı pesto soslu makarna, kızarmış tavuk budu ve salatayla tepeleme doldurduğumda herkes şaşkınlıkla bana bakmaya başladı. ‘’İddiaya girerim o tabağın yarısını bile yiyemeyeceksin.’’ Bakışlarımı Robert’ın muzip yüzüne kaydırdım. ‘’O kadar açım ki bu masadaki herşeyi yesem yine de doymam.’’ Midem bir krampla burkuldu. Biraz tavuk parçasını ağzımda çiğnerken çatalımla onun tabağını işaret ettim. ‘’Acıktığını söylediğinde gerçekten ‘acıktığını’ düşünmüştüm.’’ Tabağı neredeyse benimkinin yarısı kadardı. ‘’Afiyet olsun dinazor’’ deyip bana güldü ve yemeğine başladı. Ne kadar yersem yiyeyim midemdeki boşluk dolmuyor gibiydi. Lokmalarımı yavaş ama dolu dolu yiyordum. Arada bir kolamdan aldığım yudumlar devasa lokmalarımı yutmamı kolaylaştırıyordu. Masadaki şaşkın gözler arada bir benimle git gide azalan yiyeceklerim arasında dolaşıyordu. Ne yani hiç mi çok acıkmış bir kadın görmemişlerdi? Onlara aldırmadan yemeğime devam ediyordum. Makarnayı ve tavuğumu afiyetle mideme indirdikten sonra doymuş midemin verdiği mutlulukla geriye doğru yaslandım. Yemeğimi herkesten önce bitirmenin yarattığı frsatla onları izlemeye başladım. Robert hariç diğer ikisinin beyaz burunları güneşten hafifçe kızarmıştı. Denizin tuzlu suyu saçlarında kuruyup hafifçe dalgalanmalarına neden olmuştu. Gözlerim üçünün üzerinde sakince dolaşırken dikkatimi en çok karşımda oturan iri cüsseli adam çekiyordu. Yemek yerken bile fazla dikkat çekici ve yakışıklı görünüyordu. Bugün bana çok kibar ve sıcak davranmıştı. Bu versiyonumuzu öncekine göre daha çok sevmiştim. Artık kendimi onun yanında diken üstüne hissetmiyordum. Yat uğultuyla suda ilerlerken masamızda toplanmıştı. Her birimiz yemeğin üzerimize çöken ağırlığıyla sandalyelerimize gömülmüştük. Yatın açık alanındaki koltukta biraz uzanmak için yerimden kalkıp giderken kimsede konuşacak güç yokmuş gibiydi. *** Yatın çapasının kumlara vururken çıkardığı tok sesle gözlerimi açtım. Ben tül bir elbiseyle koltukta sızmışken birisi tepemdeki şemsiyeyi açmış beni yakıcı güneş ışığından korumuştu. Yaptığım harika şekerlemenin ardından tazelenmiş bir şekilde gözlerimi açtığımda güneşin artık dik bir açıya sahip olmadığını gördüm. Birkaç saat sonra batacağını belli ederek denizin ucuna doğru göz kırpıyordu. Yerimden yavaşça doğrulduğumda Natalie’nin kapalı merdivenlerden kafasını uzatıp bana baktığını gördüm. ‘’Uyanmışsın.’’ Yüzü sevinçle parladı. ‘’Hadi aşağı gel.’’ Enerjik bir şekilde ayağa kalkıp dediğini yaptım. Elbisemi katlayıp az önce kalktığım koltuğun üzerine bıraktım. Natali’nin az önce bana seslendiği ahşap merdivenden inmeye başladım. Merdivenleri tamamladığımda Robert suyun içinden beklentiyle Natalie’ye bağırıyordu. ‘’Aşağı atlamazsam suya girmenin imkanı yok. Burası buz gibi.’’ ‘’Çok soğuksa girmek istemiyorum.’’ Sarışın kadın mızmızlanmaya başlamış suya girmemek için ayak diretiyordu. ‘’O zaman bende çıkacağım.’’ Robert birkaç geniş kulaçta geminin merdivenlerine kadar yüzdü. Merdivenin ucunda beklerken elini Natalie’ye uzattı. ‘’Beni tutar mısın? Ayağıma kramp girdi.’’ Artık yüzü acı çekiyormuş görünüyordu. Hafif bir endişe hissettim. Natalie’de onun bu halini görünce hızla yanına gidip diz çöktü, tam elleri buluştuğu anda Robert güçlü kollarıyla onu kafa üstü suyun içine çekti. Natalie’nin düştüğü yerde beyaz köpükler oluştuktan birkaç saniye sonra öfkeli yüzünün yüzeye çıktığını gördüm. Birkaç hafif öksürüğün ardından cırlamaya başladı. ‘’ Beni kandırdın. Bunun hesabını soracağım sana.’’ Suyun içinde yüzerek adamı kovalamaya başladı. Robert kahkahalar atarken bende kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Natalie sevgilisine tehditler savururken ancak elinde bıçak tutan bir civciv kadar korkutucu görünüyordu. ‘’Bir gün Robert’ı böyle göreceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi.’’ Leomord’da en az benim kadar eğlenmiş gibi görünüyordu. ‘’Aşk demek ki böyle bir şey.’’ Deyip can yeleğini yerden aldım. Üzerime giyip kilitlerini bir ‘tık’ sesiyle yerine tek tek oturttum. Suya girmeden önce Leomord kilitleri yeniden çekerek kontrol etti. Açılmayacağından emin olduktan sonra merdivenlerden inerek kendini suya bıraktı. Onun arkasından merdivenlere doğru yürüdüm. Ayak parmağımı suyun yüzeyine dokundurup aniden geri çektim. ‘’Gerçekten çok soğuk. Her an vaz geçebilirim.’’ Deyip kendime bir kaçış bahanesi bulmaya hazırlandım. ‘’Girince alışıyorsun.’’ Bu çok klişe bir söz değil miydi? ‘’Hadi, yavru kaplumbağaları görmek istemiyor musun?’’ Beklentiyle bir elini bana uzattı. Hayatta belki de yeniden deneyimlemeye fırsat bulamayacağım bir şeyi suyun soğukluğu yüzünden reddetmek istemediğime karar verdim. Yine merdivenlerin arasındaki boşluğa oturdum. Ama bu sefer korkuluğu tutmak yerine iki elimi de önümde bekleyen Leomord’un omzuna koydum. Ağırlığımın onu boğmayacağını bu sabah test etmiştik. Yumuşak bir hareketle popomu ahşap zeminden kaydırdım ve kendimi suyun içine bıraktım. Can yeleğim beni suyun üzerine tutmaya devam etse de vücudumu karşımdaki kaslı bedene yapıştırdım. Bacaklarım belinin iki yanında bir kelepçe gibi ona sarılıyordu. Bu sefer beni popomun altından yakalamıştı. Bir eliyle yuvarlak kalçamdan tutarken, diğer eliyle de batmamak için de suyun içine uzanan merdivenin demirinden tutuyordu. Yüzlerimiz birbirine çok yakındı. Başımı azıcık öne doğru yaklaştırsam dudaklarımız birbirinin üzerini örtecekti. Bu düşünce kanımın yanaklarıma hücum etmesine neden oldu. Gözlerine baktığımda onun da kafasından benzer düşünceler geçiyormuş gibi tüm dikkatini dudaklarıma yoğunlaştırmıştı. Kollarım onun güçlü omuzlarını sarmalıyordu. Çıplak vücutlarımızın arasındaki tek engel turuncu bir can yeleğiydi. Bu yakınlık omurgamı arzuyla titretti. Bunu fark etmiş olacak ki boğazını temizledi. Popomu tutmayı bırakıp aramızdaki mesafeyi açtı. Bende istemeye istemeye omuzlarındaki kollarımı ve belindeki bacaklarımı gevşettim. Yüzüne içten bir gülümseme yerleştirdi. ‘’Hadi bakalım bana ne kadar iyi bir yüzücü olduğunu göster.’’ ‘’Sen yine de bana pek güvenme.’’ Diyerek espri yapmaya çalıştım. Ardından sabah bana gösterdiği gibi kollarımı ve bacaklarımı kullanarak yüzmeye çalıştım. Suyun içinde çırpınarak ilerlerken o da mesafeyi açmama izin vermiyor beni tam arkamdan takip ediyordu. Uzun sahile doğru yaklaşmaya başladığımızda suyun soğukluğunun kırıldığını hissediyordum. Kıyıda yüzen birkaç grup daha gözüme çarptı. Demek ki onlarda su kaplumbağalarını yakından görmek istiyordu. Burada yatı biraz daha uzak mesafeye demirlemiştik. Kıyıya yaklaşmaya çalışırken kollarım yorulmaya başlamış, kulaçlarımın gücü de zayıflamıştı. Dinlenmek için kendimi suyun üzerinde hareketsizce bıraktım. ‘’Bu kadar erken yorulacağını tahmin etmemiştim.’’ Sesi kulağımın yanından geliyordu. Yanıma iyice yaklaştı. Batmamdan endişelenmiş gibi ellerini suyun için belimin iki yanında hareket ettirmeye başladı. ‘’Yatı bu kadar uzağa demirlememize gerek var mıydı gerçekten?’’ Sahte sitemim yüzündeki endişeyi dağıtmaya yetti. ‘’Kaplumbağaları rahatsız etmek istemeyiz.’’ O cümlesini bitirdiğinde bacağıma değen kaygan bir şey paniklememe sebep oldu. Gözlerimi altımdaki mavi suya çevirdiğimde bacaklarımızın yanından bir pilates topu genişliğinde kahverengi – yeşil bir kaplumbağa geçtiğini gördüm. Korkuyla kollarımı Leomord’un boynuna doladım. Bu hareketimden sonra gülüşü sesli bir hal aldı. Beni belimden tutup birkaç metre sürükledi. Bacakları artık yere değiyor olmalıydı ki kollarını suda hareket ettirmek yerine belime sarmıştı. ‘’Korkma. Aç olsaydı parmakların çoktan midesinde olurdu.’’ Ağırlığımı onun omuzlarına verip ayaklarımı dehşetle karnıma doğru çektim. ‘’Etçil olduklarını mı söylemek istiyorsun?’’ Gözlerimi kocaman açtım ve yüzümü ona yaklaştırdım, korku dolu sesim bir fısıltı gibi çıktı. Keyfinin yerinde olduğunu gözler önüne seren bir gülümsemeyle yüzüme bakıp ‘evet’ anlamında kafasını salladı. ‘’O zaman beni neden bu suya soktun?’’ Ses tonum biraz yükselmiş, korkumu ve sinirimi ele veriyordu. ‘’Endişelenmene gerek yok. İnsanlara o kadar alışkınlar ki onlara saldırdıklarını hiç duymadım.’’ Bana garanti verircesine tek kaşını havaya kaldırdı. ‘’Ama küçük deniz canlıları için oldukça tehdit edici olduklarını söylemem yalan olmaz.’’ İlk başta söylediği şeyle önce beni rahatlatmış ardından eklediği sözlerle de yeniden paniklememe sebep olmuştu. Kaşlarımı çatarak ona baktım. ‘’Beni ne kadar boğar gibi tutacaksın? Çünkü arkadaşlarımız sabırsızlıkla bizi bekliyor.’’ Kafasıyla sahili işaret etti. Natalie iki elini beline dayamış bize doğru bakarken ayağını hızlı hızlı yere vuruyordu. Robert ise yere oturup bir ayağını karnına doğru çekmiş, çatık kaşlarla bizi izliyordu. Onların halini görünce kollarımı Leomord’un boynundan çektim. Ayaklarımı aşağı doğru uzatıp parmaklarımın kumlarla buluşmasını bekledim ama su benim boyumu hala aşıyordu. ‘’Beni çekerek kıyıya götür.’’ Sesim bir emir gibi çıkmıştı. Leomord güldü. ‘’Başka bir emriniz var mı prensesim?’’ Benimle kafa buluyordu. ‘’Yüzemeyecek kadar yoruldum. Lütfen.’’ Bu aslında bir rica değildi. Anladığım kadarıyla o da bunu fark etmişti. ‘’Tamam senin istediğin gibi olsun.’’ Diyerek bir elini sırtımın diğer elini bacaklarımın altından geçirerek beni bir bebek gibi kollarına aldı. Tüm ağırlığımı beni kaldıran suya ve onun güçlü kollarına bıraktım. Yavaşça kıyıya doğru yürürken çaktırmadan yüzünü incelemeye başladım. Yanaklarında ve çenesinde yeni çıkmaya yüz tutmuş sakallarının izlerini görebiliyordum. Dolgun kırmızı dudakları yüzüne bir çocuksuluk katarken sert göz ve burun hatlarıyla harika bir uyum oluşturuyordu. Yüzü bir heykeltraşın en güzel parçalarını birleştirerek yaptığı bir heykel gibiydi. Aynı şekilde vücudu da… ‘’Sana acilen yüzmeyi öğretmemiz lazım.’’ Sesi düşüncelerimi yarıda böldü. Kıyıya çok yaklaşmıştık suyun seviyesi alçalsa da beni kollarında tutmaya devam ediyordu. ‘’Bu kadar erken yorulacağını tahmin etmemiştim.’’ Bam. Onun silahıyla onu vurmuştum. Boğazımdan kaçan kıkırdamaya engel olamadım. Ters bir bakışla yüzüme bakıp gözlerini devirdi. Hiçbir şey söylemeden suyun içinde yürümeye devam etti. Su artık beline geliyor vücudumu tamamen dışarıda bırakıyordu. Kıyıya da oldukça yakındık. ‘’Artık beni bırakabilirsin.’’ Doğrudan karşıya bakmaya devam ederken yaramazca gözlerinin kısılıp dudağının bir köşesinin havaya kalktığını gördüm. ‘’Henüz yorulmadım.’’ Bu da ne demekti? Avcundan kaçmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıp kollarından kurtulmaya çalıştım. Her çırpındığımda daha güçlü bir tutuşla beni göğsüne doğru yaslıyordu. ‘’Leomord. Beni. Artık. Bırak.’’ ‘’Canım, henüz gelmedik.’’ Sudan tamamen çıkmış usul usul hedefimize doğru ilerliyordu. Kafamın ucuyla çevreyi taradığımda plajda oturan insanların hayranlık ve gıptayla bizi izlediğini gördüm. ‘’Herkes bize bakıyor.’’ Sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı. Gözlerini yüzüme çevirip ‘’Şşşş…’’ dedi. Beni bırakmayacağını anladığımda pes etmiştim. İnatçı pislik. Kafamı utançla onun boynuna gömdüm. O yavaş adımlarla gideceğimiz yere ulaşana kadar sesimi çıkarmadım. Hedefimize ulaştığımızda öne eğilip beni ayaklarımın üzerine indirdi. Hızlıca kollarımı boynundan çektim. ‘’Sizin aranızda ne dönüyor?’’ Natalie’nin az önceki kızgın bakışları yerini eğlenceli bir meraka bırakmış gibiydi. Gözleri Leomord ile bizim aramızda gidip geliyordu. ‘’Yorulunca kendini kollarıma bıraktı.’’ Yanımda sırıtan adamın karnına dirseğimle vurduğumda dudaklarından bir nefes kaçtı. ‘’Ah. Bu acıttı.’’ Ona doğru dönmeden dişlerimin arasından ‘’Her şeyi abartmayı seviyorsun değil mi?’’ diye söylendim. Karşımda duran arkadaşıma yapay bir sırıtış atıp Robert’in yanına çöktüm. Oturduğu yerden kıpırdanarak konuşmaya başladı. ‘’Dünden beri aranızın bu kadar iyileştiğini görmek sevindirici.’’ Uyarı dolu bakışlarını Leomord’un yüzüne çevirmişti. ‘’Bilirsin kardeşim, ben her zaman kaba bir adam değilim.’’ Bir elini şortunun cebine sokarken, omzunu ‘boşver’ der gibi silkti. ‘’Beni korkutan da bu ya.’’ Aralarında gergin bir bakışma oldu. Sanki sessiz bir iletişim kuruyorlardı. Natalie araya girip ortamdaki gerginlik havasını dağıtmaya çalışır gibi konuştu. ‘’Leila çocuk değil istediği kişiyle eğlenebilir.’’ Ne demek istediğini anladığımda tükürüğüm boğazıma kaçtı ve kesik kesik öksürdüm. Yüzümü sıcak kumlara gömülen ayak parmaklarıma kilitledim. Arkadaşımın arada bir patavatsızlığı mı tutuyordu? ‘’Ee hadi, yavruları görmek istemez misiniz?’’ Leomord eliyle sağ tarafta kalan köşeyi gösterip ‘’Hava birazdan kararacak.’’ dedi. Hep birlikte gösterdiği taraftaki çitlerle çevrili geniş kumlara doğru yürümeye başladık. Yaklaştıkça görüşüm daha da netleşiyordu. Kumlar yer yer oyulmuş gibi görünüyordu. ‘’Burada doğan her deniz kaplumbağası yumurtalarını bırakmak için yeniden buraya gelir.’’ Biraz daha yaklaştığımızda yakınımızdaki oyuklardan birinde ufak hareketlilikler gördüm. Birkaç adım daha atıp dikkatimi oraya verdiğimde avcumun yarısı kadar onlarca kaplumbağanın kumları aşıp yüzeye çıkmaya çalıştığına tanık oldum. ‘’Şuraya baksanıza’’ Elimle çukuru işaret ettim. ‘’Bunlar yumurtadan yeni mi çıkmışlar?’’ hareketlilik bir karınca yuvasını andırıyordu. Her biri küçük yüzgeçleriyle birbirinin üzerinden tırmanıp düz kumlara ulaşmaya çalışıyordu. ‘’Çok şanslısınız. Her yıl bu dönemde buraya gelirim. Buna yalnızca birkaç kere şahit oldum.’’ Leomord’un gölgesini sırtımda hissedebiliyordum. Hepimiz nefeslerimizi tutmuş kaplumbağaların minik çukurdan çıkma çabasını izliyorduk. Derken bir tanesi kurtuldu ve kumların üzerinde küçük izler bırakarak dalgalara doğru ilerledi. Sonra bir tanesi daha. Sonra bir diğeri… Onlarca kaplumbağa birbirinin ardından dalgalarla buluşuyordu. Eşsiz bir andı. Tüm kaplumbağaların çukurdan çıktığını düşündüğümde çukurda minik bir kahverengilik gözüme çarptı. Gözlerimi kısıp ne olduğunu daha net görmeye çalıştım. Bir süre sonra kesinlikle emin oldum. Orada kalan minik bir kaplumbağa vardı. Az önceki çıkanlardan çok daha çelimsiz ve yorgun duruyordu. ‘’Birisi orada kalmış.’’ üzüntüm sesimden belli oluyordu. Natalie yanımdan ‘’Hı hı…’’ dedi. O da benim kadar üzgün bir şekilde kaplumbağanın serin sularla buluşmasını bekliyordu. Kaplumbağa yavaşça yüzgeçlerini ve bacaklarını kumlara gömerek kendini öne attı. Kumu küçük mesafelerle aşmaya başladı. Tam yükseltinin sonuna yaklaşmıştı ki tüm gücü tükenmiş gibi çukurun dibini boyladı. Verdiği tüm çaba boşa gittiğini fark edip birkaç saniye kıpırtısız kaldı. Sonra yeniden denedi. Bu sefer sadece yolun yarısını aşmıştı ki tekrar en dipteki noktaya yuvarlandı. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Tüm gücü bitmişti. Arzu ettiği hayata ulaşmak için tek bir enerji damlası bile kalmamış gibi kumda hareketsizce yatıyordu. Onu kurtarıp düzlüğe çıkarmalıydım. Onu orada bırakamazdım. Ayağımı ahşap çitin üzerinden atıp diğer tarafa geçmeye çalıştığımda Leomord’un yumuşak parmakları kollarımı kavradı. ‘’Ne yapıyorsun?’’ Ciddi bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. ‘’Oradan çıkması gerek.’’ Parmağımla çukuru işaret ettim. ‘’Olmaz.’’ ‘’Neden? Onu ölmeye mi terk edeceğiz?’’ Bu kaplumbağayla neden bu kadar empati yaptığımı biliyordum. Sanırım o şu an kendi hayatım için metafordu. Onu orada bırakırsam sanki güçsüz kalan ben olacaktım. ‘’Bunu yaparsan ona iyilik yapmış olmayacaksın Leila. Bunu kendinin başarması gerek.’’ Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. ‘’Ya başaramazsa?’’ Sesim bu ihtimalin korkunçluğu karşısında titreyerek çıktı. ‘’Peki, şu an bununla mücadele etmesine izin vermeyip onu kurtardın diyelim…’’ Gözlerimin içine bakıp konuşmaya devam etti. ‘’Denizde vermesi gereken mücadelelerde de yine hep kurtarılmayı bekleyecek. Başarması için fırsat vermelisin.’’ Sesi çelik kadar netti. Söylediği şeyler bir bir kafamda oturmaya başladı. O kadar haklıydı ki, onu kurtardığımı sanırken aslında daha büyük bir tehlikenin içine atacaktım. Ayağımı çitin üzerinden çekip az önce durduğum noktada yeniden kaplumbağayı izlemeye başladım. Birkaç dakikanın ardından küçük bir kıpırdanma gördüm. Ellerimi ahşap çitlere dayayıp çukura doğru uzandım. Küçük kıpırdanma birkaç denemeden sonra yerini güçlü bir azme bıraktı. Kaplumbağa az öncekinden çok daha güçlü hareketlerle kum yığınını aşmaya çalışıyordu. Sanki kumların içinde biraz dinlenmesi ona enerjisini yeniden kazandırmış gibiydi. Kaplumbağa yavaş yavaş hareket etmeye başladığında dudaklarımdan sessiz sessiz ‘’Hadi… biraz daha… sık dişini…’’ gibi fısıltılar kaçıyordu. En sonunda emin adımlarla önündeki tümseğin tam ucuna gelip kendini düz kumlara çıkarmayı başardı. Başarmıştı! Çocuk gibi yerimden sıçrayıp küçük bir çığlık attım. Yanımdaki yakışıklı adam mutlulukla parlayan yüzünü bana döndüğünde sevinçle onun boynuna sarıldım. Yüzüm çıplak göğsüne gömüldüğü ana kadar yanaklarımın yaşlarla ıslak olduğunu fark etmemiştim… — — — — — — — — — — — Yazması aşşşırı keyifli bir bölümdü. 😍🎉 Umarım sizde okurken benim kadar keyif almışsınızdır. ♥️ Bu arada, ufak bir hatırlatma yapmak istiyorum; bir sonraki bölümü sakin bir yerde okuyun… 😏🔥 Keyifli okumalar. 💕 📖 💚
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE