6. Bölüm

1293 Kelimeler
“Bayan Eden, Isabelle Eden sizin neyiniz oluyor tam olarak?” dedi Carls. Keşke yanıtlayabilseydim. Ancak cevabım basit ve içten oldu. “Bilmiyorum, Carls.” Carls, açıklama beklentisiyle yüzüme bakarken Eric lafa girdi. Karşısındakini hızlıca analiz etme yeteneği olan bir adamdı; çoğu şeyi fazla söze gerek kalmadan anladığını tahmin edebiliyordu insan. “Ultrasonun altında hangi hastane yazıyor, Dedektif Stone?” diye sordu sakin ama sorgulayan bir ses tonuyla. Eric, gerçekten mantıklı bir insandı. Bir şeyleri sorgularken bile duygularını kontrol etmeyi ve mantıkla yaklaşmayı başarıyordu. “Morganfall Devlet Hastanesi,” dedi Zach. Bu bilgi hepimizi yeni bir keşfin eşiğine sürüklemiş gibiydi. Zach konuşurken kaşlarımı hafifçe kaldırarak ona döndüm. Kafamda cevapsız kalan sorulara bir yenisi daha eklenmişti. “Acaba kayıtlar hâlâ duruyor mudur?” dedim merakla. Zach, yüzünde gizemli bir tebessümle bana dönerek, “ Öğrenmenin tek bir yolu var, sanırım,”dedi. Bu cümlede bir meydan okuma vardı. Sanki önümüzde uzun ve zorlu bir yolculuğun bizi beklediğini ima ediyordu. Sözlerinde haklıydı; aradığımız yanıtlar her zaman elimizin altında olmazdı. Bazen zorluklarla yüzleşmek, belirsizliğe doğru adım atmak zorunda kalırdık. Yolculuk tekrardan başlıyordu belli ki. Aklımda bin bir düşünce vardı, ama içimde bir his, Isabelle’in bu gizemli geçmişine doğru yolculuğa çıkmamız gerektiğini söylüyordu. Bir şeyler beni oraya doğru çekiyordu, bu duygunun kaynağını anlayamıyordum. Bir adım daha atmak ve o hastaneye gidip kayıtları bulmak zorundaydım. Tam o sırada, Carls'ın sesi düşüncelerimi dağıttı. “Gitmeden önce yemek yeriz, değil mi? Ben acıktım da çünkü.” dedi sanki durumu tamamen hafife alır gibi. En stresli anlarda bile midesini düşünmekten geri kalmayan bir yapısı vardı belli ki. Karnını doyurmak onun için önemliydi anlıyordum ama gerçekten mi? Şu an mı Carls? Gülerek gözlerimi devirdim. “Bok var Carls, yersen.” diye karşılık verdi Zach, yüzünde hafif bir tebessümle. Aralarındaki bu hafif rekabet, aramızdaki atmosferi yumuşatıyordu. Carls, bana doğru hafifçe eğilerek fısıldadı, “Bayan Eden, siz bu adama nasıl tahammül ediyordunuz? Gerçekten merak ediyorum.” Sesi alaycı ama aynı zamanda içten bir dostluğu yansıtan bir tondaydı. Bu sırada Zach, her zamanki tetikte haliyle yanıtı duyacak kadar keskin bir dikkatle bizi dinliyordu. Carls'ın sözlerini duyduğunda bize döndü, gözlerindeki hafif öfke kıvılcımlarını saklamıyordu. “Mutfak, Carls. Hemen,” dedi sert bir tonla. Herkesin biraz da olsa disipline ihtiyacı olduğunu hatırlatır gibiydi. Carls’a hak vermeden edemedim. Bu kadar gergin bir adamla zamanında nasıl anlaşabildiğimi kendim de sorguluyordum. Fakat burada işler karışıktı, insanlar karmaşıktı, ve ilişkilerimiz de bundan farklı değildi. Herkesin kendine özgü yöntemleri, kendine has yolları vardı. Bazı anlar olurdu ki en büyük gerginliği, tek bir bakış bile yaratırdı. Midem hafiften guruldayınca bakışlarımı Carls'a çevirerek, “O zaman spagetti.” dedim neşeyle. Böyle bir maceranın eşiğindeyken, güç toplamak adına yemek yemek en mantıklısı gibi görünüyordu. Biraz enerji toparlamak iyi olurdu; önümüzde uzun bir gece olabilirdi. Carls, mutfakta hevesle beklerken hemen önlüklerimizi giydik. Benimle beraber o da kendini mutfakta kanıtlamaya hazır görünüyordu. Bu görüntü, sanki normal bir akşam geçirecekmişiz gibi rahatlatıcıydı. Ama içimdeki huzursuzluk hissi, sıradan bir gece geçirmeyeceğimizi hatırlatıyordu. Zach de mutfağa katıldığında, üçümüz de bu kısa mola sayesinde birkaç dakikalığına gerilimi unuttuk. Eric herzamanki gibi somurtkan bir ifadeyle uzakta duruyor, konuşmalarımıza nadiren de olsa dahil oluyordu. Carls’a sos malzemelerini gösterirken, “Şuradakileri ince ince doğramalısın,” dedim. Bu küçük mutfak görevleri bile aramızdaki bağı güçlendiren küçük detaylar gibiydi. Carls ise işini ciddiyetle yaparken bana dönerek göz kırptı.Yaklaşık yarım saat süren yoğun bir uğraşın ardından, spagettimiz hazırdı. Tabaklarımıza bolca sos döktük, Carls’ın neşeli yüz ifadesi, bu küçük yemeğin onun için tamamen bir moral kaynağı olduğunu gösteriyordu. Kısa süre sonra, yemekleri bitirdiğimizde göz göze geldik. Bu yolculuk bir kez daha başlayacaktı, ama bu sefer yanımızda biraz daha fazlası vardı: kararlılık, dostluk, ve belki de çözümün ipuçları. Peki ya Zach ile nasıl ilerleyecektim? İşte bunu ben de bilmiyordum. -- “Bayan Eden, ben bununla beraber uyumak istemiyorum.” dedi Carls. “Sanki ben seninle uyumak istiyorum, horluyorsun sen.” dedi Eric. Carls bir hışımla kendisine dönerek “Ben mi horluyorum?” dedi alıngan bir ifadeyle. Eric ve Zach aralarında daha önceden geçen bir konuşmayı hatırlamışlar gibi birbirlerine bakarak gülmeye başladılar. Carls alıngan ifadesini sürdürerek bana doğru döndü. Bense ‘bilmiyorum’ der gibi ellerimi havaya kaldırınca da istediği tepkiyi alamamanın öfkesiyle “İyi.” diyerek salonu terk etti. Eric bana dönerek “Ne dedim ben şimdi?” diye sitem etti. Zach, salonda yatacaktı. Ona yastık ve battaniye getirmek için annemin odasına yöneldim. Annemin eşyalarını görmek beni her ne kadar kötü yapsa da onu özlediğimi fark ettirmemi sağlamıştı. Odasında çok oyalanmadan yastık ve battaniyeyi salona götürdüm. “Gerek yok, istemiyorum.” dedi Zach asabi bir ses tonuyla. İnsanlar gidince eski haline dönüyor yine benden nefret eden ifadesini takınıyordu. “Sana sormadım.” dedim itiraz kabul etmeyecek şekilde. Yastık ve yorganı yanına bırakarak balkona çıktım. Bugün uyku tutması biraz zor olacaktı. Bir sigara yaktım. Isabella Eden kimdi gerçekten? O katilin benim annemle ne gibi bir ilgisi vardı? Aklıma düşündükçe daha da kötüsü geliyordu. Acaba annemin ölümüyle bir ilgisi var mıydı? Annemi trafik kazasında kaybetmiştim. Bir ilgisi olduğunu düşünmesem de ihtimaller bile beni ürpertmeye ve daha fazla dehşete düşürmeye yeter durumdaydı. Omzuma konulan battaniye ile irkildim. “Teşekkür ederim ama üşümüyorum.” derken battaniyeyi Zach’e geri veriyordum ki geri çekilmesiyle elim boşluğa düştü. “Niye teşekkür ediyorsun? Senin için mi verdim sanki. Şimdi hasta olacaksın ve biz yollarda seninle uğraşacağız. Yavaşlatma bizi diye getirdim. At omzuna, bir de hastane mi arayacağız, yani.” dedi ters ters. “Zach, zaten hastaneye gitmiyor muyuz?” dedim imayla. Kenara sıkışmanın vermiş olduğu telaş ve hazır cevaplıkla “Dedektif Bey veya Dedektif Stone, Bayan Even.” dedi. “Buna nereye kadar devam edeceğiz?” dedim artık bir şeyleri açığa kavuşturmak ister gibi ve devam ettim. “Tamam bir şeyler yaşadık evet, fakat sonrasında yollarımız ayrıldı. İki medeni insan gibi bunu sürdürebiliriz.” dedim kısık bir sesle belki de bir umutla. “Benimle taşşak mı geçiyorsun? Gerçekten medeniyetten mi bahsediyorsun şu an? Bir şeyler yaşadık ve ayrıldık, öyle mi gerçekten? Sen beni aldattın! Şu an yanında duruyorsam eğer tek sebebi bu cinayetle nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde bağlantılı olman ama sınırları zorlarsan bu durum umrumda bile olmaz. Bilmem, anlatabildim mi?” dedi soğuk ve acımasız bir ifade ve ona eşlik eden bir tınıyla. “Belli ki bir süre daha beraber ilerlemek zorundayız. Bunun sadece cinayeti çözmek için olduğunu sakın unutma. Bu katil için geldim buraya. Dava çözülür ve tekrardan arkama bile bakmadan buradan giderim. Ne sen beni, ne de ben seni bir daha görmeyeceğiz. Benim hayatımda Belle diye biri yok, Bayan Eden.” diyerek içeri girdi. Artık üşüyordum. Anıların soğukluğuyla üşüyordum. Üzerime, omuzlarıma yüklenen ağırlıklarla doğrulmaya çalışıyor ama yapamıyordum. Derin bir nefes alıp gökyüzüne doğru baktım. Ağlamamam gerekirdi. Ağlamayacaktım, hayır. Bu sefer değildi. Tut kendini. Tut kendini. Sol gözümden bir yaş düştü. İlk hangi gözden yaş düşünce üzüntüdendi? Bir bilseydi zamanında neler olduğunu yine böyle yapar mıydı bilmiyorum ama bildiğim bir şey vardı ki o da onu hiçbir zaman aldatmadığımdı. Aldatmak sadece hayatında biri varken biriyle yatmak mıydı? Yalan söylemek aldatmak sayılır mıydı? O zaman o da beni aldatmıştı. Ödeşmek, neden bu kadar can yakıcıydı? *** “Borcunuz 20$, hanımefendi.” diyerek kahvelerimi uzattı. “Buyurun.” dedim parayı uzatırken. Masaya doğru ilerlerken Zach’in annesine ne kadar benzediğine bakıyordum. Aynı gözler, aynı kaşlara sahiplerdi. “Merhaba, Bayan Stone. Kahvenizi umarım sevdiğiniz gibi almışımdır.” dedim. “Merhaba, Annabelle. Kahve için teşekkür ederim. Uzatmadan konuya girmek istiyorum. Zach, bundan sana bahsetmedi. Fakat bunun kariyeri için doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum. Kesinlikle bu teklifi kabul etmeliydi.” dedi yargılar bir tonla. “Neden bahsediyorsunuz? Anlayamadım.” dedim merakla. “Zach, yakın bir zamanda Denbrille Polis Akademisi’nden teklif aldı. Biliyorsun hayali o okula gitmekti. Fakat seni bu şehirde tek bırakmak istemediği için teklifi reddetti.” dedi. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Zach, bana bunu nasıl söylemezdi? “Senden onu terk etmeni istiyorum.” dedi acımasız bir ifadeyle. “Ne?” dedim şaşkınlıkla. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE