Alev Alev

2429 Kelimeler
Çok yorucu ama bir o kadar da güzel bir günün ardından herkes yemek yiyip odalarına çekilmişti. Bense daha önce çıkmaya fırsat bulamadığım üçüncü katın baş kısmındaki minderli şezlongda uzanıp yıldızları seyrediyordum. Dalgaların yatın gövdesini okşama sesleri usul bir ninni gibi kulaklarıma doluyordu. Yüzümü tatlı tatlı yalayan rüzgara karşı gözlerimi kapatırken bu huzurun hiç bitmemesini diliyordum. İki hafta sonra gerçek yaşamıma dönmek zorunda kalacağım düşüncesi zaman zaman aklıma geliyor ağzımda ekşi bir tat oluşturuyordu. Şu anda yine o ekşi tadı alır gibiydim. Bu duygudan kurtulmak için gözlerimi açıp gök yüzündeki yıldız tarlasına odaklandım. Karanlık denizin üstünden adeta simler dökülüyormuş gibi parlıyorlardı. Büyük ve kalabalık bir şehirde büyümüştüm. Snekamountain bitmeyen eğlenceleriyle geceleri bile gündüz kadar aydınlık olurdu. Işık kirliliği yıldızları görmeme izin vermezdi. Oradayken gece çöktüğünde kafamı ne zaman gökyüzüne kaldırsam yıldızlar yerine binlerce bitmeyen dertle yüzleşmek zorunda kalırdım. Mutlu olmayan bir benliğin amansız bir öfkeyle yüzeye çıkmak için tepinmelerini görürdüm. Tabi ki her seferinde onu bir hayvan gibi ehlileştirir, başını okşar ve uykuya yatırırdım. Ertesi gün hayatıma hiçbir şey olmamış gibi uyanır, yüzüme her şeyin yolunda olduğunu gösteren bir tebessüm maskesi takardım. Ama şimdi gökyüzü bana tarifsiz bir huzur sunuyordu. Burada geçirdiğim sayılı günlerim, yıllarca süren yaşamımdan daha çok mutlu ediyordu beni. Burada korumam gereken sınırlarım, dikkatli atmam gereken adımlarım veya memnun etmek için kendimi paraladığım bir ailem yoktu. Bu düşünce içime hem bir ferahlık hem de ezici bir ağırlık bahşetti. Zamanın buradayken donmasını diledim. Geri dönüp hayatın gerçekleriyle yüzleşmek istemiyordum. Bu konuyu hiç dillendirmesem bile babamın yerimi öğrendiği an peşime düşeceğini biliyordum. Goldriver’da görev almak için dilekçe versem bile yürürlüğe girmeden iptal olacaktı. Sonunda ya tıpış tıpış kürkçü dükkanına dönecek ya da kendime başka bir iş bulmak zorunda kalacaktım. Geri dönmek kesinlikle son çarem olacaktı. ‘’Dilek tut.’’ Beklemediğim bir anda arkamdan gelen ses yerimde sıçramama neden oldu. Natalie’den aldığım dantel geceliğin sabahlığına sarılarak sesin geldiği yere döndüm. Buna gecelik demek bile fazla edepli geliyordu. ‘’Seni korkuttum mu?’’ Leomord çıplak üstüyle arkamda dikiliyordu. Üzerinde yalnızca oldukça rahat görünen bir şort vardı. Karnından şortun altına uzanan kaslarına bakmadan edemedim. Gerçek anlamda bir heykel gibiydi. ‘’Geldiğini fark etmedim.’’ Sesim biraz çatlak çıkmıştı. ‘’Bir süredir buradaydım aslında.’’ Bitişiğimdeki şezlonga doğru hareketlendi. ‘’Sana eşlik edebilir miyim?’’ Kafamı aşağı yukarı sallayıp onu onayladım. İri cüssesinden beklenmeyecek kadar hafif bir şekilde yanıma uzandı. Bir elini kafasının altına koyup boynunu desteklerken ayaklarını da çapraz bir şekilde birbirinin üzerine attı. ‘’Kafan, yıldızlara bakıp onları fark etmeyecek kadar meşgul gibiydi. Dilek hakkını kaçırmaman için konuşmak zorunda kaldım.’’ Sesi gecenin içinde süzülen bir tüy kadar yumuşaktı. ‘’Biraz dalgındım.’’ Nedensizce açıklama yapma isteği doğmuştu. ‘’Neden uyumadın?’’ ‘’Buradan hoşlanan yalnızca sen değilsin.’’ Kafasını yasladığı kolundan kaldırmadan yüzünü bana döndü. Mavi gözleri gökteki en parlak yıldızı bile kıskandıracak kadar güzeldi. ‘’Burası…’’ Denizin tuzlu kokusunu içime çektim. ‘’Çok huzurlu.’’ Bu iki kelime her şeyi anlatmaya yetti. ‘’Yorulduğum zamanlarda günlerce denize açılırım. Neredeyse tüm gecelerim burada uzanarak geçer.’’ Onun hiçbir şeyden yorulabileceğine inanmıyordum. ‘’On yılda bir falan mı?’’ Amacım onunla uğraşmak değildi ama içimdeki dalga geçme dürtüsünü bastıramamıştım. ‘’Oradan o kadar meşgul bir adama mı benziyorum?’’ Esprime espriyle karşılık vererek beni güldürdü. Tek kaşını kaldırmış gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Ama bu gülümsemenin altında farklı bir şey olduğunu hissediyordum. Sanki omuzlarındaki yüklerin hepsini çelik gibi bir iradeyle umursamaz bir tavrın altına gömüyordu. O an yaptığım espriden pişman oldum. ‘’Gerçekten... Ne sıklıkla geliyorsun buraya?’’ ‘’Tahmin ettiğinden daha sık.’’ Yüzüme artık büyük bir ciddiyetle bakıyordu. ‘’Hepimizin bazen ufak molalara ihtiyacı oluyor.’’ Beni de kastediyor gibi konuşmuştu. ‘’Evet. Mola verebilecek zamanı ve yeri olanlar için gayet makul.’’ Ben bu iki imkana da sahip değildim. ‘’Senin yok mu? Sıkıştığında kaçtığın güvenli bir yerin?’’ Keşke olsaydı. ‘’Bazı zamanlarda ormana giderim. Ama orada uzun vakit geçirme imkânım olmuyor. Bazen de odamın balkonundan gökyüzünü izlerim.’’ ‘’Neden?’’ Bu çok açık uçlu bir soruydu. Anlayamayarak yüzüne baktım. Anlamadığımı fark etmiş olacak ki hemen ‘’Neden zamanın olmuyor?’’ diye ekledi. ‘’Ailemde bazı katı kurallar vardı. Yemekte herkes bir arada olmak zorundaydı.’’ Geçmiş zaman kipiyle konuşmam dikkatini çekmiş olacak ki hafifçe kaşlarını çattı. ‘’Artık yok mu?’’ Bakışları ciddiyetini koruyordu. Ailemin öldüğünü falan mı düşünmüştü acaba? ‘’Ailem hala var. Artık aralarında olmayan benim.’’ Kafası iyice karışmış gibiydi. Ona ufak bir tebessüm gönderdim. ‘’Tam olarak anlayamadım.’’ Bunu daha çok soru sorar gibi söylemişti. ‘’Artık onlardan uzaklaşmam gerekiyordu.’’ Dudaklarımın arasından sessiz bir nefes verip konuşmaya devam ettim. ‘’Bana iyi gelmiyorlardı.’’ Taşlar yerine oturmuş gibi kafasını aşağı yukarı salladı. ‘’Anlıyorum.’’ Gerçekten anlamadığını bilsem de onu rahatlatmak için gülümsedim. ‘’Sen neden buraya sık sık geliyorsun peki?’’ Konuyu ona döndürünce hafifçe çenesini sıktı. Ne söylemesi gerektiğini tartıyormuş gibi kafamın üzerinden boşluğu izledi. ‘’Bazen yoruluyorum. Yapmam gereken her şeyi geride bırakıp burada olmak kendimi toparlamama yardımcı oluyor.’’ Tam da tahmin ettiğim gibi. ‘’İşin çok mu yoğun?’’ Yüzüme bakıp içten bir gülümsemeyle ‘’Evet. İşim çok yoğun.’’ Dedi. ‘’Kaç tane otelin var?’’ ‘’Sekiz.’’ Bir yılda en fazla her biri için bir buçuk ay ayırabilmesi demekti bu. ‘’Gerçekten de yorucu olmalı.’’ Onu anladığımı belli etmek ister gibi kafamı aşağı salladım. ‘’Peki sen? Doktordun değil mi?’’ ‘’Yeni mezun oldum. Birkaç ay sonra göreve başlayacağım.’’ Sesim gerçekten sıkkın çıkmıştı. ‘’İstemiyor gibisin?’’ Demek fark etmişti. Ciğerlerime sesli bir nefes çekip konuşmaya başladım. ‘’Hem evet hem hayır.’’ ‘’Açıklamak ister misin?’’ Gözleri beni cesaretlendirmek ister gibi ilgiyle bakıyordu. ‘’Bu mesleği kendim seçmedim. Bana kalsa farklı bir kariyerim olurdu.’’ Hayallerime ne kadar uzak olduğum düşüncesi kalbimi sıkıştırdı. Gözlerimi yüzünden ayırıp gök yüzüne doğru çevirdim. ‘’Bence harika bir solist olurdun.’’ Cevabı karşısında aniden gözlerine baktım. İçimi mi okumuştu? ‘’Sahnede şarkı söylerken bambaşka biriydin. Hayatımda o an kadar beni etkileyen çok az şey oldu.’’ Sesi kadife gibiydi. Yanaklarım övgünün utancıyla ısınmaya başladı. Gözleri şimdi dudaklarımın üzerinde geziniyordu. Konuşmaya devam etti. ‘’Ve birde o adama verdiğin öpücük.’’ Şimdi dudağının bir köşesi hafifçe yukarı kalkmıştı. Gamzesini belli belirsiz görebiliyordum. Gitaristten bahsediyor olmalıydı. Hafifçe kıkırdadım. ‘’Performansıma uygun bir son olacak gibi geldi.’’ ‘’Kesinlikle uygun bir sondu.’’ Gamzesi derinleşti. ‘’Salondaki tüm erkekler alev almış gibiydi.’’ Peki ya sen? Sorum dudaklarımdan çıkmadan kendimi dizginledim. Neden merak ediyordum ki? Yüz yüze uzandığımız bu adam birkaç hafta sonra benim için herhangi biri kadar yabancı olacaktı. Buradan ayrıldıktan sonra tekrar karşılaşsak bile dudaklarımız hiç buluşmamış, tenlerimiz birbirine hiç değmemiş gibi davranacaktık. Üstelik kendisi de Robert’ın ağzından konuşurken ne kadar maymun iştahlı olduğunu kabul etmişti. Bugün bana ilgi gösteriyor olabilirdi, yarın belki de bambaşka biri gibi davranacaktı. Kafamdan geçen düşüncelerle yerimde hafifçe kıpırdandım. Leomord bu rahatsızlığımı fark etmiş gibi yüzüme bakıyor neden rahatsız olduğumu anlamaya çalışıyordu sanki. Uzandığım yerde doğrulup ayağa kalktım. ‘’İçeçek bir şeyler alacağım sende ister misin?’’ Kolunu kafasının altından çekip hafif oturur pozisyona geçti. ‘’Olur. Sana yardım edeyim mi?’’ Kesinlikle ondan birkaç dakika ayrı kalmam gerekiyordu. Kafamı iki yana salladım gülümsemeye çalışarak sabahlığın kuşağını iki yana çekip düğümü sıkıştırdım. ‘’Sen burada beni bekle. Ben hallederim.’’ Gülümsediğimi görünce gerginliğimin dağıldığını düşünmüş olsa gerek ki bana ufak bir tebessümle karşılık verdi. Yanından ayrılıp geniş jakuzinin önünden geçerek merdivenlere ulaştım. Natalie ve Robert’ı uyandırmamak için parmak uçlarımda yürüyüp ikinci katın iç kısmında kalan mutfağa ilerledim. Açık planlı mutfakta köşede duran buzdolabının kapağını açtığımda yüzüme içinden mavi bir ışık parladı. Gözlerimi ışığa alıştırmaya çalışırken ona ne içmek istediğini sormadığımı hatırladım. Buzdolabını kapatıp yeniden yukarı çıkmak için hareket ettiğimde vazgeçtim. Özel bir şey isteseydi bunu bana belirtirdi. Demek ki şu an ne olsa içebilirdi. Tekrar buzdolabına dönüp içini hızlıca taradım. Gazlı içecekler, meyve suyu, alkollü içecekler… İstediğim şey bunlar değildi. Biraz daha dikkatli baktığımda en alt rafın arkasında kalmış olan bir sürahi dolusu limonatayla karşılaştım. Limonataya bayılırdım. Önündeki şişeleri devirmemeye dikkat ederek uzanıp onu beyaz tezgâhın üzerine bıraktım. İki uzun bardak çıkardıktan sonra birinin içine birkaç yudum doldurup tadına baktım. Güzeldi. Ama eksik bir şeyler vardı. Sophie’nin bana sık sık hazırladığı limonataların içine neler koyduğunu hatırlayabilmek için kafamın içini taradım. O her zaman limonataya biraz nane eklerdi. Ve bir de bolca çilek şurubu koyardı. Buzdolabına dönüp yeşilliklerin olduğu rafları karıştırmaya başladım. Taze naneyi bulduğumda raftan çıkarmadan yapraklarını koparmaya başladım. Avcumun içinde tuttuğum naneleri muslukta tek tek yıkadıktan sonra uzun bardaklara paylaştırdım. Sıra çilek şurubundaydı. Mutfak dolaplarını tek tek karıştırmaya başlarken, içlerinde ne olduğunu görebilmek için parmak uçlarıma yükseldim. Çok şanslıydım ki kapakları her açtığımda içindeki led ışıklar rafları aydınlatıyordu. Üst rafların çoğuna dikkatlice baktıktan sonra aradığım şeyi bulamamanın siniriyle pes etmek üzereydim ki açtığım son dolapta içi kırmızı renkli şurupla dolu olan cam bir şişe gözüme çarptı. Heyecanla uzanıp elime aldım. Kapağını açıp kokladığımda ise aradığım şey olduğuna emin oldum. Gerçek bir çilekten bile çok daha lezzetli kokuyordu. Açtığım şişeyi bardakların dibine hatrı sayılır bir miktarda döktükten sonra sürahideki limonatadan ekleyip bardakları doldurdum. Çekmeceden bir kaşık alıp karıştırdım ve tadına baktım. Harika olmuştu! Bardakları dökmemek için sıkı sıkı tutarken, parmak uçlarımda yukarıya çıkan merdivenlere doğru yöneldim. Ben yukarı çıktığımda Leomord hala onu bıraktığım yerde uzanıyordu. Geldiğimi görünce doğrulup elimdeki bardaklardan birini aldı. Şımarık bir tavırla ‘’Umarım sabaha çıkabilirim.’’ diyerek bardağı dudaklarına götürdü. Bir yudum aldıktan sonra gözlerini kocaman açıp gözlerime baktı. ‘’Harika olmuş! İçinde farklı bir şey var gibi.’’ Dikildiğim yerde neşeyle sırıtıp ona baktım. ‘’Şefin özel tarifi. Seninkinin zehrini biraz fazla koydum.’’ Yerime otururken hala sırıtıyordum. Bardağı dudaklarıma götürüp büyük yudumlar almaya başladım. O kadar ferahlatıcıydı ki birkaç yudumun ardından bardağın yarısını bitirmiştim. Limonun ekşiliği çilek ve naneyle harika bir dengedeydi. Leomord’un da benimle aynı hızda bardağın yarısına geldiğini görünce yüzüm gizleyemediğim bir gururla parladı. ‘’Gitmeden önce bunun tarifini kesinlikle vermelisin.’’ ‘’Hayatta olmaz.’’ Sesim istediğimden biraz daha gıcık edici çıktı. Leomord ise yavru bir kedi gibi yüzüme baktı. ‘’Tamam ben de bunu içmek için sık sık seni rahatsız ederim.’’ Şu an şakalaşmıyor olsak dediği şey kalbimi sıkıştırabilirdi. Bardağımdan bir büyük yudum daha alıp konuştum. ‘’Belki beni rahatsız etmemen için tarifi veririm.’’ Ben kıkırdarken omuzlarımız hafifçe birbirine değiyordu. Bu temas içimde bir yangının baş göstermesine neden oldu. Yanımda oturan adamın bedenine daha çok sokulma isteğiyle savaşmaya çalışırken ayak parmaklarım kıvrılıyordu. İçimde filizlenen hararetle bardağın kalanını kafama diktim. Leomord yarısı içilmiş bardağı elinde tutarken kafasını bana eğmiş gülümseyerek bakıyordu. Yüzünün her ayrıntısını incelemeye başladım. Alnına dökülen siyah saçları gecenin karanlığına karışan bir ipek kumaş gibi parlıyordu. Parmaklarımı içinden geçirme dürtüme karşı ciddi bir mücadele vermeye başladım. Bardak, terlemeye başlayan avuçlarımdan kayıp düşecek gibiydi. Onu daha sıkı kavradım. Dikkatimi saçlarından elmas gibi parlayan mavi gözlerine kaydırdığımda o gözlerin üzerimde gezinen arsız bakışlarını arzuladım. Sıcaklık bacaklarımın arasını yakmaya başlarken kalp atışlarımın hızlandığını hissedebiliyordum. Leomord’un yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silinmeye başladı. Bakışlarını ne olduğunu çözmeye çalışır gibi gözlerimde gezdirdi. Kaşlarının arasında hafif bir çizgi peyda oldu. ‘’Leila, ne oldu?’’ Dudaklarından çıkan sözler bakışlarımın biraz aşağı kaymasına neden oldu. Dudaklarının belirgin hatlarında oyalanmaya başladım. Kırmızı dolgun dudaklarının hafifçe aralanmış hali beni kendine çekiyordu. O dudakları bir kerecik öpsem ne olurdu ki? Vücudum arzuyla karıncalanmaya başladı. Bacaklarımın arasındaki sıcaklık yerini sırılsıklam bir ihtiyaca bırakırken bacaklarımı sıktım. Kulaklarımdan bile alev çıkıyordu. Gözlerimi ayıramadığım dudaklar yeniden aralandı. ‘’İyi misin?’’ Güçlükle yutkundum ve kafamı salladım. Kendimi çok iyi hissediyordum. Ve onu deli gibi istiyordum. Vücudumu ona döndürüp sertleşen göğüs ucumun birini koluna sürttüm. Yüzlerimizin arasındaki mesafeyi kesik nefeslerle kapatmaya başladım. Göz bebekleri irileşirken bakışları dudaklarım ve gözlerim arasında gidip geliyordu. Bardağı tutmayan elimi onun arkasından geçirip çıplak sırtına tüy kadar yumuşak bir dokunuş kondurduğumda gözlerini kapatıp yutkundu. Onu buraya yatırıp sakalları yeni çıkmaya başlayan boynundan aşağı doğru yalamak istiyordum. Elimi nazikçe ensesine koyduğumda vücudunu daha çok bana döndü. O da istiyordu. Bunu kararan bakışlarından anlayabiliyordum. Parmaklarım ensesinde minik daireler çizerken dudaklarımızın arasındaki kalan son birkaç santimi de kapattım. Şehvetle yanan dudaklarım onunkilerle buluşmadan hemen önce geri çekildi. Dudaklarımda dudaklarının sıcaklığını hissedebiliyordum. Ani bir hareketle doğrulup beni olduğum yerde çaresizce bıraktı. ‘’Limonatanın içine ne koydun?’’ Sesi sert çıktı. Az önce düştüğüm durumun utancı hala deli gibi yanan vücuduma karıştı. Elimde sıktığım bardağı yere bırakıp titreyen bacaklarımla ayağa kalktım. Aramızda birkaç santim bırakarak karşısında dikildim. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Elimi orada gezdirmek için güçlü bir dürtü hissettim. Parmaklarımı yavaşça kalbinin üzerine koyup ‘’Leomord…’’ dedim. ‘’Leila, ne koydun onun içine?’’ Bu sefer sesi daha yumuşaktı. ‘’Biraz nane ve çilek şurubu…’’ Sözler dudaklarımdan acı çekiyormuş gibi çıktı. Sorduğu bu aptal soru neden bu kadar önemliydi ki? Parmaklarımla kaslı göğsüne daireler çizmeye başladım. Bir adım atıp tüm vücudumu onunkine yasladım. Teni alev alev yanıyordu. Yüzü zor bir karar vermek zorundaymış gibi güçlü bir çelişkideydi. Yapması gereken tek şey beni burada becerip yaşadığım acıya son vermesiydi. ‘’Becer beni…’’ Kelimelerim birer emir gibi çıktı. Karnıma değen büyük bir sertlik hissettim. Vücudumu ona sürtmeye başladım. Ağzımdan çıkan sözlerle elektrik akımına yakalanmış gibi titredi. Çenesini sıkıp gözlerini kapadı. Derin bir nefesin ardından kollarımla omuzlarımı tutup beni kendinden uzaklaştırdı. O da acı çekiyor gibi görünüyordu ama neden beni uzaklaştırmıştı? ‘’Ne yapıyorsun?’’ Sesim kesik nefeslerimin arasındaki bir fısıltı gibiydi. Aynı zamanda hayal kırıklığı doluydu. ‘’Şu an kendinde değilsin…’’ Konuşurken zorlanıyordu. ‘’Seni odana götürmem lazım.’’ Bir şey dememe fırsat kalmadan beni kollarının arasına aldı ve ben kucağında arzudan titrerken merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Alnının üzerinde birkaç küçük ter damlası gördüm. Köşeli çenesindeki gerginlik ise dişlerini sıktığını ele veriyordu. Zayıf bir sesle konuşmaya başladım. ‘’İstemiyor musun?’’ Adımlarını yavaşlattı ve yüzüme baktı. ‘’Mümkün değil. Ama sen bunları isteyerek yapmıyorsun.’’ Konuşurken sesi hırıltılı geliyordu. Kafam karıştı. ‘’Anlamıyorum Leomord…’’ Derin bir nefes… ‘’İstiyor musun, istemiyor musun?’’ Bunu bilmem lazımdı. Gözlerini gözlerimin içine dikti. Ama bir şey söylemeden yürümeye devam etti. En alt kata indiğimizde beni kollarından bırakmadan sürgülü kapıyı yana kaydırarak açtı. O koridoru büyük adımlarla aşarken hala yalvaran gözlerle ona bakıyordum. Odamın kapısını açtı. Beni kadife başlıklı yatağın beyaz çarşaflarına yatırırken sabahlığım kuşağındaki düğümden kurtulup iki yana açıldı. İncecik dantellerden oluşan kırmızı gecelik tüm çıplaklığımı ona sunarken bakışlarını ihtiyaçla üzerimde gezdirdi. Madem bana böyle bakıyordu o zaman neden ikimizin de arzuladığı şeyi yapmıyordu? Kollarımı boynundan çekmeden ‘’İstemiyor musun gerçekten…’’ diyerek hayal kırıklığıyla ona baktım. Gözlerini memelerimden yüzüme çevirdi. Yutkundu. ‘’İstiyorum Leila. Ama yapamam.’’ Diyerek kollarımı boynundan nazikçe kurtardı. Ağırlığımı tamamen yatağa verdiğimde bacaklarımın arasındaki acıya dönen sızlamayla bacaklarımı kendime doğru çektim. Bakışları kısa bir an bacaklarıma döndükten sonra kendini toparladı ve odadan çıktı. Siktiğimin göt herifi ben burada kıvranırken arkasını dönüp gitti! Bedenim şehvetle yanarken olduğum yerde rahatsızca kıvranmaya başladım. Göğüslerimin uçları danteli yırtıp dışarı çıkacak kadar sertleşmişti. Bacaklarımın arasıysa kalp atışı gibi zonkluyordu. Tüm bu yaşadıklarımın sebebi oyken beni nasıl bu halde odamda yalnız bırakmıştı? Ne demişti o? ‘İstiyorum ama yapamam’ mı? Hızla ayağa kalkıp üzerimdeki sabahlığı bir köşeye fırlattım. Gücünü yitirmiş bacaklarımda kalan son enerjiyle kendimi koridora attım. İstiyorsa yapacaktı… — — — — — — — — — — Devamı bir sonraki bölümde… 🔥
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE