Saat 5 gibi uyandım. Kaç saattir uyuduğum hakkında en ufak bir fikre sahip değildim. Kafamı sağa çevirdiğimde Tekin’in başucumda uyuya kaldığını gördüm. Neredeyse iki metrelik koca adam öyle iki büklüm vaziyette yatıyordu.
“Tekin, kalk da benim yerime yat.” dediğimde sıçrayarak uyandı. Gözlerinden uyku akıyordu. Belli ki sızalı daha çok olmamıştı.
“Gülüm sen iyi misin?” dedi.
“İyiyim iyiyim. Haydi geç sen şuraya yat ben antrenman salonuna iniyorum.” dedim ve oturduğu yerden kalkmasına yardım ettim. Yatağa uzanır uzanmaz ayı gibi horlamaya başlamasından uyuduğunu anladım. Odamın içindeki giyinme odasına geçip, antrenman yapmaya uygun bir şeyler arıyordum ki, Ateş’ten çadığım tişörtlerle karşılaştım. Ona ait her bir şey gördüğümde sinirlerim boşalacaksa aynı evde aynı iş yerinde nasıl çalışacaktık ki?
Tüm tişörtleri sanki birer paçavra yığınıymış gibi topladım. Antrenman yaparken giydiğim sporcu sütyenlerinden rahatsız olduğu için dolabını ardına kadar bana açmış, istediğini al diyerek odasından çıkmış olduğu o günü hatırlayınca daha çok sinirlendim. Yeni bir başlangıç yapmak zorundaydım ve işe kendi isteklerimi Ateş’in isteklerinin önüne koyarak başlayacaktım. Kıyafet yığınını kapının dışına doğru fırlattım. Çöpe dahi atsalar umursamayacaktım.
Antrenman alanına indiğimde gececi korumalar kapıda bekliyordu. Beni görünce şaşırdılar. Kapıya doğru yanaştım ancak kapıdan hiç biri çekilmedi.
“Kapıyı açmak için 3 saniyeniz falan var beyler.” dedim sakin bir tonda. Normalde hiçbir çalışanla bu kadar kaba bir üslupla konuşmazdım. Ancak bugün sinirim burnumun ucundan da yukarıda olduğu için sert tavırlarıma engel olamıyordum.
“Ada Hanım, Ateş bey kimseyi..” dediği anda lafını kestim. Delirmiştim.
“Başlatma lan Ateş beyine!” diye bağırdım. Sabrım taşmıştı. “Biraz daha antrenman yapamazsam hepiniz kobay farem olacaksınız!” diye yeniden bağırmıştım. Hiç biri benimle antrenman yapmak istemezdi. Yıllarca en iyi dövüş eğitimlerini almıştım. Ve özellikle öfkeliyken acıma duygum yok olurdu. Tehdidim işe yaramış olacak ki her ikisi de kapıdan çekildi. Kapıyı açtığımda mükemmel vücuduyla antrenman yapan Ateş’i gördüm. Müziği açmış koşarken o kadar mükemmel görünüyordu ki, kusursuz olmak için yaratılmış olduğunu düşünmekten başka bir şey yapamadım. Kendi kendime
“Saçmalama Ada” diye mırıldandıktan sonra eşyalarımı kenara koyup koşu bandına doğru yürüdüm. Ateş’i görmezden gelmeye kararlıydım. Tabii bana sataşmazsa. Konuşmaya çalıştığı takdirde patlamaya hazır bomba olduğumun bilincinde olmasını umut ediyordum. Yavaşça koşu bandına çıkıp iki kenarına bastıktan sonra yürüyüş modunu başlattım. Çok geçmeden Ateş beni fark etmişti. Koşu bandının hızını kademe kademe artırdığım sırada aniden koşu bandını durdurup yüzüme baktı. Göz ucuyla görebiliyordum. Ancak görmezden gelmeye devam ediyordum. Kendime verdiğim sözü tutmak zorundaydım. Şükür ki hiç bir şey demeden koşu bandından inip gitmişti. Derin bir nefes verdiğimde boynumdan belime kadar tüm sırtımın gerginlikten kasıldığını anladım. Gittiğini sandığım anda müziğin sesi kesildi. Sadece benim koşu bandına vuran ayakkabılarımın ve Ateş’in sert zeminde gıcırdayan ayakkabılarının sesi vardı. Salonun demir kapısının açıldığını duydum. Ateş’in adamlara çatmaması için bildiğim tüm yakarışları içimden yapmaya başladım. En sakin ses tonuyla
“Kapıları yukarıdan tutun.” dedi ve kapıyı çarparak kapattı. Gitmiş olduğunu umut ederek, koşumu bitirdim ve koşu bandını durdurdum. Tam koşu bandından inip arkamı döndüğüm sırada Ateş’le burun buruna geldik.
“Kıyafetinin kalanını giymeyi unutacak kadar uykun varsa odandan çıkmamalısın.” dedi dişlerinin arasından. Hiç olmadığım kadar özgüvenli hissediyordum. Ateş’ten çekindiğimi sandığımı o an fark ettim. Meğer sadece Ateş’i kırıp, kaybetmekten korkuyormuşum diye düşündüm. Artık kaybetmiş olduğuma göre korkacak bir şeyim de olmadığını düşünerek gözlerimi gözlerine kilitledim. Kafamı sağa yatırarak en alaycı ve korkusuz tavrıma konuşmaya başladığımda ben bile kendime şaşırmıştım.
“Benim neremi ne kadar açtığım seni ilgilendirecek en son şey bile olamaz.” dedim. Ateş de bu halime en az benim kendime şaşırdığım kadar şaşırmıştı. Cevap veremeyince üstünlüğü elime aldığımı anlayarak cümleme devam ettim.
“Bana verdiğim tüm tişörtler kapımın önünde. İster yardımcına aldır, ister sevgiline ver ister çöpe attır. Zerre umrumda değil.” dedim ve arkamı dönüp kum torbasına doğru yürümeye başladım. Bir iki adım sonra sol omzumun üzerinden hafif arkamı dönerek Ateş’e baktım.
“Bundan sonra canım ne isterse, nasıl isterse öyle yaparım. Benim hayatım beni , senin hayatın seni ilgilendirir.” dedim ve kum torbasına doğru yürümeye devam ettim. Ancak hiç beklemediğim bir şey oldu. Ateş yanıma yanaşıp sağ dirseğimden tutarak beni kendine çevirdi. Aramızdan hava bile geçemeyecek kadar yakın duruyordu. Bu beni daha çok germiş, gerilim bende daha çok öfke yaratmıştı. Gözleri gözlerime kilitlendiğinde kalbimin yerinden çıkacak gibi attığını hissettim. Bedenimin bana muazzam ihanetine hayran kaldım. Siniri olmasını umuyordum. İçimdeki alevin onda birini hissetse bana yeterdi. Ama beklemediğim bir şekilde gözlerinde kafa karışıklığı vardı. Belirsizlik ve anlamamışlık hakimdi. Çenesini sıktığını görebiliyordum.
“Bir daha bu şekilde gezinme Ada!” dedi sıktığı dişlerinin arasından.
“Siktir git Ateş seni ilgilendirmez!” diye cevap verip dirseğimi kolundan çektim. Ve salondan çıkmak üzere yürümeye başladım. Salonun kapısını çarpıp çıktığımda derin bir nefes verdim. Öfkemi kusmak için geldiğim salondan daha çok öfkelenerek çıkmış olmak sinirlerimi daha çok bozmuştu. Ateş arkamdan hırsıyla bağırarak içeriyi dağıtmaya başlayınca koşarak basamakları çıkıp odama yöneldim. İçeri girdiğimde Tekin hala ayı gibi horluyordu. Onu hiç rahatsız etmeden duşa, oradan da giyinme odasına geçip üstümü değiştirmeye başladım. Dolabımı incelediğimde tam anlamıyla beni yansıtmadığını fark ederek işe gitmeden önce alışverişe çıkmaya karar verdim. Hazırlanıp kahvaltı etmek üzere aşağı inecektim. Tekin’i de kaldırmak çok işime gelirdi ama çok yorgun olduğu için kıyamadım. Poşetlerimi Barlas’a taşıtmaya karar verip kapımı açtım. Ateş tam karşımda kapımı çalmaya hazırlanıyordu. Bakışları omzumun üzerinden içeri kaydığında Tekin’i yatağımda yatarken gördü. Aniden beni belimden yakalayıp içeri çekti ve kapıyı kapattı. Sinirlerim iyice alt üst olmuştu.
“Çek ellerini” diye fısıldadım. İlk defa dediğimi yapmıştı ancak Tekin’e yöneldi.
“Senin ne işin var lan burda!” diye bağırırken baş ucumdaki suyu Tekin’in yüzüne fırlatmayı ihmal etmedi. Tekin sıçrayarak kalkınca bir adım geriye gittim. Ateş’i durdurmayı başaramamıştım. Tekin ise hiç bozuntuya vermeden sakince yüzünü sildi. Yataktan doğrulup ayaklarını yere basarak oturmaya devam etti. En keskin bakışlarıyla kafasını kaldırmadan, sadece gözleriyle Ateş’e baktı. Ayağa kalkıp gülümseyerek
“Her zamanki gibi dağıttıklarını toplarken uyuya kalmışım. Sonra da Ada beni buraya yatırıp çıktı kardeşim.” dedi. Kardeşim kelimesine vurgu yapması beni bile germişti. Ancak sabah sabah daha fazla kavga çekemeyeceğimi bildiğim için araya girme ihtiyacı hissettim.
“Ateş, odamı terket. Odamda kimin yattığı ya da benim kiminle yattığım seni ilgilendirmez. Tekin sen de madem uyandın hazırlan alışverişe gidiyoruz.” dedim ve kapıyı çarpıp odadan çıktım. Tekin ve Ateş de peşimden çıkmıştı. Koridorda yardımcıyı görünce kapımın önünde duran kıyafet yığınını işaret ettim.
“Bunları al ve yok et.” deyip yoluma devam ettim. Kahve içip alışverişe çıkmak üzere mutfağa girdim.