Çİlekli Süt...

1832 Kelimeler
Şu dakikalarda yıldızlı geceye bakıp hayallere dalmam gerekiyordu benim. Meryem nasıl hayal kuruyordu acaba? Sahi hayal nasıl kuruluyordu ki? Zaten şu anda bulunduğum ortamda bunu yapmak oldukça zordu. Nurhan ablaların terasında halamla oturmuş o katnem yenge için planlar yapıyorduk. Halam Nurdan ablanın başına gelenleri duyunca çok sinirlenmişti. Öyle ki misafirlerimizle yediğimiz yemek boyunca yerinde duramamış, hadi gidelim diye etlerimi sıkıp durmuştu. Sanırım yarın şort falan giyemeyecektim. Akşam üzeri bahçede yaptığımız kısa sohbetten sonra Ali ve annesi bundan sonra yaşayacakları çatı katına çıkıp yol yorgunu oldukları için biraz dinlenmeye karar vermişlerdi. Biz de annem ve abimle beraber hazırlanıp restorana geçmiştik. Anlaştığımız üzere abim, daha sonra gelip onları restorana getirecekti. Biz restorana vardığımızda babam çoktan masayı hazırlatmış, mezeleri de tabaklara çekmişti. Geriye sadece balıkların ızgaraya atılması ve misafirlerimizin teşrif etmesi kalıyordu. Annemin iki lafın birinde sürekli beni muhatap alıp "Ali abin" demesi oldukça moralimi bozduğu için; üstüme başıma hiç de özenmemiştim. Sadece salık bıraktığım saçlarıma çiçekli bir bandana takmıştım. Kot pantolonum ve beyaz tişörtümle gayet de hoş durduğunu düşünüyordum Her zamanki Gülfem gibiydim işte. Abim onları alıp geldiğinde ben de salataların soslarını hazırlıyordum. Yıllardır bizimle çalışan meze ustası Tayyar abi, ona yardım etmemden çok hoşlanırdı. Doğrusu ben de onunla sohbet etmeye bayılırdım. Çünkü o da benim gibi kitaplara aşık biriydi. Hatta bir süre önce okuduğumuz kitapları değiştirip haklarında yorum yapmaya bile başlamıştık. Biz yine tatlı bir sohbetin içindeyken babam mutfağa girdi ve "hadi Gülfem, geldi insanlar. Annen celallenmeden getir salataları." demişti. Sanırım bu dünyada babamın en çok korktuğu şey; annemin asık suratıydı. Gerçi haksız da sayılmazdı. Gülten sultanda deve kini denilen illet bir huy vardı. Asla kırgınlıklarını, uğradığı haksızlıkları unutmaz ve karşısındakinin de unutmaması için elinden geleni yapardı. Babamsa aksine tanıdığım en mülayim insanlardan birisiydi. Babama gülümseyerek hazırladığım salataları aldım ve bizimkilerin olduğu masaya doğru ilerledim. Aslında bu restoranda servise defalarca kez bakmıştım. Ama sanki ilk kez bakıyormuş gibi ellerim titriyordu. Sanırım misafirlerimizin bunda etkisi oldukça büyüktü. Ama yine de Gülfem olarak o ortamda bulunmaya özen gösterecektim. Gülfem duygularını, heyecanını, hüsranını ustaca gizleyen bir genç kızdı. Ya da en azından gizleyebildiğini düşünen... Neden ikidir ben ortama girince herkes aniden susuyordu? Ben gardımı alıp duruşumu sağlamlaştırdığımı sanarken, bu sessizlik neden bocalamama sebep oluyordu? - Gülfem nerede kaldın be abicim. Soğudu balıklar. - Geldim abi. Tayyar ustayla lafa dalınca uzadı biraz. - Yine kitaplardan açıldı konu tabii. Bizimki başını kitaptan kaldırmaz. Öyle ki önünü bile görmez. Yahu Ali bizim de işimiz kitaplaydı ama biz milletin çıkardığı özetlerden geçinirdik okulda. Ama Gülfem'in önüne iki demet ot koysam yiyecek kıvamda. Gülüşmeler, gülüşlerin arasında "İlahi Yaman! uğraşma şu kızla" serzenişleri ve ışık hızıyla değişen konular. Gülfem yine bir masada çabucak tükenen mezelerden biri olmuş kimin umrunda? Bazen abime alınsam da, yine de onu arkadaşlarının yanında