5. Bölüm

729 Kelimeler
Hikayeler insanlar için her daim farklı bir söz hakkı alma biçimi olmuştu. Önümdeki açık duran kitabın yazarının zihnimde bas bas bağıran sesini hissederken ben de öyle düşünüyordum. Yazarın bir hikayesi vardı. Benimle konuşuyordu. Benimse bir hikayem yoktu. Kafamda kurduğum son güzel kurgu da bir dolabın içinde ezilmiş, bir yağmurun altında ıslanmıştı. Bu yüzden yalnızca yazarın anlattıklarını boş gözlerle dinlemekle yetiniyordum. Ama hakkını yememeliydim. İyi kafa oyalıyordu. Öğle arası okulun kütüphanesinde ne zamandır okumak isteyip de hep ertelediğim bir Dostoyevski klasiği olan Karamazov Kardeşler'i okuyordum. İlk cildin son sayfalarına gelirken saate baktım. Derse daha çok vardı ve arkadaşlarım da kendi işleriyle meşgullerdi. Bu yüzden ikinci cilde başlamamak için hiçbir engelim yoktu. Son sayfayı daha bitiremeden, birkaç metre ötemde tam karşıma denk gelen masaya gürültüyle bir sandalyenin çekildiğini işittim. Başımı kaldırdığımdaysa onu gördüm. Boran'ı... Sırasına oturmuş, sadece elindeki kitabıyla ilgileniyordu. Ya da ilgileniyormuş gibi yapıyordu. Kitaba dikkat ettiğimde bunun da bir tesadüf olmadığının iyice kanaatine vardım. Tam karşıma oturduğu gibi bir de eline okuduğum kitabın ikinci cildini almıştı. Yine bir başka dikkat çekme oyununa girişmiş olmalıydı. Başımı yenilgiyle düşürdüm. Ona meydan okumama karşın yine de gerilememişti. Harfleri beynimde birbirine karışan sayfayı da kendimi zorlayarak okuduktan sonra kitabı kapatarak eski yerine koydum. İlgili birkaç raf arasında gezindiğimde kitabın başka bir ikinci cildini bulamamıştım. Bu arada Boran'ın üzerimdeki gizli bakışlarını da hissedebiliyordum. Yine de bakışlarına aldırmayarak görevlinin yanına gittim ve son bir çare olarak kitabı dijitalde arattım. İki tane olmalıydı ama birisi ödünç verilmişti. Tahmin ettiğim üzere onun eline kalmıştım. Başka bir kitap okuyabilirdim ancak yeni bir hikayeye başlayacak gücüm yoktu. Ben daha kendi hikayemin enkazı altından çıkamamıştım ki. Bu yüzden oturduğum koltuğa geri dönüp eşyalarımı toplamaya başladım. Belki biraz dışarıda hava almak iyi gelirdi. Bu sayede kampüsteki kemirgen dostum Leo'yu görmüş olurdum. Çantamı topladığım gibi yürümeye başladım. Onun hemen yanından geçip gidecekken kolumun tutulmasıyla duraklatılmış oldum. Aynı anda o da ayağa kalkıp önümde durdu. Her zaman sıktığı parfümü beni maalesef ki mest etmeye yetiyordu. Boş bakışlarıma inat tüm nezaketini kullanarak yumuşak bir sesle "Bunu mu arıyordun?" diye sordu. Elindeki kitabı işaret ederken zaten bildiği soruyu cevaplayıp ekmeğine yağ sürmüş olacaktım. "Hiçbir şey aramıyorum. Gördüğün gibi, çıkıyorum." Ekmeği yağsız kalsa da onu yemekten geri kalmayacaktı anlaşılan. Sesli bir nefes verdikten sonra "Bunu aradığını biliyorum." diye konuştu. "Seni biraz izlemiş olabilirim. Sanırım kütüphanede tek örneği bu kalmış." Sıkkınlıkla boynumu saran fularımı gevşetip renkli fuların içinde kalan sarı tutamları dışarı çıkardım. "Yani?" Bakışları en naif tona büründü. Kitabı bana uzatarak "Sen oku," dedi. "Ben okumasam da olur. Ya da senden sonra okurum." Bugünün konsepti de buydu sanırım. Kültürlü ve nazik öğrenci. Gömleği ve onun üstüne geçirdiği koyu sade kazağı da bu konsepti vurgulamak için iyi bir seçimdi. Kitabı kendine doğru iteleyerek "Kalsın." dedim. Gitmek için tekrar hareketlendiğimde yeniden durdurdu beni. Hareketleri, kalbimdeki o irinli yarayı daha fazla iltihap bağlatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Cildi tekrar uzattı. "Okurken çok ilgili gözüküyordun. İyi bir başlangıç yapmamış olabiliriz ama lütfen kabul et bunu." "İlgili?" Alayla güldüm. "Söylesene, bahsinizin ödülü ne olacak peki?" Yüzündeki sahte kibar ifade anında çözülerek mimikleri donakaldı. Gözlerindeki soru işaretleri büyürken "Ne demek istedin?" diye sordu. "Ne bahsi?" "Sorum yeterince açık değil mi yoksa?" Dudakları birkaç kere açılıp kapandığında onun yerine ben konuştum. "Yeniden karşıma çıktığına göre benimle cidden oynuyor olmalısın. Bunu bana yaklaşarak da onaylamış oldun." Bir anlık duraksayıştan sonra verdiği sessiz soluğu hissedebilmiştim. Konuyu ilk günkü konuşmamıza çevirerek onu yine bir uçurumun kenarından döndürmüştüm. Kendini çok hızlı toparlayıp eski ifadesine geri döndü. "Sen çok akıllı birisin. O anlaşmayla elimi kolumu bağlamaya çalışıyordun ama ben sana bunun tam tersini ispatlayacağım. Ben sana yaklaştıkça sen de benim samimiyetime daha fazla güveneceksin." O gün ona dair tüm güven kırıntılarımı yitirdiğimden habersizce konuşmasına devam etti. "Okuldaki şu üzerime yapışan çapkın sıfatını duymuş olabileceğin için bana karşı böyle önyargılı olmanı doğal karşılıyorum. Ama senin gözündeki bu algımı değiştirmek için elimden geleni ardıma koymayacağım, bunu da bil." "Duymamıştım." Kollarımı birbirine bağladım. Kaşları yavaşça havalandı. "Daha başka duymam gereken bir şey var mı?" "Neden bana bir şeyleri ima eder gibi konuştuğunu hissediyorum?" "Yaklaşımındandır." Ona tüm soğukluğumla baktım. "Ben neden senin tüm hareketlerinde bambaşka bir ima seziyorsam, senin de benim cümlelerimde aynı imaları sezmen tesadüf değildir belki, ha?" Kafasını iyice karıştırdığımın farkındaydım. Onun sandığı gibi yalnızca akıllı olmaktan çok daha ötesine sahip olduğumu göremiyordu ve bu bilemeyiş onu içten içe köreltiyordu. O bana öylece bakakalırken, aynı onun aklı ve vicdanı gibi benim kalbimin de ona karşı körelmesini çok ama çok istedim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE