‘’Neden tüm belaları üstüne çekiyorsun?’’ Robert akşam yemeğini yavaşça çiğnerken imalı bir şekilde sormuştu. ‘Bela’ derken dünkü olayın dışında Leomord’u da kastettiğine adım gibi emindim.
‘’Büyük bir bela mıknatısı gibiyim.’’
‘’Bugün daha iyi hissediyor musun?’’ Natalie iyi olduğuma emin olmak için yüzümü inceliyordu.
Ona ikna edici olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle baktım. ‘’Gördüğün üzere beyin kanamasından falan ölmedim.’’
‘’Dün seni voleybol oynarken gördüğümüzde yanına gelip oyununu bölmek istemedik. Akşam yemeğine gelmeyince yalnızca geç kaldığını düşünüp seni aradım ama telefonu Leomord açtı. Seni görmek için gelmek istedim ama yanında olduğunu ve uyuduğunu söyleyince uyandırmak istemedim.’’
Dün doktor odadan ayrıldıktan sonra Leomord oda servisinden akşam yemeğimi odama getirmesini isteyip yemek geldikten sonra da yanımdan ayrılmıştı. Yemeğimi bitirince de derin bir uykunun kollarına teslim olmuştum. Demek ben uyuduktan sonra yeniden yanıma gelmişti.
‘’Bu adamda tüm odaların kapısını açan bir kart falan mı var?’’ sesim biraz aksi çıktı.
‘’Sen uyurken yanında değil miydi?’’
‘’Hayır, uyurken yalnızdım. Sonra tekrar gelmiş olmalı.’’
Robert rahatsızca yerinden kıpırdandı. Sanki bir şey söylemek istiyor ama ağzından bir türlü çıkaramıyordu.
‘’Söylemek istediğin bir şey mi var?’’ Bu sorum onu biraz germiş gibi kıpırdandı.
‘’Hayır… Aslında, evet.’’ Devam etmesini istediğimi belli edercesine kafamı sallayıp gözlerinin içine baktım.
‘’Bak Leila. Aranızda ne olduğunu bilmiyorum ama umarım bu senin için bir anlam taşımıyordur.’’ Kimden bahsettiğini hemen anladım. ‘’O bir arkadaş olarak ne kadar mükemmelse kadınlarla olan ilişkilerinde de o kadar berbattır.’’
Bu sefer benimle bu konuyu doğrudan konuşmasına şaşırsam da Natalie’nin ona çoktan her şeyi anlattığına emindim. O da yaşananları artık bildiğine göre bunları bana söylemeyi görev edinmiş olmalıydı.
‘’Yani?’’ Ne söyleyebilirdim ki?
‘’Yani, ona karşı bir duygu beslememeni öneririm.’’
‘’Bu konuyu biraz daha açar mısın?’’ Eğer bana sebep sunmazsa burnumun ucundaki gerçeği görmezden geleceğimi biliyordum.
Sorum karşısında kafasının içinden tatsız hadiseler geçmiş gibi gözlerini bir anlığına kapattı. ‘’Bunları anlatmam pek doğru olmaz ama çok sevdiğim birini onun bu dengesiz tavırları yüzünden kaybettim.’’
Kaybettim? ‘’Öldü mü?’’ Sorum o kadar patavatsızca çıktı ki birden kendimden utandım.
Karşımdaki esmer adamın yüzünden anlık bir hüzün dalgası geçti ve sonunda kafasını sallayarak beni onayladı. Natalie’de en az benim kadar şaşkın ve meraklı bakıyordu. Bu hikâyeyi o da daha önce duymamış olacak ki sevgilisine ‘’Hayatım, ne olduğunu anlat.’’ Dedi.
Sesi hem bir rica hem de emir gibi çıkmıştı. Robert suyundan küçük bir yudum aldıktan sonra arkasına yaslandı. ‘’Uzun zaman önce birlikte büyüdüğüm bir kız vardı. Kardeşim gibiydi. Diana. Leomord’la tanıştırdığım gün ona aşık olmuştu.’’ Suyundan bir yudum daha alırken üzüntü gözlerine yuva yapmıştı. ‘’Bir süre görüştüler ama sonra Leomord ondan kaçmaya başladı. Diana zor bir hayat yaşamıştı psikolojik durumu cidden iyi sayılmazdı. Leomord’un ona beklediği ilgiyi göstermemesi günden güne depresyonunun artmasına sebep oldu. Onunla defalarca konuştum Diana’nın iyi olmadığını söyledim…’’ Artık gözlerindeki üzüntü yerini derin bir öfkeye bırakmıştı.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra Natalie destek vermek istercesine Robert’ın koluna dokundu. Robert’ta ondan güç alır gibi sözlerine devam etti. ‘’Onu hiç umursamadı. Tam bir şerefsiz gibi ‘ben ona duygusal bir şey vadetmedim’ diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştı. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra Diana’yı yatağında boş ilaç kutularının arasında bulduk.’’ Gözleri dolu dolu olmuştu.
Tanrım, gerçekten bir kadın adım adım intihara sürüklenirken bunu görmezden mi gelmişti? Onu sevmediği bir kadınla birlikte olmayı reddettiği için suçlayamazdım ama en azından ona destek olmayı seçebilirdi…
‘’Tatlım, çok üzgünüm.’’ Natalie başını erkek arkadaşının geniş omzuna yaslayarak ona sarıldı.
‘’Onu yeniden affetmem yıllarımı aldı. Aslında bakarsanız yeni yeni arayı düzeltiyoruz denebilir. Şimdi de aynılarının senin başına gelmesini istemiyorum Leila…’’ Son cümlesini acı çektiğini belli ederce çatlak bir sesle söyledi.
Ne diyemeyeceğimi bilemeyerek yutkundum. ‘’Benim için endişelenmene gerek yok. Ona karşı bir şey hissetmiyorum.’’ Dudaklarımın arasından çıkan sözlerin koca bir yalan olduğunu bilerek hem karşımdaki adamı hem de kendimi kandırmaya çalışıyordum. Göğsüme oturan ağırlık ciğerlerimi eziyordu adeta.
Yalanım Robert’ı rahatlatmış gibi gergin omuzları birazcık gevşedi. ‘’Umarım öyledir, onun yüzünden bir kişiyi daha kaybedersem bu sefer onu gerçekten öldürmek zorunda kalacağımdan korkuyorum.’’
Sözleri kan donduran bir soğuklukla dudaklarından çıktı. Omurgamdan aşağı bir ürperti geçmesine neden oldu. ‘’Eğer içine doğduğum aile kendimi öldürmeme neden olmadıysa bir erkeğin buna neden olabileceğinden şüpheliyim.’’ Ortamı yumuşatmak isteyip espri yaptım ama işe yaramış gibi durmuyordu.
‘’Sana olan ilgisinin farkındayım, emin ol bu beni de çok şaşırtıyor. Ama hayatın bana öğrettiği bir şey varsa o da zamanın kimseyi değiştirmediğidir. Sadece ondan uzak durmanı tavsiye edebilirim. Kendini aşk bulutlarının üstünde hissederken yere çakılmanı istemiyorum.’’
Bunun küçük bir versiyonu zaten yaşamıştım. Açık denizde harika zaman geçirdikten bir gün sonra bana olan tavırları birden tersine dönmüştü. O gün gerçekten de kendimi bok gibi hissettirmişti.
‘’Ama onun Leila’ya olan bakışlarında farklı bir şey görüyorum.’’ Bu sefer Natalie konuşmaya başladı. ‘’Sanki ona değer veriyor.’’
‘’Keşke onu benim kadar iyi tanısaydınız. İstediğini alma konusunda çok iyi bir manipülatiftir.’’
Bana zaten güvenilmez olduğunu söyleyen bir adam hakkında böyle konuşmaları nasıl kalbimin ezilmesine sebep oluyordu? Robert’ın sözleri bende deprem etkisi yaratırken bu konuşma uzadıkça nefes almam zorlaşmaya başlıyordu. O yüzden konuyu tamamen kapatmaya karar verdim.
‘’Beni düşündüğün için minnettarım. Dediğim gibi yalnızca fiziksel bir yakınlıktı, için rahat olsun.’’ Kelimelerim ağzımda kum yemiş hissi bıraktı.
Yemeğin kalanını oldukça sessiz olsak da kafamın içi bunun tam tersiydi. Bin bir düşünce, bin bir söz zihnimin içinde cirit atıyordu. Her şeye ‘anlam’ yüklediğimi ima eden adamla Robert’ın anlattığı adam birbiriyle tamamen uyuşuyordu ama asıl mesele az önce anlatılanlarla bana davranış şeklinin uyuşmamasıydı.
Yattaki son günümüzde uzak kalmaya karar verdikten sonra her fırsatta karşıma çıkan adam beni gerçekten önemsiyor gibi görünüyordu. Ondan ne kadar uzak kalmaya çalışsam da adeta içimde görünmez bir iple ona doğru çekiliyordum. Ve tanrı biliyor ya, tüm bu duyduklarımdan sonra bile onu her anlamda deli gibi istiyordum.
Tabağımın yarısına dokunmadan müsaade isteyerek odamdan çıktım. Bu akşam havuz başında bir parti organize edilmişti. Ayrıca saat 10’da Daniel’la buluşacaktım. Tüm kötü düşünceleri kafamdan atmak için harika iki fırsattı. Odama girdiğimde Natalie’nin benim için seçtiği giysilerin arasında partiye en uygun olanını bulmaya çalışırken fazla oyalanmadım. Gümüş, metalik pullarla kaplı, sırtı popomun kıvrımına kadar açıkta bırakan minik elbiseyi aynada üzerime tuttuğumda oldukça uygun olduğuna kanaat getirdim. Sütyenimi çıkarıp elbiseyi başımdan aşağı geçirdim. Elbise yalnızca popomun birkaç santim altına gelecek kadar kısaydı. Yuvarlak göğüs kesimi kararında bir dekolte sağlarken askıları neredeyse görünmeyecek kadar inceydi.
Kıvırcık, kırmızı buklelerimi biraz saç köpüğüyle dizginleyip başımın tepesinde kabarık hoş bir topuz yaptım. Böylelikle sırtım ve ince beyaz boynum elbiseyle ulumlu olacak şekilde öne çıktı. Gözlerime yalnızca biraz ışıltı vermek için simli açık renk bir far sürüp ince bir eyelinerla bütünleştirdim ve rimeli yalnızca kirpik uçlarıma dokundurarak göz makyajımı tamamladım. Tenime ağır fondötenler sürmek pek bana göre olmadığından fırçamı pembe allığıma biraz dokundurup yanaklarıma renk gelmesini sağladım. Son dokunuş olarak kırmızı parlak bir ruju dudaklarıma sürerek görüntümü tamamladım.
Ayaklarıma gümüş şeritli yüksek topuklu bir ayakkabı geçirip onunla uyumlu olan el çantama telefonumu, oda kartımı ve rujumu koyduktan sonra kendime son bir kez aynada baktım. Gördüğüm görüntüyle dolgun kırmızı dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı.
Zengin turunçgil ve amber aromalı kokusu fazla iddialı olan bir parfümü çevremde birkaç kez fıslattıktan sonra topuklarımın üzerinde dönüp odadan çıktım.
Otelin alt katına inip havuzun olduğu alana çıktığımda bu denli bir kalabalık beklemiyordum. Devasa havuzun yanındaki tüm şezlonglar kaldırılmış dar alanlara küçük parti masaları konurken köşelerde olan geniş alanlara da yerden bir metre yüksekte kalacak şekilde localar yerleştirilmişti. Otel bunu çok sık organize ediyor olmalıydı, dekorlarla, renkli ışıklarla tam bir gece kulübü atmosferi oluşturulmuştu. Çok profesyoneldi.
Henüz canlı performans başlamadığı için insanlar hafif tempodaki müzikte yalnızca ayakta sallanıyorlardı. Natalie ve Robert’ı bulmak için etrafıma bakındığımda adeta samanlıkta iğne arıyordum. İnsanların nispeten daha az olduğu bir köşeye geçip Natalie’yi aradığımda ilk çalışta açtı.
‘’Neredesin? Seni bekliyoruz.’’
‘’Havuz başındayım. Sizi göremiyorum.’’ Belki görürüm umuduyla etrafıma bakınmaktan kendimi alamadım.
‘’Oteli arkana vererek dümdüz soluna doğru yürü. Barın hemen ilerisindeki locadayız.’’
Telefonu kapatıp dediği yöne doğru yürümeye başladım. Kalabalık insan gruplarının arasından geçerken vücutlarına temas etmemeye özen göstersem de bu sıkışıklıkta neredeyse imkansızdı. Bize ait bir loca olacağı için tanrıya şükrettim. Tabi bu aynı zamanda Leomord’un da orada olacağının ön habercisiydi. Yine de onunla aynı yerde olmak kalabalık arasında terli vücutlarla sıkıştırılmaktan çok daha iyiydi.
Söylediği yere yaklaştığımda Natalie’nin ayakta bana el salladığını gördüm. Dört merdiven basamağını da dikkatlice çıktıktan sonra açık pembe tüllü mini bir elbisenin için nefes kesen arkadaşıma baktım. Tam bir parti kızı gibi görünüyordu.
İkimizde aynı anda birbirimize ‘’Harika görünüyorsun!’’ deyince kahkahalarla gülmeye başladık. Robert beni içten bir gülümsemeyle selamlarken, u şeklindeki geniş koltukta tam karşısına oturan Leomord ise sessizce gözlerini üzerimde dolaştırıyordu. Yüzü son derece ifadesizdi. Rahatsızlıkla yerimde kıpırdadım.
‘’Sana da merhaba Leo.’’ Deyip tam ortadaki yere geçerek soluma Leomord’u sağıma da Robert ve Natalie’yi alarak oturdum. Siyah kadife koltuklar her köşesinde 4’erli olarak, toplamda 12 kişinin sığabileceği kadar geniş olduğu için Leomord’la arama büyük bir mesafe koyarak oturdum.
Gözlerini çıplak bacaklarımda ve açıkta kalan boynumda gezdirip ‘’Merhaba canım.’’ Dedi.
Canım… Bu kelime onun dudaklarından çıkınca hem nefrete hem de ölümcül bir güzelliğe dönüşüyordu. Kelimesinin yakıcılığı yenime değer bir kor gibi üzerimde gezinirken onu incelemekten kendimi alamadım. İki düğmesi açık olan buz mavisi spor kesim gömleği gözlerinin rengini bir boncuk gibi ortaya çıkartıyordu. Lacivert, kaliteli bir kumaşla dikilmiş pantolonu da nefes kesici görünüşünü tamamlıyordu. Göz göze geldiğimizde kalbim ufacık bir an tekledi. Bakışlarımı ondan aceleyle kaçırdım.
‘’Ee ne içiyoruz?’’ Leomord’la Robert zaten viski içtiği için sorumu direk Natalie’ye yönelttim.
‘’Bu gecenin tadını çıkarmak istiyorum. O yüzden hafif bir kokteyl alacağım.’’
Bu gece sarhoş olmak kesinlikle benim de planlarımda yer almıyordu. Her sarhoş olduğumda bir şekilde sonu hiç tahmin etmediğim gibi bitiyordu ve solumda oturan adamın enfes görüntüsü beni bir hata yapmaya daha zorlayabilirdi.
‘’O zaman Barracuda’ya ne dersin?’’ Üniversitede yaptığımız gizli gece kulübü ziyaretlerimizde eğer iyi bir yere gidebilirsek hep bu kokteyli içerdim.
Natalie at kuyruğu yaptığı sarı saçlarını savurarak kafasını aşağı yukarı sallayarak onayladı.
Yerimden kalktım, lobinin basamaklarını yavaşça inerken topuklarımın üzerindeki dengemi korumak için dikkatli adımlar attım. Kalabalıkları yararak bara ulaştım ve bar tezgahına yaslanarak barmene ‘’Merhaba, iki tane Barracuda alabilir miyim?’’ diye sordum.
Kıvırcık saçlı esmer barmen kafasını kaldırıp gülümseyerek bana baktı ama yüzümü görünce gülümsemesi yarıda kesildi. Kendimi çok rahatsız hissederek sormadan edemedim. ‘’Bir problem mi var?’’
‘’Hayır hanımefendi. Kusura bakmayın, biraz şaşırdım.’’ Yüzüne zoraki bir gülümseme oturdu.
‘’Neden?’’
Barın arkasında duran şişelerın arasından rom ve likör alıp kokteyli hazırlamaya başlayarak konuştu. ‘’Siz isteğinizi iletseydiniz biz getirirdik.’’
‘’Herkes bardan içkilerini alıyor?’’ Bu çifte standartın sebebini anlamaya çalışıyordum.
‘’Bay Dean’in içkilerini hep biz servis ederiz.’’
Ah tabi ya, dün olanlar çalışanların arasında hızla yayılmış olmalıydı. Sinirimin sesime yansımasına engel olmaya çalışarak ‘’Ben Bay Dean değilim. İsterseniz onun içkilerini servis etmeye devam edebilirsiniz.’’ Dedim. Aptal adam herkesin içinde beni kucağında odaya taşımak zorunda mıydı? Tüm otelde yayılmış olmalıydı çünkü bir barmenin lobide bizi görmesinin imkanı yoktu.
‘’Özür dilerim Hanımefendi. Nasıl isterseniz.’’ Telaşlanmış gibiydi. Onu patronuna şikayet edeceğimi falan mı düşünüyordu?
‘’Kokteyllerden birisi sert olsun.’’ İyi bir alkolün sinirlerimi gevşetmesine ihtiyaç duyuyordum.
Garson aceleyle kokteyli tamamlarken alkolü fazla olanın üzerine birkaç yaprak fazladan nane bıraktı. Bardakları tezgahtan alıp kalabalığın arasından dikkatlice sıyrılıp locaya vardım.
Kokteyli ona uzatırken Natalie gerginliğimi fark etmişti. ‘’Herşey yolunda mı?’’
Ona anlatıp daha fazla sinirlenmek istemiyordum. ‘’Evet. Harika.’’ Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim.
‘’Leomord dün birinin seni rahatsız ettiğini söyledi. Hiç bahsetmedin.’’ Robert korumacı bir tavırla beni inceliyordu.
Kaz kafalı adam Daniel’dan bir sapık gibi bahsetmiş olmalıydı. Leomord’a dönüp gözlerimi devirerek konuşmaya başladım.
‘’Dün yeni bir arkadaş edindim. Spekülasyonlara inanmayın o çok nazik biri. Ve kesinlikle beni rahatsız etmedi.’’
Leomord hoşnutsuz bir şekilde kalabalığa bakmaya başladı.
‘’Ee nasıl tanıştınız?’’ Natalie merakla sordu. Aramızdaki en arkadaş canlısı kişi oydu. Olanları kısaca anlatırken Leomord’un ona kaba davrandığı kısımları da eklemeyi ihmal etmedim.
‘’Bir saate falan buluşacağız. İstersen seninle de tanıştırırım. Çok sıcakkanlı birisi.’’
Natalie ‘olur’ anlamında bir baş hareketi yaptıktan sonra konu kapandı.
Kokteylimden bir yudum aldıktan sonra istediğimden daha fazla sert olduğunu fark ettim. Bulunduğumuz yer tüm partiyi tepeden izlemek için en ideal yerdi.
Canlı performans için son hazırlıklar tamamlanırken yanımızdan geçen son derece seksi bir kadın siyah saçlarını savurarak locamıza heyecanla tırmandı. ‘’Leo! Ben de seni arıyordum.’’ Diyerek ciyakladı.
Kadın bizi görmezden gelerek onun kucağına oturduğunda mideme yumruk yemiş gibi oldum.
‘’Bana ‘Leo’ dememen hakkında seni kaç kez daha uyarmam gerekiyor?’’ Kadının onun kucağına oturmasından rahatsız olmuş gibi değildi ama ellerini iki yanında tutmaya devam ederek kadına temas etmemeye çalışıyordu.
Ona Leo denmesinden rahatsız mı oluyordu? Bende ona sık sık Leo diyordum ama bana hiç böyle bir tepki vermemişti.
‘’Özür dilerim bebeğim. Böylesi daha samimi geliyor.’’ Kadın şuh bir kahkaha atarak vücudunun öne eğip temasını artırdı.
Robert ve Natalie’de en az benim kadar rahatsız olmuşlardı. Oturuşlarının rahat pozisyonu yerini kasıntılı bir hale bırakmıştı. İkisi de bir Leomord’a bir de bana bakarak nasıl tepki vereceğimi kavramaya çalışıyor gibiydi.
Leomord kadına cevap vermek için ağzını açtığı sırada canlı performans başladı ve DJ’in ‘’Harika bir geceye hazır mısınıııııız?’’ diye sormasıyla verdiği cevabı hiçbirimiz duyamadık. Muhtemelen kadın da ilk başta anlayamamış olacak ki Leomord onu öpecek kadar yaklaşıp sözlerini kulağına doğru tekrar etmek zorunda kaldı.
Ama her ne söylediyse sırtı bana dönük olan kadın biraz doğruldu. Hala kucağında oturmaya devam ederken aralarına birazcık mesafe koydu. Sadece ‘birazcık.’
Gördüğüm manzara karşısında elimdeki bardağa daha sıkı yapışırken avuç içlerim terlemeye başladı. Şimdi Robert’ın kesinlikle haklı olduğunu düşünüyordum. Günlerdir flört ettiği, ayağının dibinden ayrılmadığı kadının karşısındayken başka bir kadının kucağına oturmasına ve onu öpecek kadar yakınında durmasına müsaade eden bir adam hakkında başka ne düşünülebilirdi ki? Bu resmen saygısızlıktı.
Yaşadığımız şeylerin sahiden de hiçbir anlamı olmadığına artık emin olmuştum. Midemde baş gösteren bulantı hissini bastırmak için elimdeki bardağı tek bir damlası kalmayacak şekilde içtim. Boğazımın yanması gözlerimde hafifçe yaşlar birikmesine neden oldu. Belki de tek sebebi içtiğim alkol değildi, bilmiyorum.
Bardağı masaya bıraktıktan birkaç dakika sonra bir garson gelip boş bardağı yenisiyle değiştirdi. Bu da en az diğeri kadar sertti.
Kadın Leomord’un boynuna kollarını dolamış kulağına bir şeyler fısıldıyorken Leomord bakışlarını kalabalığın üzerinde gezdiriyor ara sıra kafasını sallayarak iletişime dahil oluyordu. Kadınla çok ilgileniyor gibi görünmese de onu göndermemesi bu gece için kafasında geçen şeylerin habercisi gibiydi.
Kokteylimi yeniden kafama diktim.
Bir garson gelip yeniden doldurdu ve onu da dakikalar içinde bitirdim.
Arkadaşlarım çok hızlı gittiğimi fark etseler de bir şey söylemediler.
Müzik iyice bastırırken içtiğim beşinci bardak kanımı iyice kaynatmıştı. Deli gibi dans eden insanlara bakarak dikkatimi solumdaki manzaradan ayırmaya çalıştım.
Bir garson bana altıncı bardağı getirdiğinde Leomord müziği bastıran güçlü sesiyle ‘’Bu kadar yeterli.’’ Dedi.
Garson elinde içkimle arkasını dönmeden hemen önce ‘’İçeceğim! Onu bana verir misin?’’ diye bağırdım.
Müzik o kadar yüksekti ki kendi sesimi bile zor duymama rağmen garson bana dönüp göz ucuyla patronuna bakmaya başladı.
‘’Ben burada otururken benim ne kadar içeceğime başkası mı karar verecek?’’ diye cırlayıp ayağa kalktım. Bardağı garsonun elinden asılırken bir kısmı zemine döküldü.
Leomord seğiren çenesiyle garsona ‘’Teşekkürler, gidebilirsin.’’ Dedikten sonra ayakta durduğum yerde bardağı kafama diktim.
O an başımın ne kadar döndüğünü fark ettim. Altıncı bardağı içmek hiç de mantıklı değildi. Ayrıca fazla sıvı alınımından dolayı dolan mesanem de bacaklarımın arasına baskı yapıyordu. Orta sehpanın üzerinde duran beyaz taş kaplamalı el çantamı alıp aksak adımlarla locanın merdivenlerinden inerek en yakın girişe doğru yürümeye başladım.
Kadınlar tuvaletine girdiğimde sıra olmaması epey sevindiriciydi çünkü biraz daha beklersem altıma işeyebilirdim.
İşimi hallettikten sonra ellerimi yıkayıp aynadaki görüntüme baktım. Makyajım hala yerindeydi ama yanaklarım alkolün etkisiyle biraz daha pembeleşmişti. Çantamdaki ruju çıkardım. Dudaklarıma sürdüğüm sırada oldukça uzun boylu esmer bir kadın lavabo tezgahında yanıma sokuldu ve ellerini yıkamaya başladı.
‘’Senden çabuk sıkılmış gibi.’’
Bana mı söylediğini anlamak için aynadan kadının yüzüne baktığımda dün kafama top atan sevimsizle göz göze geldim. Bana kibirli bir şekilde gülümsüyordu.
‘’Neyden bahsediyorsun?’’ kaşlarımı çattım.
‘’Dün sana olan bakışlarını gördüm. Dün geceyi odanda geçirmiş olmalısınız ki şu an locada başka bir kadınla kucak kucağa bir halde öpüşüyor.’’
Leomord’dan bahsettiğini anladığımda kan beynime sıçradı. Ben oradan ayrıldıktan sonra onu gerçekten öpmüş müydü? Demek ki yalnızca benim ayrılmamı bekliyordu… Düşüncelerin arasında boğulurken bunun düşünmem gereken son şey olduğunu fark ettim.
‘’Neden benimle uğraşıyorsun? Kim olduğunu bile bilmiyorum.’’ Sesim sinirden biraz çatlak çıkmıştı.
‘’Seninle uğraşmıyorum. Sadece dün ilgi çekmeye çalışan bir şıllık gibi memelerini herkesin ortasında zıplatmandan rahatsız oldum. Neyse ki işe yaramış gibi.’’ Siyah gözlerinin içinden nefret irinleri akıyor gibiydi. ‘’Ama üzülme, Leomord böyledir. Bir kadından istediğini elde ettiği anda başka birinin kollarına uçuverir.’’ Sırıtışı gerçekten çok sevimsizdi.
Vücudumu lavabo tezgahından ayırıp doğruldum. Rujumu çantama yerleştirirken bedenimi de ona doğru döndüm. İçimdeki kaynayan öfkeyi bastırarak ifadesiz bir maske takmaya çalıştım.
‘’Bahsettiğin şeyi kendinden çok iyi biliyor gibisin. Ben de sana üzülmemeni tavsiye ederdim ama senin ne kadar üzülmüş olabileceğini tahmin edebileceğim bir durum yaşamadım…’’ Yüzündeki çirkin gülümseme solarken karşımda duruşunu dikleştirdi. ‘’Bu arada ne diyeceğim biliyor musun? Travmalarınla yüzleşmek istersen bana gelebilirsin. Sana bol bol antidepresan da reçete ederim. Zira dikleştirmeye çalıştığın duruşunun altındaki ezikliği çok iyi görebiliyorum.’’
Hayatta en nefret ettiğim şeyler listesinin başlarında -ki bu liste oldukça uzundu- had bilmez insanlar ve kadın düşmanlığı vardı. Özellikle bir kadının başka bir kadına yaptığı düşmanlık… Ve karşımda duran kişi bu iki maddeyi de kapsıyordu.
Karşımda ağzı yarı açık bir şekilde bana bakarken aslında içi bu kadar çirkin olmasaydı son derece güzel bir kadın olduğunu fark ettim. Ama dış güzellik bir yere kadardı.
‘’Yerinde olsam bu kadar cesur olmazdım’’ derken yüzü keskin bir öfkeyle karardı.
Bu öfkenin hayırlı bir noktaya varmayacağını çok iyi bilecek kadar öfkeli insanlarla vakit geçirmiştim. ‘’Neyse ki yerimde değilsin. Al sana üzülecek bir şey daha.’’
Topuklu ayakkabılarımı yere sertçe vurarak cevap vermesini beklemeden tuvaletten çıktım. Geniş koridorda yürürken az önce yaşadığım adrenalinle kalbim davul gibi atıyordu. Bu kadının benle sorunu neydi cidden? Cevabını muhtemelen biliyordum, Leomord… Bu adamla hayatıma sorundan başka ne girmişti cidden? Yaşadığımız anlar bir bir aklımın içinden geçerken bacaklarım arasında bir sıcaklık hissetmeye başladım. Siktir. Onunla hayatıma güzel şeylerde girmişti…
Koridorun sonuna geldiğimde birinin ismimi seslendiğini duydum. Sesin kaynağına doğru döndüğümde beyaz gömlek ve açık renk kot pantolonunun içinde Daniel’la karşılaştım. Bana doğru yürürken tatlı bir gülümsemeyle beni tepeden tırnağa süzerek ıslık çaldı.
‘’Lütfen beni kendine aşık etme!’’ Yanıma geldiğinde sesi kahkahasının arasından boğuk çıktı.
Olumlu enerjisi az önce yaşadığım tatsız hadiseyi bastırmaya yetti ve gülüşüme karşılık verdim. ‘’Bu yalnızca ambalajdan ibaret.’’ Elimle vücudumu gösterdim. ‘’Bence içi o kadar da ilgi çekici değil.’’
Yanlış şeyleri söylemiş olmalıydım ki gülerek kaşını kaldırdı ‘’İçini de ne kadar merak ettiğimi bilemezsin ama yalnızca arkadaş edinmek istediğini söyleyen bir kadını hayal etmemeye çalışıyorum.’’
Sözleri beni hafiften heyecanlandırmadı desem yalan olur. Biriyle flört etmek gerçekten tatlı bir histi. ‘’Evet, yalnızca arkadaş.’’ Bir parmağımı ona doğru kaldırıp burnunun ucuna dokundum.
‘’Şansıma küseyim o zaman.’’ Ellerini cebinden çıkardı ve yanağıma minik bir öpücük kondurdu. ‘’Dünkü randevumuz hala geçerliyse dışarıya çıkalım mı?’’
‘’Evet. Ama önce arkadaşlarımın yanına uğrayıp bunu bırakmamız lazım.’’ Elimdeki çantayı ona doğru kaldırdım. ‘’Eğer sarhoş olursam telefonumu ve oda kartımı kaybetmek istemiyorum. Hem seni arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.’’ Hafifçe kıkırdadım.
‘’Tabi kiiii…’’ Bir şey düşünüyormuş gibi kelimesini uzattı. ‘’Telefonunu alabilir miyim?’’
Soran gözlerle ona baktım.
‘’Eğer sarhoş olursam sana numaramı vermeden seni kaybetmek istemiyorum.’’ Az önceki sözlerime yaptığı atıf beni güldürmeye yetti. Kafamla onaylayıp çantamın içinden telefonumu çıkardım kilidi açıp ona uzattım.
Hızlıca numarasını tuşlayıp ‘’En Yeni Arkadaşım Daniel’’ diye kendi numarasını kaydetti. Tanrım! Tatlı olduğu kadar da komikti. Kendine de bir çağrı bırakıp telefonu bana uzattı.
‘’Şimdi gidebiliriz sanırım.’’ Diyerek bir elini belime yerleştirdi.
Otelin kapısından bahçeye çıktığımızda müzik kulaklarımı acıtacak kadar gürültülü ve baslıydı. Ben locanın olduğu yöne doğru ilerlerken vücudunu dans eden insanlara karşı bana siper ediyordu. Hafifçe dönen başıma rağmen henüz birinin darbesiyle popomun üstüne düşmediysem onun eseriydi.
Locanın olduğu yer daha az kalabalık olsa da elini çıplak sırtımdan çekmedi ama bize bakan mavi gözleri fark ettiğinde elinin belimde hafifçe seğirdiğini hissettim. Basamakları çıkarken elimi tutup bana destek oldu.
Geldiğimizi fark eden iki kafa birbirinden ayrılıp bize baktı. Arkadaşıma doğru eğilip ‘’Natalie bu Daniel. Sana bahsetmiştim.’’ Dedim.
Natalie ve Robert ayağa kalkıp Daniel’la tokalaşırken üçü de birbirine kendilerini tanıttı.
Yüksek sesli müzik birbirlerini duymalarına fazla müsaade etmese de gülümsemelerden oluşan beden dilleriyle kısa bir sohbete başladılar. O sırada arkamı dönüp omuzları kasılan Leomord’a ve hala yanında olan siyah saçlı kadına baktım. Leomord bana buz gibi bakışlar atıyordu. Bana olan bakışlarını fark eden kadın elini onun kasıklarına kaydırıp göğüslerini koluna sürttü. Tamam bu kadarı gerçekten yeterliydi!
Ani bir refleksle kafamı çevirip parmak uçlarımda Daniel’a yükseldim. Beni daha iyi duyabilmesi için kulağına doğru ‘’Dans edelim mi?’’ diye sordum.
‘Olur’ anlamında kafasını sallayıp elini yeniden belime yerleştirdi ve Robert ve Natalie’ye son bir şeyler söyleyip basamaklara doğru ilerledi. Benden önce aşağı inip yeniden elimi tutarak inmeme yardımcı oldu.
Dans eden kalabalığın arasına girdiğimizde ikimiz de müziğin hareketli ritmine ayak uydurduk. Vücutlarımız tempoyla kıvrılıp sallanırken, ara sıra elimden tutup beni kendi etrafında çeviriyor sonrasında da göğsüne yaslıyordu. Kalçamı her salladığımda eteğimin ucunun hafifçe yukarı sıyrılmasını sorun etmedim çünkü bu kadar vücut arasında kimse açılan kalçalarımı fark edemezdi. Kendimi tamamen ritme ve onun kollarına bıraktığımda kaç müzik geçtiğini bile sayamaz olmuştum. Ama ayaklarımın sızlamasından tahmin ettiğim kadarıyla epey uzun bir süredir ince topukların üzerinde zıplıyordum.
Nihayet sakin bir müzik çalmaya başladığında bir eliyle avcumu diğer eliyle de belimi kavrayıp bedenimi kendine yasladı. Düzensiz nefeslerimizle göğüslerimiz inip kalkıyordu. Ne kadar yorulduğumu o an fark ettim. Ağırlığımı biraz daha ona verip gözlerinin içine baktım. Tüm ciddiyetiyle yüzümü incelemeye başladı. Bakışları gözlerimden yanaklarıma, yanaklarımdan dudaklarıma kaymıştı.
Ona tüm dikkatimle baktığımda ne kadar yakışıklı bir yüzü olduğunu tam olarak fark edemediğimi anladım. Ela gözleri saçlarının aksine koyu renkli kirpiklerle çerçevelenmişti. Dudakları ince ama biçimliydi. Yeni çıkmaya başlayan sakalları yanaklarında küçük küçük kendini belli ediyordu.
İç sesim bu görüntü karşısında kendi kendine konuşmaya başladı. Acaba Leomord yerine onunla olsaydı nasıl hissederdin? Sahiden, nasıl hissederdim? Onun üzerimde bıraktığı yakıcı hissi Daniel bana hissettirebilir miydi? Dudaklarını öpseydim acaba tüm vücudum alevlere teslim olur muydu?
Kafamı ona doğru hafifçe uzatmaya başladığım an müzik sesi kesilerek beni olduğum yere çiviledi. Yapmaya yeltendiğim şeyin gerçekliği omurgamdan aşağı bir ürperti yayılmasına sebep oldu.
Ne yapmak üzere olduğumu fark etmişçesine bakışlarını yüzümde gezdirmeye devam etti. Birbirimize o kadar yakındık ki nefesini yüzümde hissedebiliyordum.
‘’Yoruldun mu?’’ Anı bölen onun fısıltısı oldu. Az önce yaşanmak üzere olan şeyi bölmesi bunu istemediğini mi gösteriyordu? Geriye doğru bir adım atıp aramızda mesafe koydum.
Utançtan alev alan yanaklarımı elimin tersiyle serinleşmeye çalışarak ‘’Evet. Oturabileceğimiz bir yere gidelim mi?’’ dedim.
Aramıza koyduğum mesafeyle sırtını dikleştirdi ve sertçe yutkundu. ‘’Olur.’’
Bahçenin diğer tarafına gitmek için sola doğru yürüdük.
Barın yanından geçerken sordu. ‘’Bir şeyler içmek ister misin?’’
‘’Evet.’’
Bakışlarımı arkadaşlarımın ve Leomord’un olduğu taraftan uzak tutmaya çalışırken dağılan kalabalığın arasından bara ulaştık. Barmene ‘’Sert bir şeyler olsun, ne olduğu fark etmez’’ dedim. Daniel’da benden sonra istediği şeyi söyledi.
Kısa bir bekleyişin ardından ikimiz de içeceklerimizi elimize alıp nispeten daha sakin ve daha az gürültülü bir yer aramaya başladık. Nihayet kimsenin olmadığı devasa amfi tiyatroyu gördüğümüzde aradığımız yerin orası olduğuna emin olduk.
Tiyatronun ilk basamağına vardığımızda elimdeki bardağı Daniel’a verip bana acı veren topuklu ayakkabılarımdan kurtuldum. Onları elime alıp çıplak ayaklarla tiyatronun en üstüne doğru çıktıktan sonra serin beton zemine oturduk.
‘’Bunlarla yürümek tam bir işkence.’’ Ayakkabılarımı yanıma bırakıp bardağımı aldım.
‘’Ben olsam o işkence aletlerine bir saat bile tahammül edemezdim.’’
Hafifçe kıkırdadım. ‘’Gerçekten de modern çağın işkencesi gibi. Bazen kadın olarak dünyaya gelmenin bir önceki hayatımızdaki günahlarımızın bedeli olduğu düşünüyorum.’’
Söylediğim şeye keyiflenmiş gibiydi. ‘’Senin gibi birisinin önceki hayatında ne tür bir günah işlediğini bilmek için sağ bacağımı verirdim.’’
‘’Ne? Sence ben çok mu masum görünüyorum?’’ İçkimden bir yudum alınca yüzümü buruşturdum.
‘’Masum göründüğün doğru. Ama masum düşüncelere sebep olamayacak kadar çekici olduğunu da belirtmeden edemeyeceğim.’’ Gülerken ‘’Belki de senin günahın da buydu ne dersin?’’ diye ekledi.
‘’Fazla mantıklı. Bunu sevmedim.’’ Onun gülümsemesine dahil oldum.
‘’Mantıklı olmanın nesi kötü?’’
‘’Hayatımın en mantıksız üç haftasını geçirdim ve inan bana mantıksız olmak mantıklı olmaya bin basar. Her türlü.’’
Yüzünde meraklı ve muzip bir ifadeyle bana döndü. ‘’Bana bu üç haftada yaptığım tüm mantıksız şeyleri anlatman lazım.’’
Fazlaca alkollü olan içeceğimden devasa bir yudum alıp ‘’Bunu alkol olmadan yapamam bir saniye.’’ Dedim. Bardağın kalanını da kafama diktim. Alkol vücudumu yakmaya başladı. ‘’Öncelikle…’’ Ona doğru olan elimi havaya kaldırıp orta parmağımı kaldırdım. ‘’Evden kaçarken babama güvenlik kameralarından orta parmak çektim.’’
Güçlü bir kahkaha attı. Vücudu sarsılırken birbirine değen omuzlarımızdan sarsıntıları bana da ulaşıyordu. ‘’Evden neden kaçtın ki?’’
‘’Orası şu an anlatamayacağım kadar uzuuuun bir mesele.’’ Alkol kanıma iyice karışmıştı. Güzel. ‘’Bunu başka bir güne bırakalım.’’
‘’Peki. Lütfen devam et.’’ Eliyle sözü bana bırakıyor gibi bir işaret yaptı.
‘’İki sevgilinin arasında yancı olarak bir aylık bir tatile geldim. Ki bunun verdiğim en doğru karar olduğunu o zaman bilmiyordum. Yani bu sayılmaz.’’ Elinden onun bardağını da alıp küçük yudumlarla içmeye başladım. Gülümsemesi fazlasıyla genişledi. ‘’Sonra gecenin köründe tanımadığım bir adamın bahçesine gizlice girip onlarca havai fişek patlattım. Bana tepki gösterdiğinde siktirip gitmesini söyledim…’’ Beni yanlış anlamaması için ekledim. ‘’Ama hak etmişti.’’
Gözlerinde biriken yaşları parmaklarıyla silip ‘’Ondan hiç şüphem yok.’’ dedi. İçkisinden birkaç yudum daha aldım. ‘’Ne tür bir kaçık bunu yapar diye sorsalar aklıma gelebilecek en son profil sen olurdun.’’
Kaçık… Leomord’da bana öyle seslenmişti değil mi? Aklıma geldiğinde kalbimin ortasında acıyan bir çizik gibi varlığını hissettim. İçten içe yanımda onun olmasını ve bu sohbeti onunla yapabilmeyi diledim. Bu ihtimal sanki bana milyonlarca yıl önce yok olmuş bir gezegeni keşfe çıkmak kadar uzaktı. Özellikle de bu gece benim yanımda başka bir kadını kucağını almışken… Ayrıca onu öpmüş olma düşüncesi de beni çılgına çeviriyordu.
Elimdeki bardağı ağzıma götürüp sonuna kadar içtim. Kafamdan onu atabilmek için kendimi ana bırakmaya karar verdim.
‘’Artık profilini beni model alarak oluşturursun. Daha en bombasına gelmedim…’’ Alkol beynimi uyuşturmuştu ve bunu söylemeyi hiç istemesem de dilime hakim olamadım. ‘’Hiç tanımadığım bir adamla çılgınlar gibi seks yaptım.’’ Dudaklarımdan çıkan kahkaha bir çınlama gibiydi.
‘’Bunu hepimiz sık sık yapıyoruz sanırım. Yani bu da sayılmaz gibi.’’ Önemsemez gibi omuz silkti.
‘’Hayır anlamıyorsun. Bunu daha önce hiç yapmamıştım.’’ Gerçekten saçmalıyordum. Artık susmam gerekiyordu.
‘’Hangisini? Tanımadığın birini mi yoksa seksi mi?’’ İkinci ihtimali gülerek alaya alır gibi söyledi.
‘’Her ikisini de.’’
Gülümsemesi silinirken bana inanmakta zorluk çekiyor gibi gözlerini kısarak bana baktı.
‘’Leomord’da en az senin kadar şaşırdı.’’ Siktir. Aklımdan geçen her şeyi değerlendirmeden kelimelere döken dilimi kesip atmam gerekiyordu. Çünkü malum kişinin adını duyunca yüzü buz kesmişti.
‘’Üzgünüm, saçmalıyorum. Sanırım sarhoş oldum. Gitsem iyi olur.’’ Utançla yerimden fırladım. Ayağa kalktığımda aşağı doğru uzayıp giden basamakların spirali andıran görüntüsü başımı fena halde döndürdü. Tam aşağı yuvarlanacağımı düşündüğüm sırada beni belimden tutup göğsüne yasladı. Kollarımı omuzlarına dolayıp nefes nefese güzel yüzüne baktım.
‘’Beni korkuttun…’’ dedi.
En az bende onun kadar korkmuştum. Kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi atarken yutkundum. Yutkunmam bakışlarını dudaklarıma yöneltmesine sebep oldu. Bana karşı nasıl bu kadar nazik davranabiliyordu? Hem de beni yalnızca iki gün ve toplamda birkaç saattir tanımasına rağmen. O an bir şey kafama dank etti. Kibarlık istendiğinde ortaya çıkan bir şey değil, kişinin özünde olan bir şeydi. Bazılarında hiç var olmayan bir şey…
Göğsümde sıcaklığını hissederken kanım kulaklarımda uğuldamaya başladı. Öp onu… İç sesim yeniden konuşmaya başlamıştı. Leomord’dan istediğini o sana verebilir… Verebilirdi sahiden. Hatta belki de daha fazlasını.
Öp… O da zaten bu gece başka bir kadını öpmedi mi?
Boynuna asılıp dudaklarımızı birbirine yapıştırdım…
— — — — — — — — — —
Devamı bir sonraki bölümde… 🔥