Zach ayağıma takılan parkeyi kaldırmaya çalıştı. Biraz zorlandıktan sonra parkeyi çıkartmayı başardı. Karşımızda siyah bir kutu duruyordu. Bunu hayatımda ilk defa görmenin ve bu zamana kadar nasıl fark etmemiş olduğumun şokunu yaşıyordum.
“Carls! Eric! Buraya gelin, hemen!” dedi temkinli bir ses tonuyla.
“Ne oldu, Dedektif Stone?” dedi Eric.
Yavaşça kutuya doğru uzanmamla Zach elimi tutup beni durdurdu. “Dur, açma.” dedi gergin bir sesle. Elime dokunan eline kaydı bakışlarım. O da gözlerimi takip ederek ellerimize indirdi gözlerini. Ateş çarpmış gibi çekmişti elini. Sonra yavaşça kutuyu aldı. Kutunun üzerinde şifre kilidi vardı.
“Annenin doğum tarihi neydi?” dedi Zach.
“1972, dene”. dedim meraklı bir sesle. Kilit açılmayınca aklına bir şey gelmiş gibi tuşlar denedi ve bana dönüp “Senin doğum günün de değil.” dedi Dedektif.
Carls, “Annenizin hangi tarihte vefat etmişti, Bayan Eden?” dedi.
“24 Temmuz’da, 2014”. dedim buruk bir ifadeyle.
Zach öncelikle 2014’ü denedi. Kilit açılmayınca bu sefer 2407 denedi. Bu da işe yaramamıştı.
“Aklınıza özel bir gün veya bir sayı herhangi bir şey geliyor mu, Bayan Eden? O ölen iki kız ile ilgili de olabilir belki.” dedi Eric.
***
“Uzak durun benden.” dedim ellerimi önde onları durdurmak ister gibi tutarak. Regina ve Karen intikam için gelmişlerdi. Yanlarında birkaç kişi, birinin elinde ip, diğerinin elinde bir bant bekliyorlardı.
“Regina, yapma!” derken kafama aldığım darbeyle yere yığılmam bir olmuştu.
Sonrası zifiri bir karanlıktı.
***
“19 Ekim, 1-9-1-0 dene.” dedim kendimden emin bir sesle.
Kilit açılma sesinin yankılanmasıyla meraklı bakışlarımızı kutuya yönelttik. Kutunun kapağını açtığımızda karşımıza bir kâğıt parçası çıktı. Bu bir ultrason kağıdıydı. Altında bir tarih ve hastane ismi bulunuyordu. Yazıların silik bir biçimde olmaları onları okumayı güçsüzleştiriyordu. “Bu da ne böyle?” dedi Eric. “Ultrason, bir bebek ultrasonuna benziyor. Biri hamileymiş.” dedim. Carls, kafasını kaldırarak “Tabi ya! Tebrik ederim, Bayan Eden. İlginç bir söyleme şekli fakat gerçekten sizin adınıza çok sevindim. Dedektif Stone, siz de hiç söylemiyorsunuz. Tamam size bir sürpriz yapılmış fakat ins-” derken kafasına yediği şaplak ile cümlesini yarıda kesmek durumunda kaldı. “Saçma sapan konuşma, Carls.” dedi Dedektif. Carls bana dönerek, “Bayan Eden, siz hamile değil misiniz? Ben dedektif ve sizin bir çocuğunuz olacağını sanmıştım. Gerçi size benzemesi için şimdiden Tanrı’ya yalvaracaktım ama-” derken “Carls!” diye adeta kükredi Zach.
“Tamam, ben hamile değilim. Olsam da Dedektif Bey ile bir ilgisi olamaz. Artık konuya dönebilir miyiz?” dedim bıkkın bir edayla. Zach bana doğru bir bakış attı. Şaşırmıştı çıkışmamla. Beter olabilirdi.
“Bu ultrason annenize ait olabilir mi?” dedi aramızdaki tek mantıklı kişi olduğunu düşündüğüm Eric.
Ona dönerek “Bilmiyorum, Eric. Annem neden bana hamile olduğu ultrasonu, parkenin altına gizli bir kutuya koysun ki? Ayrıca kutunun şifresi ben ve Za-... yani sanmıyorum.” diye tamamladım.
***
Gözlerimi açtığımda karanlık bir tünelde buldum kendimi. Ağzım bantlı, vücudum ise oturduğum yere iple sıkı sıkı bağlanmıştı. Bağırıyordum. Sesimi duyurmaya çalışıyordum ama nafileydi. Gözlerimden yaşlar birer birer akıyordu. Bitmişti artık her şey. Gözlerimi yumup biraz daha debelendim. Karanlıktan korkardım. Bir anda oturduğum yer hareketlenmeye başladı. Etrafımdan kahkaha ile karışık çığlık sesleri duyuyordum. Görüntümün netleşmesiyle önümdeki örümceği görmem bir oldu. Etraftaki seslere benim çığlıklarım ekleniyor bulunmuş olduğum yerin bir korku tüneli olduğunu keşfetme sürem zaman geçtikçe kısalıyordu. Önüme fırlayan iskeletler, cadı sesleri, örümcekler, ağlar... Bitmiyordu bir türlü. Ağlamaktan içim dışıma çıkmış kendimi bayılmak üzereymiş gibi hissetmekten alamıyordum. İleride tünelin sonu gözükmeye başlamıştı. Gözlerim umutla aralandı. Yapabilirdim. Dayanabilirdim.
Tren durdu.
Sesler kesildi.
Biri konuşmaya başladı.
“Regina, tünel yanıyor!”
Tünel, ne?
Beynim durdu.
Algılayamıyordum.
Arkama doğru baktığımda gördüğüm o uğursuz kırmızı turuncu ışıkla beraber çığlık atmaya başladım tekrardan. Ağlamaktan ıslanan ağzımdaki banttın kenarının kalkmasını fırsat bilerek yanağıma sürterek yarısını çıkarttım.
“Yardım edin! Kimse yok mu? N’olur, beni burada bırakmayın, yalvarırım!” diye yakardım.
“Regina, kız ölecek!” dedi aynı ses.
Umursamadı. “Gidiyoruz.” dedi. Gözlerimi yumdum. Alevler bu tarafa doğru yaklaşıyor, sırtımın sıcaktan terlediğini hissediyordum. Çırpınmayı bırakmadım. Bağırdım, bağırdım. Kimse duymadı. Yangın alarmı çalıyor ama su akmıyordu.
“Yalvarıyorum, biri sesimi duysun. N'olur beni burada bırakmayın. Ölmek istemiyorum." Bağırışlarım, yakarışlarım asla etki etmiyor, genzim dumanla dolmaya devam ediyordu. Pes etmek üzereydim. Belli ki sonum bu şekilde olacaktı. Bir insan bu kadar kötü olabilir miydi gerçekten? Birini öldürebilecek kadar hem de.
Sonra bir ses duydum.
“Belle! Belle, neredesin?” dedi.
“Zach! B-buradayım!”. dedim öksürüklerimin arasından.
Sonra onu gördüm. Sırtında ıslak bir ceketle bana doğru koşuyordu. “Geldim.” dedi. “Korkma.”
Hemen gelip bileklerimi çözdü. O ayaklarımı çözerken ağzımdaki banttı çıkarttım. Ayak bağım da çözülünce önce üzerindeki ıslak ceketi sırtıma attı. Sonra elimi tutarak dışarı doğru yönlendirdi beni. Ciğerlerim nefessiz kalmış, karbonmonoksit solumaktan tıkanır duruma gelmiştim. Nefes almakta güçlük çeken bedenim ağlamaktan da yorulunca dizlerimin üzerine doğru yalpaladım.
Beni kucağına alırken “Ah, yeni kız. Ben sana kendini öldürtme demedim mi? Her seferinde seni ben mi kurtaracağım böyle?” dedi.
“Ben mi dedim gelin beni buraya bağlayın diye?” dedim öksürüklerimin arasından.
“Biraz daha tıkanırsan sana suni teneffüs yapmam gerekebilirmiş, öyle okudum.” dedi muzur bir gülümsemeyle. “Gerçi yapmadığım şey değil de neyse.” diye ekledi.
Gerçekten mi, Zach? Şu an bile mi?
Tünelden çıktığımız gibi beni kenara bıraktı. O da derin nefesler alıyordu. Çok tıkanmıştı. Yanıma çökmesiyle gözleri kapandı.
“Zach, iyi misin? Zach! Cevap ver!”
Ellerimle yanaklarını dürtüyordum. Ben kafasını kaldırmaya çalıştıkça geri düşüyor beni endişelendiriyordu.
“Tanrım ne yapacağım ben?” diyerek sağıma soluma bakındım. Vücudunu yere doğru yatırdım. Kalp masajı mı gerekirdi? Ellerimle kalbine doğru filmlerde gördüğüm gibi basınç yaptım. Kafamı göğsüne koyarak nabzını kontrol ettim. Çok zayıftı. Yanlış bir şey yapmak istemiyordum. Sonra gözüm suratına takıldı. Suni teneffüs işe yarar mıydı gerçekten? Telaşla dudaklarını iki elimle yanlarda tutarak kendime hava üfleyebileceğim bir boşluk yarattım. Nefesimi üflüyor sonra nabzını kontrol ediyordum.
“Hadi ama!” diye söylenerek tekrardan nefes üflemek için eğilmişken kafamın arkasında hissettiğim el ile dudaklarım dudaklarına yapıştı. Öpüyordu beni. Neler olduğunu anladığım an iterek uzaklaştırdım. Sırıtan ifadesine karşı “Ne yapıyorsun sen?” diye sitem etti.
Acımasız bir gülümsemeyle “Eh, yeni kız. Yarın öbür gün ihtiyacım olursa diye suni teneffüs yapabiliyor musun bir test etmek istedim. Malum, senin yüzünden bir gün gerçekten ihtiyacım olabilir. O gün ödeşiriz.” dedi. Gözleri gülüyordu.
***
Ultrasonun altından çıkan eşyalara bakıyorduk hepimiz. Bir adet bebek emziği, bir adet bebek battaniyesi ve üzerinde isim yazan bir doğum bilekliği duruyordu.
Isabella Eden.
Bu da kimdi?