üzmemek için susuyordum. Biliyordum çünkü kötü niyetli olmadığını. Ama okuldaki öğrencilerinin düşüncelerine, ruh hallerine gösterdiği hasssasiyeti arada benden esirgemesi üzüyordu açıkçası. Gözlerim dolunca gözlük camlarımın buğulanmasından da nefret ediyorum ayrıca. Hazır dikkatler benden uzağa kaymışken çıkarıp masa örtüsüne silsem ne olur ki? Hiçbir şey. Tam buğunun dağıldığına emin olup gözlüğümü yeniden takmıştım ki bakışlarım onunla denk geldi. Gözünü dahi kırpmadan beni seyrediyordu. Üstelik yakalandığı halde bakışlarını kaçırma gereği bile duymadı. Yutkunmak istedim ve her zamanki gibi aynı zamanda da nefes almaya niyetlenmiş olacağım ki; neredeyse kendi tükürüğümde boğulacak hale gelmiştim. Masada küçük çaplı yaşanan can pazarından sonra bakışlarım tekrar onu bulmuş, bu kez gözlerinde titreyen endişeye şahit olmuştum. Sahi o da ailem gibi korkmuş muydu benim için? Bazen yok yere kendime acıdığımı düşünüyordum. Dışarıdakilere sıradan bir eğlence ya da sevdiği ile uğraşma gibi gelen ufak sataşmalara alınıp kendimi değersizleştirdiğim için bile ne kadar kızsam yeriydi. Başkalarına hiç uğramayan şu var oluş sancılarının bende çöreklenmesi de sanırım bu alıngan ruh halimin bir neticesi olarak isimlendirilebilirdi. Gerçi ne alınganlığımın ne de sancılarımın farkında değildi hiç kimse. Ama Ali'nin o endişeli bakışları beni öyle meftun etmişti ki, onun dikkatini çekmiş olmak için boğulmayı bile göze alabilirdim. Oldukça uzaktan gibi gelen seslerde kendi adımın geçtiğini duyunca daldığım hayal dünyasından var oluşumun değil de mal oluşumun sancısıyla uyandım. Çünkü halam söylediklerini dinlemediğim için bacağıma oldukça yakıcı bir çimdik atmıştı. - Gülfem buraya dön. Bak vallahi geberteceğim seni. Zaten yemek boyunca da böyle haplanmış gibi oturdun masada. Neyin var kızım senin? - Ay neyim olacak hala ya. Haftaya vizeler başlıyor onu düşünüyorum. - Bok sınavları düşünüyorsun. Ben anlamaz mıyım senin neyi düşündüğünü? Konuşturma şimdi beni. Bak Nurhan ablan çekirdek getirmeye gitti. O gelene kadar çabuk toparla kendini. Buraya geliş sebebimizi unutma. - İyi be. Bence ödürelim şu Emel karısını da kökten kurtulalım. - O kadar kolay olsaydı çoktan ezerdim sokak ortasında. Ama değil işte. - Ne yapacağız o zaman? Ben Nurhan ablaya buluruz bir yolunu dedim ama aklıma adam akıllı hiçbir şey gelmiyor ki. - Mutlaka bir falsosu vardır Gülfem. Onu bulmamız gerekiyor önce. Bu kadının yaptığı yıldırma politikasından başka bir şey değil. Ahmet abiyi ikna edemeyince, aklı sıra Nurhan'ı yıldırmayı planlıyor. O böyle gelecek gidecek kızın kapısına, asılsız sayacak dökecek, Nurhan da nalet canına deyip çıkacak evden. Bütün amacı bu. Ama işte iş sadece Nurhan'la kalsa iyi. Mahalleye de duyurup, Nurhan'ı rezil etmeye de kalkabilir. Hoş herkes onun ne mal olduğunu biliyor ama ben de Nurhan'ı biliyorum. Hiç suçu olmasa bile çıkamaz insan içine. - Tamam neyse Nurhan abla geliyor şimdi. Kafa kafaya verelim de bir an önce icabına bakalım bu meselenin. Nurhan abla da geceyi sabaha bağlamaya niyetlenmiş olacak ki, hazırladığı bir sürü atıştırmalıkla balkona gelmişti. Ben de onun meselesine odaklanmaya çalışarak bu gün yaşadıklarımı şimdilik halı altına süpürmüştüm. Uzun bir süre ne yapacağımızı konuştuktan sonra halamla eve gitmek üzere ayaklandık. Bu gün sınırlarımı epey zorlamış ve neredeyse gece yarısını devirene kadar uyanık kalmıştım. Benim için hatırı sayılır bir rekor sayılırdı. Nurhan ablanın eviyle aynı sokakta olan evlerimiz sayesinde dakikalar içinde eve varmıştık. Genelde bu saatte evimizin ışıkları sönmüş olurdu ama çardaktaki seyyar lambanın hala yandığını görmek, neredeyse sokakta bile uykudan kapanmak üzere olan gözlerimi fincan gibi açmam için yetip artmıştı. Annemle babam gece insanı değildi. Restoran tenhalaşmaya başlar başlamaz kapanışı çalışanlara bırakır ve evin yolunu tutarlardı. Maksimum 11 gibi de odalarına çekilirlerdi. Çardakta vakit geçirmek halam ve abimin ilgi alanına giriyordu. Ben ise sivri sineklerle hiç anlaşamadığım için odamda takılmayı daha çok severdim. Biraz da onların birbirlerine yakın olan yaşları sayesinde ortak daha çok anısı ve konuşacakları olurdu. Bende izi olmayan muhabbetlere iç çekmektense odamda kitapların bana sağladığı geniş dünyada keşfe çıkmayı tercih ediyordum. Bahçe kapısından girdiğimizde tahminlerimin doğru çıktığına şahit oldum. Abim ile o, birer soda açmış derin bir muhabbetin içine dalmışlardı. "En iyisini yaptın buraya gelmekle oğlum. Orada kalsaydın sürekli karşılaşırdınız, bu da senin için daha kötü olurdu. Şimdi sen de yoluna bakacaksın. İşine arkadaşlarına bir alış, belki karşına onu unutturacak birileri de çıkar." demişti abim. Kimsenin ve hiçbir şeyin unutturamadığı bir gönül yarası vardı Ali'nin. Suskunluğu, dalıp gitmeleri, zoraki gülümsemeleri hep bu yüzdendi demek. Ben de yarım gündür tanıdığım adam benim için endişelendi diye ne saçma sonuçlar çıkarmıştım kendimce. Benden her şey olurdu ama birinin yaralarına bandaj olmazdı. Gönül isterdi ki merhem olayım. Fakat İsviçre labaratuarlarında geliştirilmemiş toy kalbim onu da beceremezdi. Bizi ilk fark eden abim oldu. " Nerede kaldınız hanımlar, gözümüz yollarda kaldı." deyince Ali de merakına yenik düşerek bahçe kapısına doğru çevirdi başını. Bense aynı anda bakışlarımı abime çevirip yüzümdeki karmaşayı gizlemeye çalışmıştım. " Size iyi geceler, benim çok uykum var." diyerek; kimsenin bir şey söylemesine fırsat vermeden eve girdim. Önce saçma ama mutlu eden hayallerimin üzerine soğuk bir su içecek; sonra da uykunun bütün bu saçmalığı süpürmesi için yatağıma girecektim. Ayakkabılarımı girişte çıkarıp bana ait olan terlikleri giydikten sonra mutfağa girdim. Perdenin açık olduğunu görünce ışığı yakmak istememiştim ama gece gece bir sakatlık çıkarıp da kimsenin alay konusu olmamak için mecbur açtım ışığı. Mutfağın sürgülü cam kapısı çardağa açılıyordu ve Ali'nin oturduğu konumdan mutfağın içi net olarak görülebiliyordu. Ona doğru bakmamaya çabalayarak raftan bardağımı alıp buzdolabına adımladım. Arkam çardağa dönük olmasına rağmen üzerimde yoğun bir enerji hissediyordum. Hani birilerinin göz hapsinde olduğunuzu hissettiğinizde ortama yayılan o garip enerjiden. Bu his bana bahçeye doğru dönüp çardağa bakmam için acayip bir istek yüklemeye çalışıyordu. Nihayetinde dayanamayarak döndüm ve Ali'nin benim su içişimle beraber soda şişesini hafifçe kaldırıp, varla yok arası bir selam vermesinin ardından kafaya dikişine şahit oldum. Neyin şerefine içiyorduk? Akıntıya kapılan hislerimin mi? Her zaman günlük sıkıntılarımdan beni kurtaran uyku, bu kez gözlerime uğramamaya yemin etmiş gibiydi. Abimle onun bu kadar yakın olmasına rağmen benim onun varlığından yeni haberdar olmam oldukça kafamı kurcalıyordu. Bu durum benim yaşımın ufak olması sebebiyle yanımda konuşulmadı gibi bir bahaneyle azımsanamayacak kadar önemli ve akılda kalıcıydı üstelik. Hem zaten benden neden gizlenmek istensin ki? Sonuçta Ali'yi tanımam etmem. Bu konu hakkında bir an önce Meryemle konuşmam gerekiyordu. Kandıra'daki babannesinin yanından dönmesini beklemekten başka çarem olmadığını düşününce, kaçan uykumu kitap sayfalarında aramak için yerimden doğruldum. Niyetim odamın küçük balkonuna çıkıp, uzun süredir tamamlamak istediğim kitabı tamamlamaktı. Ama önce mutfağa inip bir paket çilekli süt almam gerekiyordu. Uzun süredir edindiğim bu alışkanlık; uyuyamadığım gecelerde ise vazgeçilmezim olmuştu. Sütümü alıp odaya geri döndüğümde, aşağı inerken açık bıraktığım balkon kapısının tarafından bir takım hararetli konuşma sesleri işittim. Balkona doğru adımladığımda ise sesler oldukça netleşti. Ses yukarıdan, çatı katına ait olan ufak terastan geliyordu. İlk başta onun özeline saygı duymam gerektiğini düşünüp kapıyı kapamak istesem de; içimdeki küçük şeytan onu daha yakından tanıyabilmem için iyi bir fırsat olabileceğini fısıldamaya başlamıştı bile. Terliklerimi çıkarıp çıplak ayakla sessizce balkon kapısına doğru adımladım. Kızgındı, birilerini affedemediğinden bahsediyordu. Yaşadıklarını kendine yediremediğini ve yakınında olduğunu sandığı insanların bu durumu azımsamasından dert yanıyordu. Ne yaşamıştı bu adam? Nasıl bu kadar kırılgan bir hale gelmişti? Konuşma daha da dikkat çekici hale gelmeye başlayınca biraz daha kulak kabarttım. " Oğlum bana bu ihanet yapılır mıydı lan? Çekip silahını kafama sıksaydı bu kadar canım yanmazdı. Operasyonu patlattığı yetmiyormuş gibi beni de bütün organizeye rezil etti. Sonra da hiçbir şey yapmamış gibi siktirolup gitti şehirden. Bir de utanmadan düğün davetiyesi göndermiş ekibe. Bu kadar pişkin miydi bu kız Caner?" .... " Bana açıklaması vardır mavalı okumayın lan. Hangi açıklama, hangi sebep onu haklı çıkarır? Ulan biriniz de kendinizi benim yerime koyun da öyle konuşun be, birirniz." "...." " Uzatma Caner. Bir daha da onunla ilgili konuşmak için beni arama. Mümkünse bir süre geçmişten kimse ile konuşmak istemiyorum. Alınmayın, gücenmeyin. Ne yaşadığımı önemsemediğiniz zamanların rövanşını alıyorum sayın. Hadi selametle." Bu sokağın geceleri hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Konuşması sonlandığında öyle derin bir sessziliğin içinde bulmuştum ki kendimi, bir çakmak manyetosundan çıkan sesle irkildim. Elimdeki süt kutusu yere düşmüş ve parke zeminde tok bir ses çıkarmıştı. Sonra da o tok sesi bastıran başka bir ses duydum. "Pişt meraklı. Orada olduğuu biliyorum. Senin yaşında birisi için sence de fazla geç bir saat değil mi? Yatağına dön ve başkalarının konuşmalarını dinleme alışkanlığından vazgeç. Merak duygusunun kiralık bir katil gibi ensende dolaşmasını inan hiç istemezsin." Bu kadar. Konuşamamıştım bile. Gerçi söz hakkı bile tanımamıştı. Teras kapısının kapanma sesiyle bedenimi yatağa bırakıp duyduklarımı sindirmeye çabaladım. Muhtemelen yeni gün ile birlikte yüzyüze gelmek zorunda kalacağım adamla çok saçma bir an yaşamıştım az önce. Bana küstüğünü düşündüğüm uykunun, süresiz bir şekilde beni terk ettiğini düşünüyordum artık. Ara ki bulasın Gülfem. Uykunu da, cesaretini de ara ki bulasın şimdi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE