7. KAN TURALI

1831 Kelimeler
“O zaman sen gerçek Kan Turalı?” dedi Dilruba ve kahkaha attı. “Kan Turalı?” diyerek girdim içeri. Ekrem ve Dilruba panikle yerlerinden sıçradılar. Ekrem’le göz göze gelir gelmez kalktı yerinden ve kapıdaki nöbetine döndü. Dilruba masadaki bardakları toparlarken bir sandalyeyi çekip oturdum. “Gece soğuk için çay verdim” dedi açıklar gibi. “İyi yapmışsın” “Sen de ister misin ağam?” “Doldur, bizim de içimizi ısıt bakalım!” Bir bardak da bana hazırlayıp ikram edip karşıma oturdu. “Sen Ekrem’e ne dedin Dilruba?” “Kan Turalı” “Kan Turalı?” “Ekrem karısı için çok emek vermiş. Kan Turalı ve Selcen Hatun var, hikaye. Onlar da çok seviyorlar, çok savaş veriyorlar. Bilmiyor musun ağam?” “Bilmem. Kimmiş Kan Turalıyla Selcen Hatun?” “Eski konakta Kerime abla anlattı bana. Çok uzun destandır” “Gece uzun Dilruba, anlat dinleyeyim” Derin bir nefes alıp birkaç saniye duraksadıktan sonra anlatmaya başladı. Adeta bir kitaptan ezberlemiş gibiydi, normal türkçesinden daha iyi konuşarak anlattı. “Dede korkut destanlarında yazıyor, Oğuz boylarında bir yiğit var, Kanlı koca oğlu Kan Turalı. Öyle yakışıklıymış ki gören kızlar aşklarından kendilerini kaybedermiş, deli dilave olurlarmış. Hatta sırf kadınlar deli olmasın diye peçe takıp gezermiş. Kan Turalı hem yakışıklı hem çok yiğit, güçlü, uzun boylu, heybetli, korkutucu, cesur, kocaman bir adam. Az fazla cesur, deli cesur! Biri derse ki bu zor hemen yapmak istiyor, biri derse ki buraya gidilmez tehlikeli atına atlayıp oraya gidiyor. Yiğitliği de cesareti de yakışıklılığı da dillere destan. Atası bir gün ölmeden önce evlendiğini göreyim, soyumuzu devam ettirmen gerek, evlen diyor. Ama Kan Turalı kendini çok büyük gördüğünden gelin seçemiyor. Göğsünü böyle çıkarıp ‘bana layık kızı nereden bulacağız?’ diyor. Atası da sen nasıl bir gelin istersin diye soruyor. Kan Turalı ‘baba men yerümden turmadın ol turmış ola men kara koç atuma binmedin ol binmiş ola men kanlu kâfir eline varmadın ol varmış maña baş getürmiş ola’ diyor. Kendi gibi hatta kendinden iyi savaşçı, yiğit bir kadın istiyor yani. Atası git bak deyince yollara düşüyor ama kendine layığını bulamayıp hemen geri dönüyor. Atası diyor iki gün de kız bulunmaz, sen çok acele diyor. Çare olarak Kan Turalı’ya ocağı emanet edip oğluna layık gelin aramaya çıkıyor. Tüm oğuz boylarını gezer gezer gezer yine bulamaz. Sonra Trabzon tekfurunun kızını öğrenir. Tıpkı oğlunun istediği gibi yiğit, savaşçı bir kızmış. Güzelliği dillere destan, ata bindimi rüzgar yetişmezmiş, bir yay gerip iki başlı ok atarmış, attığı ok yere değmezmiş, kılıcı da pek ala kullanırmış. Bu güzelliği dillere destan kızın isteyeni de pek çokmuş. Hatta Trabzon tekfuru kızına talip bu yiğitlerden başını alamayınca üç canavar beslemeye başlamış. ‘her kim ol üç cânvarı başsa yeñse öldürse kızumı aña verürem’ dermiş. Yok eğer ki kımızı ister de üç canavarı yenemez ise başını kesip burca asarmış, yani konağın önüne. Gel git zaman burçda bir sürü kelle olmuş. Kan Turalı’nın atası hemen dönüyor ve duyduklarını oğluna anlatıyor. Kan Turalı tabi hemen gitmek istiyor, kırk adamını da alıp yola düşüyor. Yarı yolda atası çok pişman oluyor. Oğlumu ölüme gönderdim, ben ne ettim diyor. Haber gönderiyor oğlum dön diye ama Kan Turalı daha da istiyor Selcen Hatun’u. Zor seviyor. Bir de neydi… Gaza geliyor! Gaza geliyor hemen” dedi ve güldü Dilruba. Bende onunla beraber güldüm. Sabaha kadar bitmezdi inşallah bu hikaye… “Sonra Kan Turalı varıyor Trabzon’a. Tekfur hemen karşılıyor, şarap ikram veriyorlar, hoş sohbet yapıyorlar. Sonra geliyor savaş zamanı! Kan Turalı’yı alıyorlar bir çadıra çırılçıplak ediyorlar. Bir altın işlemeli kumaş takıyor kalçasına öyle çıkıyor meydana. Selcen Hatun’da meydana bakan köşkte oturmuş izliyor herşeyi. Kan Turalı peçesini açınca Selcen Hatun hemen fena oluyor. Aşkından baygınlık geçiriyor. Keşke babam insaf etse de bu yakışıklı canavarların elinde ölüp gitmese diyor ama ne fayda! Kan Turalı silahsız, korumasız ilk canavarı bekliyor. Karşısına koca bir boğa çıkar ki taşları un yaparmış. Çok güçlü, iri, kötü, korkunç! Kan Turalı’nın adamlar da Selcen Hatun’da ağlıyor boğa Kan Turalı’yı öldürecek diye. Ama Kan Turalı çok güçlü! Boğanın alnına öyle bir yumruk vuruyor ki olduğu yere çöküyor, öyle güçlü! Boğanın arkasına geçiyor kuyruğundan tutup yere çarpıyor üç kere. Sonra derisini çıkarıyor tekfurun önüne koyuyor ve Selcen Hatun’u istiyor. Tekfur tamam kızı verelim, bu adam çok yiğit diyor, biraz da korkuyor Kan Turalıdan. Ama tekfurun kardeşin oğlu diyor ki iki canavar daha var, onunla da güreşsin ondan sonra verelim diyor” Duraksayınca, “Ee?” dedim. “Eesi sonra ağam. Benim uyku geldi” “Bitir de git Dilruba” “Ağam zaten kısa anlattım ama yine uzun! Benim uykum var. Ben sonra anlatcak” Masadakileri toplamaya başladı. “Ee ben merak ettim ama” “Oku o zaman ağam” “Sen anlatınca daha güzel acem kızı. Hadi otur da bitir” “Başka zaman ağam” “Dilruba!” “İyi geceler” dedi ve tepsiyi de alıp gitti içeriye. “Sen de kendine bir Kan Turalı mı istiyorsun yani?” diye seslendim arkasından. Canavar varsa bizde savaşırız! Meydandan kaçmayız! “Dilruba!” diye seslendim ama cevap vermedi. Kalkıp peşinden mutfağa gittim “Sen de kendi KanTuralı’nı mı arıyorsun?” diye sordum. Elindeki bırakıp döndü bana. “Hayır. Ben Selcen Hatun değilim. Üç canavar bir de baba yok bende” “Senin için canavar öldürmeye gerek yok yani öyle mi?” “Yok” “Neye gerek var peki?” Anladığına emindim ama anlamamış gibi baktı gözlerime. “Söyle bileyim Dilruba, bileyim de yapayım” Yanakları allanmaya başlayınca gülmeden edemedim. “Ben artık…” “Sen artık yatsan iyi olacak sanırım” dedim. Hemen başını salladı ve kaçar gibi gitti odasına. Kaçışı bile güldürdü yüzümü… ••• Sabah daha ayılıp kendime gelemeden Asya aradı. “Nerdesin Arhan?” “Sana da günaydın Asya” “Nerdesin? Kız nerede?” “Bir saate kadar geliriz” “Ha kız yanında yani?” “Hayır, onu da alıp gelirim” “Arhan sen bu geceyi kızla…” “Darlama beni güzelim, darlama! Açık çekini de aldın bekle!” “Hele bir konağa gelin bakayım!” “Ee?” “Eesi öyle Arhan, bir gelin de görüşelim. Hem biran önce gelsin, ayağım cidden fena ağrıyor bugün” “Tamam güzelim, bir saate oradayız” dedim ve vedalaşıp kapattım. Koridora adım attığım anda Dilruba’yla burun buruna geldik. “Günaydın” Dilruba birkaç saniye sessiz kalıp memnuniyetsiz bir ifadeyle, “Günaydın” dedi ve yanımdan hızlıca geçip gitti. İyi tarafından kalkmadı heralde! Hazırladığı kahvaltı masasına oturdum, birkaç dakika sonra da Dilruba oturdu karşıma. Başını tabağından kaldırmadan huysuzca kahvaltısını yaparken tüm sorularımı savuşturuyordu. Kahvaltı bittiğinde masayı kaldırmasına yardım ederken inatla Dilruba’yla konuşmaya çalıştım ama o da beter inatla trip atar gibi susmaya devam etti. Son tabağı da tezgaha koyduktan sonra dayanamadım, “Dilruba birşey mi oldu!” diye sordum ciddiyetle. “Hayır” “Bu halin ne o zaman?” “Ne var hal?” “Yüzün gülmüyor, sinirli gibisin” “Değilim” “Dilruba…” Kolundan tutup çevirdim kendime. “Ne oldu söyle?” “Birşey yok” “Akşam birşey mi oldu? Kötü bir haber mi aldın?” “Hayır” “Ben mi birşey yaptım?” “Hayır!” “Dilruba…” “Ağam ben hızlı olsam? Senin acele var! Bir saat sonra iş var ya” “Benim mi?” “Evet. Senin acele var, güzel bekliyor” “Güzel?” Hangi güzel? Güzel… Güzelim… Asya! “Ha güzelim mi?” dedim. “Evet” dedi yine huysuzca. “Acelesi yok Dilruba, bekler beni o” “Beklemesin! Beklemesin! Biz gidelim” “Alışık zaten yolumu gözlemeye” Arkasını döndü ve hızlı hareketlerle tezgahı toplamaya devam etti. “Bir ömür boyu gözledi, biraz daha gözler” Mırıldanarak birşey söyledi ama anlayamadım. “Evlenince kocasını yolunu gözler artık” dedim gülerek. Duraksayıp döndü bana. “Güzelim yani Asya” “Azya…” “Asya” “Asya” “Kardeşim” dedim. Dilruba’nın kaşları önce şaşkınlıkla havalandı sonra gevşedi ve gülümsedi. “Kardeş” “Evet kardeş Dilruba. Sen ne sandın?” “Ben sandım…” Lafı dolandırıp geveledi bir süre. “Bir annem var ki dünyalar güzeli, kızı da ona çekmiş tabi. Konağımızın dışında güzellik bilmezdim de yakın vakitte öğrendim ki bir güzel daha varmış” Dilruba’nın yanakları yine allandı ve başını eğdi. Çenesine koydum elimi ve başını kaldırdım. “Kaçırma şu gözlerini de doya doya bakayım Dilruba” Dokunmaya korkuyordum da dudakları öyle bir çağırıyordu ki beni kendine… Bu kaçıncı dur deyişimdi kendime bilmiyorum ama belli ki bu kez dinleyemeyecektim. Ben yanaştıkça Dilruba yanaştı bana. Aramızdaki mesafe saniye saniye azaldı. Gözleri titreyerek bakıyordu. O titremenin benden korktuğundan, kaçmak istediğinden olduğunu bilsem saniye düşünmezdim de Dilruba da benim istediğimi istiyor gibiydi. Aklımın dur çağrılarını duymazdan geldim ve kalbimle sardım Dilruba’nın dudaklarını. Çekinerek araladı dudaklarını. Çok narinmiş gibi hassas davranmaya çalışmakla içimdeki arzuyu özgür bırakıp hırsla öpmek arasında gidip geldim saniyelerce. Dilruba elini kollarıma koyup acemice karşılık verince de kalbimde küçük kıyamet koptu. Bildiğim başka dudaklara benzemiyordu Dilruba’nın ki. Sanki ömrümde ilk kez öpüşüyormuşcasına heyecanlandım. Tatlı bir acemi telaş sardı. Belini sarsam yetmiyor, sıkıca kendime bastırsam doymuyordum sanki. Hep geçen saniye daha fazlasını isteyerek, yaşadığım her anın da keyfini çıkararak öptüm bal dudaklarını. Fazlasına cesaret edemedim… Durmak zordu, azıyla yetinmek çok zordu da Dilruba için tuttum kendimi. Dudaklarıyla yetindim. Nefes nefese ayrıldığımızda Dilruba’nın yüzünde mahcup bir gülümseme vardı. “Dilruba…” “Arhan… ağam…” Bizi illa birşey ayıracak ya! Ekrem dayandı kapıya! “Ağam Asya hanım arıyor!” diye bağıra bağıra kapıyı yumrukladı. Hay senin Asya’na. Duymazdan gelip Dilruba’nın kızaran dudaklarına bir kez daha eğildim. Ben direndim ama Ekremle Asya ant vermiş gibi ayırdı yine bizi! Yine ayrıldım dudaklarından. “Artık kapı…” “Tamam! Bakıyorum!” Dilruba’yı bıraktım ve hızlı adımlarla döndüm kapıya. “Ne var Ekrem! Ne! Ne yandınız ulan!” Ekrem elinde telefonla bekliyordu kapıda. “Asya hanım” dedi ve uzattı bana. Telefonu alıp kulağıma yasladım hemen. “Ne var Asya?” “Sizi bekliyorum Arhan! Bir saat demiştin ama iki saat oldu!” “İşim çıktı” “Bitir ve gel” “Bitirince geleceğim ve sende bir daha beni aramayacaksın” “Hadi Arhan! Uzatma da gelin artık!” Telefonu kapatıp Ekrem’e uzattım. Arkamı döndüğümde Dilruba’yı buldum. “Ben hazırım, giderebiliriz” dedi. “Acelesi yok” “Yok, gidelim artık. Yoksa senin kardeş buraya gelecek” dedi gülerek. Haklı! O şeytan dayanırdı kapıya. Bende dağılan birkaç parça eşyamı aldıktan sonra toparlanıp çıktık evden. Bizim konağa gelecekti ama buradaki gibi yalnız olmayacaktık. Hep yanımda olacak olmasının keyfi, yalnız olamayacağımızın hüznü ile çıktım yola. Ben planlar yapıyordum ama Dilruba’ya hala söylememiştim birşey. "Eski işyerinde çalışamazsın artık" diyerek girdim konuya. "Biliyorum, yeni iş bakacağım" "Aslında ben senin için bir iş buldum" "Ne işi?" "Bizim konakta, Asya'nın yardıma ihtiyacı var" "Sizin konakta mı?" "Evet, hem Seyit gibi başına bela..." "İstemem!" dedi sözümü keserek. "Sadece Asya ile ilgileceksin, yorucu olmaz" "İstemem Arhan ağa! Beni evime bırak yeter!” "Dilruba bir başına olmadı, olmuyor işte. Gel bizim konakta hem güvenli hem bildiğin aile sayılır" "Elinin altına kullacak kadın mı arıyorsun sen?! İstemem ben! Sen beni ne sandı! İstemem senin konak!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE