Şöförü arayıp şirketin kapısından beni almasını ve eve bırakmasını istedim. Arabamı özlemiştim. Odamı özlemiştim. Antrenman salonumuzu ve en önemlisi de Tekin ve Barlas’ın sataşmalarını özlemiştim. Benim abilerim gibi olmuşlardı. Baş belası, şebek abiler. Evin şirketten bu kadar uzak olması zor olsa da trafiğe takılmamış olmamız iyiye işaretti. Genelde kendi arabamı kullandığım için trafikte oyalanmak hoşuma gidiyordu. Ama şöförle giderken ister istemez geriliyordum. Trafik olmadığı için yarım saatin sonunda eve ulaşmayı başarmıştım. Şöför, bahçe kapısından içeri girip kapının önünde durdu. Yakın korumam hazır halde beni bekliyordu. Her zamanki gibi arabamın kapısını açıp, eve kadar bana eşlik edecekti. Normalde şirkete kadar da eşlik ederdi. Ancak bugün geleceğimden herkes gibi onun da haberi olmadığını tahmin ettim. Araç tamamen durduğunda yaklaşıp kapımı açtı.
“Hoşgeldiniz Ada hanım.” dedi kocaman bir gülümsemeyle.
“Hoşbuldum Buğra. Her şey yolunda mı?”
“Yolunda Ada hanım. Antrenman salonunu hazırlattım. Burcu si.. Yani Burcu Hanım sinirli olduğunuzu söyleyince ben atış talimi yapmak istersiniz diye düşünerek silahları da hazırlattım.” dedi. Güneş gözlüklerimin üzerinden sorgulayıcı bir bakış attım.
“Demek Burcu..” dedim. Utanmış görünüyordu. Başını öne eğince kesinlikle Burcu’dan hoşlandığını anladım. Ama herhangi bir sorun olursa Burcu bana söyleyeceği için daha fazla utandırmamak adına görmezden geldim.
“Teşekkür ederim Buğra. Tekin ve Barlas nerede?”
“Konsol oynuyorlar. Salondalar Ada Hanım.”
“Tamam gidip kendi işlerinle ilgilenebilirsin. Bugün daha fazla evden ayrılmayı düşünmüyorum.” dedim. Başıyla beni onaylayarak yanımdan ayrıldı. Kapıdan içeri girdiğimde Tekin ve Barlas’ın bağrışmalarını duydum.
“Oğlum kol bozuk diyorum.”
“Ya siktir git kanka sürekli ağlıyosun. Al tamam Barça’yı sen al.”
Kavgaları beni güldürüyordu. Boğazımı temizleyince geldiğimi fark ettiler. Şaşkın biçimde yüzüme bakıyorlardı.
“Bu kadar bağrışmasanız topuklularımın sesini duyardınız!” diye ciyakladım. İkisi birden oturdukları yerden fırlayarak bana koştular. Önce Tekin, sonra Barlas bana sarılıp bir tur kendi etraflarında döndürdüler.
“Yavaş olun hayvanlar.” diye gülerek omuzlarına birer yumruk attım.
“Takımları çektiğine göre Ateş seni geri getirmiş.” dedi Barlas. Tekin beni yargılarcasına bakıyor, ceketimin ensesini çekiştiriyordu.
“Ooo Fabrika’ya bile meeeeh diyen prensesimiz beymen club dan giyinmiş başımıza taş yağacak.” dedi.
“Ateş’in marifetidir oğlum.” dedi Barlas yeniden. Parmağımı şıklatarak Barlas’ı işaret ettim. Barlas bir yarış kazanmışçasına kollarını kaldırdı. Tekin ve Barlas, sanki ikizlermişçesine hareket ederlerdi. Tekin her zaman sertti. Beni ilk gördüğü zamanlarda aralarında istememişti. Barlas ise daha ılımlıydı. Tekin beni eğitimlerde gömdükçe Barlas motive ederdi. Ama zamanla Tekin’le daha güçlü bağlar kurmuştuk. Her ikisi de birbirinden yakışıklı iki adamdı. Tekin siyah saçları ve beyaz teniyle ortalığı alev alev yakarken, Barlas daha kumraldı. Tekin in sertliği yüz hatlarına yansımamıştı. Daha bebeksi bir yüzü vardı. Barlas ın yüz hatları daha sertti. Ama Barlas görüntüsünün tam aksi bir adamdı.
İkisinin de omzuna kolum yetişmediğinden ikisinin birden beline sarılarak
“Eee kimler benimle antrenmana geliyor?” dedim. İkisi birden sevinçle el çırptı.
“Seni özledik ya 5 tur antrenman desen 5 tur antrenman atarız.” dedi Tekin.
“Ben atmam aga bu kız sinirliyken ağzımıza sıçıyor.” dedi Barlas. Cümlesini bitirince elimin ucuyla ağzına vurdum.
“Ayıp ayıp küfretme” dedim.
“Dedi küfürbaz haydo.” diye beni tamamladı Barlas.
“Ben hazırlanmaya gidiyorum kızlar aşağıda buluşuruz!” diye bağırdım. Ve koşarak merdivenleri çıkmaya başladım. Odama geldiğimde, Bodrum’u ne kadar sevsem de evimi ve neşesini özlediğimi fark ettim.
Antrenman salonuna her zamanki gibi Tekin ve Barlas’tan önce indim. Su şişemi ve havlumu bir köşeye attıktan sonra kulaklıklarımı takıp ısınmaya başladım. Dünden beridir içimde biriktirdiğim tüm öfkeyi ve stresi atmanın en iyi yolunun sıkı bir antrenman olduğunu düşünüyordum. Biraz ısınmadan sonra kum torbasına geçtim. Tekin ve Barlas’ın gelip gelmemesiyle ilgilenmekten vazgeçmiştim. Kulaklıktan gelen müzik sesinin kesilmesiyle durdum. Hışımla kafamı döndürünce Barlas’ın elinde telefonumu salladığını gördüm. Kum torbasından bütün hırsımı alırken kapının açıldığını bile fark etmemiştim. Bir yandan nefesimi dengelemeye çalışırken bir yandan kulaklıklarımı çıkartarak yanlarına yürüdüm.
“Sinir küpü olduğunu söylemişlerdi de bu kadarını tahmin etmiyordum.” dedi Barlas.
“Sinirli falan değilim.” dedim. Yalan söylediğim belliydi. Burnumdan soluyordum. Öfkemi hala dindirememiştim.
“Sinirli değilim derken bile tıslıyorsun Ada. Derdini Tekin’e anlatırsın. Bu halini görünce ısınmaktan vazgeçip direkt poligona geçti. Seni sinirli görmenin onu ne kadar kızdırdığını unutuyorsun.” dedi. En alaycı tavrımla
“Evet evet biliyorum. Ya anlat ya çaktırma Tekin deliriyor. Tamam doğru.” dedim ve teslim olurcasına iki elimi havaya kaldırdım. Kenara koyduğum havluyla yüzümü silip Barlas’ın çıkardığı sweatshirtü giydim.
“Buna çöktüm kral” diye antrenman salonunun öteki ucuna seslendim.
“Ya yine terli terli sweatimi çaldın Ada ya!” diye çocukça isyan etti. Söylediğini umursamadan poligona doğru ilerledim. Tekin burnundan soluyarak atış yapıyordu. Kulaklığımı takıp yanına yanaştım. Ama Tekin konsantre haldeyken dokunmak çok tehlikeliydi. Bir iki kere dayak yiyerek bunu tecrübe ettiğimden hemen yanındaki kabine girip atış yapmaya başladım. 3 el kontrollü ateş ettikten sonra kontrol kabinine girip tüm hedefleri yanaştırınca kulaklığını çıkartıp yanıma geldi. Hala öfkeli görünüyordu. Küçük köpek yavrusu bakışlarımla bana doğru yanaşmasını izledim. Halimi görünce biraz yumuşamış gibiydi.
“Kahve içeriz bence” diye emrivaki yaparak konuştum. Eliyle önden gitmemi işaret ederek yolu açtı. Beraber bahçeye doğru çıktık. Yardımcılardan birinden iki kahve isteyip bahçede sessizce oturmaya başladık. Kahvelerimiz gelene kadar bahar akşamının serinliğinin tadını çıkartmayı tercih ettik. Kahvelerimiz gelince Tekin en kro bacak bacak üstüne atma şekliyle yayılarak oturdu ve gözlerini üzerime dikti.
“Ateş’le dünden beridir tartışıp duruyoruz. Zorla beni geri getirdi. Üstelik bir şey yokmuş gibi davranıyor.” dedim.
“Eee her zamanki Ateş işte neye kızdın?” diye cevap verdi. Bir kaşını havaya kaldırmış, sorgulayan gözlerle bakıyordu.
“Görmezden geliyorum Tekin. Robot gibi davranıyorum. Bildiğimi okuyorum. Ama garip bir hali var.” dedim.
“Başka?” diye sordu.
“Başka bir şey yok. Saçma bir hali var.” dedim gözlerimi kaçırarak. Ne zaman böyle desem Ateş’in bana garip bir biçimde yakın olup birden uzaklaştığını anlardı. 10 yıldır aramızda sessiz bir anlaşma ile bu konuyu deşmeden iletişim kuruyor, birbirimizi anlıyorduk.
“Anladım.” dedi derin bir nefes vererek. Konuşmasına devam edecek gibi duruyordu. En büyük korkum da bir gün bu konuyu deşmesiydi. Tam bir şey söyleyecek gibi bir hareket yaptı. Ama sonra vazgeçmiş gibi geriye yaslandı. Bakışlarını yere dikti.
“Tekin?” dedim sorgulayıcı bir tavırla. Ama cevap vermek yerine hışımla kalktı. Bahçe takımının tekli koltuğunu devirecek kadar hırsla kalkmıştı. Ne olduğuna anlam vermeye çalışarak biraz daha oturdum. Ama bahçeye terli terli çıkmıştım. Üşüdüğümü hissedince duş almak için odama çıktım. Gözlerim Tekin’i arıyordu. Ama bulamıyordum. Öfkesiyle bir şey yapmamasını umarak odama doğru ilerlerken Tekin’in odasından gelen bağırtıyı duydum. “Ben daha fazla içimde tutmayacağım!” diye bağırıyordu. Bunun benimle ilgili olduğunu hissetsem de henüz etrafımda dönen olayları fark edecek güce sahip olmadığım için dinlememeyi tercih ederek odama girdim ve kapımı kilitledim.