Karaorman'dan çıkınca derin bir nefes aldım. Karanlığa alışan gözlerim kamaştı, parmaklarımı kör edici ışığa siper ettim.Yol boyu elimde sıktığım pembe kristale baktım. Az önce yaptıklarıma ben bile inanamıyordum.
Bunun bilinmesi Londra'da kafamın kesilmesi için yeterliydi.
"Sana inanamıyorum Asi. Nasıl bir cadıya güvenebilirsin? Bize yaptıkları onca şeyden sonra, hanene yapılanlardan sonra?" Sesini giderek yükseltiyordu, bizi duyabilecek insanları ya unutmuş ya da artık umursamıyordu.
"Biraz daha bağır ki beni sürükleyerek darağacına göndersinler." Hemen etrafa bakındı, ürpermişti. Sesini kısma zahmetine girmişti artık, "At onu. Çok ciddiyim." Dedi.
Oldukça açıkça belirtmek isteyerek, "Hayır." Diyerek kestirip attım.
Bana doğru eğilip yüzüme baktı. "Bu da ne demek oluyor şimdi?
"Atmayacağım işime karışma."
"Böyle işler başa uğursuzluk getirir." Amy inançlı bir kızdı, belki de tanıdığım en temiz kalpli insandı ama bu konuya daha fazla karışmamalıydı, kendi iyiliği için artık bu konu hakkında soru sormamalıydı.
"Daha fazla ne olabilir ki sanki ?"
Ufak tartışmamız sürerken koruluğun arkasında bir hareketlenme başladı.
Zamanlamam o kadar kötü ki. Atlı birlikler bize doğru yaklaştı. Saklanmak için fazlasıyla geç kalmıştık. Ellerinde hanemin flaması dalgalanan birlik bize doğru ilerliyordu. Aqua'nın vahşi tutumu geri döndü, toprağı eşelerken delice kişniyordu. Aqua'nın yabaniliğini bilen birlik etrafımızda bir çember oluşturmaya başladı. Giderek daralan alandan rahatsız olan Aqua ortalarında mahsur kaldı. Bu kesinlikle iyi bir fikir değildi.
Sonra çemberde ufak bir açıklık oluştu. Ağabeyim Xavier ile karşı karşıya kaldım. Babamınkini andıran gri gözleri kibir ile kısılıp yargılayıcı bir hal aldı. Burnumu hafifçe havaya kaldırdım. Pelerinimin başlığını indirdim. Meydan okurcasına gözlerimi gözlerine dikmiştim. En ufak bir çekincem olmadığını anlamasını istiyordum.
"Nereden geliyorsun?" O gri gözlerdeki öfke yadsınacak gibi değildi. Biliyordu.
Gülümsedim. "Neden bildiğin soruların cevabını soruyorsun?"
"Senden de duymak isterim." Tükürür gibi konuşuyordu. Tartışmayı kısa kesmeyeceğine artık emindim. Bu basit bir ikazdan fazlasıydı, bana gözdağı vermeye kararlı gibiydi.
"Karaorman'dan çıktığımı gördün."
"Karaorman'dan ha ?" Gözleri sırtımdaki yaya kaydı. Xavier'i gören Amy panikle iyice bana sarıldı.
Askerler arasında fısıldamalar başlamıştı bile.
"Kim olduğunu sanıyorsun ?" Diyerek belki de o an dünyanın en yanlış sorusunu bana yöneltme gafletinde bulundu.
Hafifçe başımı onun olduğu tarafa çevirdim. "Clayton Düşesi Victoria Blackwood." Sesimde duygudan eser yok.
Xavier ağabeyim olabilirdi ama içimde ona karşı olan sempatinin azaldığını ikimizde biliyorduk. Bunun için gerçekten haklı sebeplerim olduğunu da.
"Peki madem, bunun cezasını da biliyor musun Clayton Düşesi?" Benimle emir eri gibi konuşmaya başlaması hiç hoşuma gitmedi.
Daha fazla sabrım kalmamıştı. "Sesini alçaltmanı öneririm Xavier. Benden daha yüksek bir mevkide değilsin. Şimdi yolumdan çekil de birbirimize sonradan pişman olacağımız şeyler söylemeyelim."
Atından inip bize doğru yaklaştı. Aqua'nın sırtından inmeye tenezzül dahi etmedim, bunu terbiyesizlik olarak göreceğinden de emindim. Benim bir şey yapmama gerek kalmadan Aqua yapacağını yapmış ve ona doğru bir atakta bulununca geriye doğru sendeleyip kendini yerde bulmasına neden olmuştu. Askerler arasında gülüşmeler oldu. Amy bile tebessüm ile yaklaşmıştı bu hale.
Askerlerine sert bir bakış atıp seslerinin kesilmesini sağladıktan sonra bana yöneldi hemen. Bu sefer temkinli ve Aquadan daha uzakta.
"Atın da senin kadar vahşi."
Ağzındaki toprak tadından kurtulmak için yere tükürdü.
"Hayır, yalnızca asi. Tıpkı benim gibi."
Komik bir şey söylemişim gibi gülümsedi. Yüzündeki gülümsemeyi yok etmeyi gerçekten çok isterdim.
"Asi Clayton düşesi bu ismi kısa süre sonra kullanamayacaksın." Saçını geriye attı. "O yüzden tadını çıkarmanı öneririm küçük kardeşim." Yüzündeki gülüş en az benim gülüşüm kadar sahte.
Söyledikleri beni gafil avlamasına izin verdim.
"Bu ne demek şimdi?"
Şaşkınlığım onda buz etkisi yarattı. Ağzından kaçırdığını fark edince rengi attı bozuntuya vermemeye çalıştı. "Demek fırtına öncesi sessizlik değilmiş. Daha fırtına kopmadı desene." Dedi kendi atının yanına giderken.
"Lafı dolandırma."
"Yakında İngiltere tarihinin en güzel gelini olacaksın demek kardeşim. Şimdi yolunda çekiliyorum. Seni olaylardan daha fazla mahrum bırakmak istemem." Ufak bir el hareketiyle çember açıldı. "Ha bu arada bu yaratıkla işim bitmedi. Bunu ödeteceğim."
Bütün sırtım öfkeyle yay gibi gerildi. "Ne incinen egon ne de bu kadar insanın önünde çuvallayışın umurumda. "
"Asi sakin ol ne olursun. Sadece her zamanki gibi sataşıyorsunuz ciddi bir şey yok." Teselli etmeye çalışıyordu beni Amy. Her zaman ki gibi alttan almamı istiyordu, benim böyle bir niyetim yoktu.
"Bunu göreceğiz." Dedikten sonra cevabımı beklemeden birliğine devam işareti verdi .
"Elbette." Dedim kendinden emin duruşumu asla bozmayarak. "Hemen babamla görüşmeliyim."
"Bence de artık olanları dinleme zamanın geldi." Dedi başını bile çevirmeden ve hızla gözden kayboldular.
"Babam benden habersiz böyle bir şeye kalkışmaz." Kendimi ikna etme çabalarına başlıyordum.
Aqua'yı daha da hızlanması için yönlendirdim. Asma kapıyı geçince çakıllı yoldan devam ettim. Altın atımı Jensen'a emanet etmekle yetiniyorum. Yüzümü gören ihtiyar endişeli "Bir şey mi oldu Asi?" Hafifçe eğilip yüzüme daha iyi bakmaya çabalıyordu.
"Hayır, ama şimdi olacak."
Kalenin merdivenlerine doğru koştum. Amy'nin çığlıklarına sağır kesilen kulaklarım adeta patlamaya hazırdı.Ciğerlerim yanıyordu ama duramazdım.
"Baba. Baba nerdesin?" Durmadan aynı şeyi tekrarlıyordum, elimden daha fazlası gelmiyor, o an için hiçbir şey düşünemiyordum.
Bu koca sessizliği bozan tek şey benim sesimdi.
Merdivenlerde sonunda nefesim kesildim. O an kuvars kolyemi sıktığımı fark etmedim, adımlarımın arkasından ufak kan damlacıkları bırakıyordum. Bağırmayı kesmiş değildim. Ne olduğunu anlayamayan kapı muhafızları şaşkın olsa bile hemen kapıları açtılar. Kaleye girdiğimde çığlıklarımı işiten Matmazel Aurorette merdivenlerin başında göründü koşar adım yanıma geldi.
"Ah yüce tanrım! Ma petite! Sana bir şey mi oldu? Dur da bakayım sana." Kadının korku dolu yorgun gözleri üzerimde dolaşıyordu.
Talimden yeni geldiği belli olan ağabeyim Robert da koşarak geldi. Bağırışlar ve koşuşturmayı gören hizmetçilerde etrafımızı sarıyordu. Meraklı gözler kalenin her yerinden çıkıp burada toplanıyor gibiydi.
"Victoria beni korkutma da bir cevap ver." Diye yeniden soruyor kadın.
"Babam neredeMatmazel Aurorette? Baba!" Etrafıma boş gözlerler bakıyordum. Oda hafifçe dönmeye başlamıştı çoktan.
Rob hemen elimi elleri arasına aldı. "Asi elini ne yaptın böyle? Dur biraz babam konseyle konuşuyor içeri giremezsin. Her neyse şuan beklemek zorunda. Kötü bir şey olmadı ya ?"
Gözlerini gözlerime dikti. Baktığım hiçbir şeyi göremez olmuştum."Önce elini saralım. Ciddi görünüyor."
Xavier'in aksine Robert ile aramızdaki bağ fazlasıyla güçlüydü. Kadife sesiyle beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Boşluğunu yakaladığım an ellerinden kurtuldum. Kalenin sağ kanadındaki odaya koştum. Beni tutmaya çalışsalar bile yetişemiyorlardı. Büyük kapıdaki muhafızlar beni içeri almamakta kararlıydı.
Kılıcımın yanımda olmayışına lanet ettim.
"Bırakın beni. Ben Clayton Düşesiyim." Dedim kaçıncı kez olduğunu hatırlamıyordum bile.
"Leydim içeri giremezsiniz. Dükün emri kesin."
"Baba. Baba. Baba...." Son hava zerreciğine kadar boşaltıyordum ciğerlerimi.
Babam kapıda belirince muhafızlar beni bıraktı, elbisemi düzelttim hızla.
"Victoria neler oluyor burada?" İşini böldüğüm için sıkıntılı ama beni de merak ediyordu. Yaşlı gri gözlerinden okuyordum bunu.
"Asıl burada neler oluyor? Herkes biliyor, benim dışımda herkes. Ben de bilmek istiyorum." Bileğimden tutup beni koridorun karanlığına götürmeye başlayınca acıyla yüzümü buruşturdum.
"Burada konsey toplantısı var küçük hanım. Sırf sizin kaprisleriniz yüzünden ülkemin sorunlarını geri plana atamam. "
Şimdi bayılacaktım.
"Baba yapma. Gerekirse yalvarırım. Beni buradan gönderme. Evden uzaklaşmak istemiyorum artık. Beni gönderme ne olur, ölürüm, yapamam."
Çaresizim,
Göğsüm sıkışıyor
Hiç olmadığım kadar boyun eğmiş durumdayım.
Elimi tuttu sonunda. "Gel bakalım Victoria. Artık seninde öğrenme zamanın geldi. Böyle olsun istemezdim. Çok üzgünüm." Beni de toplantı salonuna götürdü. Saçlarımı geriye attım. Gözlerimi sildim vakit kaybetmeden. Elbisemdeki bir kaç hasar dışında hiçbir sorun yok gibiydi, böyle yırtıcı bir grup karşısında açık veremezdim, işlerini kolaylaştırmayacaktım. Muhafızlar yaklaşıp kapıyı açtılar babamın eli belimde hafifçe yönlendiriyordu beni.
Yere yığılmadan önce oturmalıydım. İçeride dükler, lordlar,kontlar,vikontlar ve bazı şövalyeler vardı.Etrafı tararken İngilterenin bir numaralı adamını az kalsın gözden kaçırıyordum.
"Kralım." Hemen reverans yaptım.
Beni gören kral karşısındaki boş sandalyeyi işaret etti. Hemen oturdum. "Leydi Victoria sanki olabilirmiş gibi günden güne daha da güzelleşiyorsunuz."
Sözleri içimde şüphe uyandırıyordu. Sonuçta kralın benim gibi toy bir kıza iltifat ettiği nerede görülmüştü?
"Kralım çok nazik." İhtiyatla yaklaşıyordum sözlerine.
"Nezaket değil genç düşes gerçek."Dipsiz bir kuyuyu anımsatan koyu renk gözlerinden anlamlandıramadığım bir şeyin geçtiğini gördüm. Fırsat vermeden devam etti, diplomasiden hoşlanmazdı, olabildiğince çabuk bitirmek ve sarayına dönmek istiyordu. "Konseyin toplanmasının asıl sebebi de bu."
Ağzım açık sadece izliyordum. Bunlar o kadar saçma ki, afallamadan edemiyordum.
"Fransa nasıldı? Bilseydim bende bizzat sizinle gitmek isterdim." Herkes sus pus olmuş bizi dinliyordu.
"Hanem ve ben onur duyardık majesteleri. Londra kadar olmasa da Paris'de güzeldi." Artık konuşabileceğimi sanmıyordum tüm bunlar çok fazlaydı. Daha fazla kaldıramayacağımı biliyordum.
"Sizi yeniden Londra'da görmenin bana vereceği zevki tahmin bile edemezsiniz Düşes." Gözleri üzerimde dolaşıp beni baştan sona süzdü ve başladığı yere gözlerime döndü.
Sadece gülümseyerek bunu atlatacağımı umuyordum."Benimle konseyin ne işi olabilir ki Kral Henry?" Bakışlarım babamı arıyor ama bir türlü bulamıyordum.
Şarap kadehini kaldırıp bir yudum aldı ardından nefesini uzun süredir tutuyormuş gibi bıraktı. Sıkkın görünüyordu. "Şuan İskoçya ile olan durumumuzu biliyorsun değil mi?"
"Elbette efendim son kaybımızı duydum." Hardwell hanedanının desteklediği birlikten kimsenin dönmediğini herkes biliyordu. Son yıllarda İskoçların yaptığı en büyük vurgundu bu. Büyük hayal kırıklığı...
Yakından takip etmediğimi düşündüğünden biraz şaşırmıştı. "Tam olarak ne biliyorsun?"
"Bizim yarı sayımızda olup Hardwell birliklerinin tamamının kaybedildiğini biliyorum. Bir de ekselansaları konuşulan bir şey daha var."
Sesi kükremeyi andırıyor. "Söyle."
"Başlarında Kurt'un olduğu söyleniyor."
Kurt adını duyan Henry masaya yumruk attı. Kadehini febri bir hareketle alıp şömineye fırlattı. Ateşin üzerinde küllerden oluşan bulutun dağılmasını izlemeye başladım.
"Bir savaşı bitirmenin ve güçlü bir barış temelini atmanın yolu ne olabilir?" Ellerini saçlarından geçirdi ve başını geriye yasladı şimdi tüm dikkati yalnızca bendeydi.
Tek kaşım havaya kalktı. "Bir anlaşma."
"Daha kalıcı bağlar için peki?" Kalıcıdan kastı mecburiyetti elbette.
Soğuk terler sırtımdan akıyordu. "Anlaşmalı bir evlilik." Sandalyemin arkasına iyice yaslandım.
Başını salladı. "İngiltere'nin en güzel ve aranan bekar kızı sensin Victoria . Asil bir aileden geliyorsun bu da seni kusursuz bir seçim yapıyor. Sen ve kuzenin Heaven İskoçya'da bir evlilik yapacaksınız.
"Hayır."
Odadaki hafif fısıltılar bile sustu.
"Bu bir rica değil." Otoriter tutumu beni biraz olsun korkutmuyordu. Sona gelmiştim madem geri adım atmayacaktım. Bu evlilik Heaven'ın aksine benim işime gelmezdi işin ucunda mevkimin düşmesi, yabancı bir ülkeye gitmem ve bir barbar ile evlenmem vardı.
Alev almış gibiydim. Hızla ayağa kalkınca sandalyem taş zeminde kaydı ve bir gümbürtüyle yere düştü. Ellerimi masaya sertçe masaya vurup krala doğru eğildim.
"Yüksek ihanetten Londra Kulesine atsan bile umurumda değil." Oda sinirle ayaklandı. Keskin nefesi yüzüme çarptı.
"Bu evlilik gerçekleşecek yoksa..."
Blöfünü hemen yutmayacaktım. "Yoksa ne olur majesteleri?"
"Calaise ağabeyin Robert önderliğinde birlikleri gönderirim." Dehşete kapıldım. Fransa-İngiltere arasında huzursuzluk yaratan bir sınırdı. Fransız sarayında en çok konuşulan konu buydu. Ama ortak bir karar alınamadığından uzun zamandır kan akıyordu.
"Robert doğru tercih majesteleri." Robert'ı oraya göndermek cinayetten farksızdı. Ama dediğim gibi hemen karşılık veremezdim.
Bir süre düşündü. "Belki de Karaorman'ın korumalarını çekip onları Hardwellere göndermeliyiz."
Buna izin veremezdim.
"Bunu yapamazsınız. İçeride neler olduğuna dair hiçbir fikriniz yok."
O kadar hızlı atılıyordum ki zayıf noktamı bulduğunu anlayan Henry hemen üstüne gitmeye başladı bu konunun. Leş gören sırtlan sürüsü gibi bütün konseyde atıldı vakit kaybetmeden.
"Sen nereden biliyorsun ?"
Hemen aklıma gelen ilk şeyi söyledim."Duyduklarım bile yetti bana. Anlaşma için bazı şartlarım olacak." Sandalyemi düzeltip yeniden yerime oturdum.
"Victoria ukalalık etme." Babamın sabrı taşıyordu. Ama bunu beni bu masaya oturtmadan önce düşünecekti. Hemen her şartı kabul edeceğimi düşünmemişti herhalde. Beni biraz olsun tanıyorsa Henry'i terletmeden bu masadan kalmayacağımı pek tabi biliyordu.
Babama bakmaya yeltendiğim an masadan başka bir ses yükseldi. "Pazarlık yapacak durumda değilsin?" Diyor ismini bile bilmediğim bir vikont.
Ziyadesiyle artık bende bu önemsiz adamın bana laf etmesine izin verecek değildim. "Sizde bu masada oturmaya hak edecek durumda değilsiniz ama ben bunu kulak asmıyorum. Size de aynısını öneririm." Adama bakmadan kadehimi ona doğru kaldırdım ve baharatlı şarabımdan büyük bir yudum aldım. Genzimi yakarken içimde bıraktığı sıcaklık beni biraz olsun yatıştırıyordu.
Ufak bir kahkaha attım."Ayrıca en iyi tercihiniz benim. Ben olmasam İskoçya'da nüfuzlu kimse böyle bir pazarlık masasına oturmazdı."diye ekledim. Masada yeniden bir cümbüş, yeni tartışmalar...
"Sen nasıl kralın karşısında böyle konuşursun?" Yalaka herif az önce söylediğimi idrak edememişti ve devam ediyordu ama hala kararlıydım ve lafımı esirgemeyecektim.
"Namımı duymadınız sanki." Dedim alıngan bir ifade ile.
"Kes Barron." Diye gürleyince kralın karşısında boynunu eğdi. "Söyle bakalım şartını." Elleriyle sakallarını kaşıyordu dalgınca.
Ufak detaylarla başlayarak onu bezdirmeyi planlıyordum. "Kendi hizmetçilerimi götürürüm."
Bu kadar kolay olduğuna şaşırsa bile hemencecik onayladı. "Tamam."
"Bitirmedim. İskoçya'dan gelecek çeyiz dışında sizden de düğün hediyesi istiyorum. "
Dikkatli bir şekilde yanında duran danışmanına baktı. "Ne istiyorsun?"
"Brenna Nehri ve çevresindeki tarlaları. Ayrıca Karaorman'ı istiyorum. Hanem adına değil bizzat kendi adıma."
Bir anda ortalık karıştı ve herkes bağırmaya başladı. Herkes büyük bir hiddetle buna karşı çıkıyordu, toprakların İskoç toprağı sayılacağını söyleyip kesinlikle reddedilmesini talep ediyorlardı. Kral kadehini masaya vurunca herkes sustu.
"Brenna'yı anladım. Karaorman'a olan ilgin niye?" Tepkimi ölçmeye çalışan bakışları üzerimde dolaşıyordu. Henry'nin en büyük sorunu merakıydı. Benimkinde çok daha kötü şekilde kararlar vermeye zorluyordu onu. Bende merakını çekmeyi başarmışken bunu kullanmak istiyordum hepsi bu.
"Ve bunları korumak için ufak bir birlik istiyorum." Sesim kararlı ve bunun tartışmaya kapalı olduğunu belli ediyor.
"Soruma cevap vermedin."
Başımı hafifçe yana eğerek gülümsüyorum. "Bir cevabı olmadığı için kralım. Siz de bana bir cevap vermiş değilsiniz."
Yanına çağırdığı danışmanıyla olan ufak konuşma sonrası taleplerim kabul edildi diğerlerinin düşündüğü şeylerin ufacık bir önemi olmadı. Yan masadaki yazmana baktım.
"İyi de daha bitirmedim ki." Herkes den ayrı bir ses çıkıyordu. Odada yarattığım kaosu izlemekten tuhaf bir zevk alıyordum.
"Başka ne var ?" Diye gürledi kral.
"Beni İskoçya'ya götürecek kafilenin başında Vikont Barron ve Sör William'ın bulunmasını istiyorum."
"Bu makul. " Diyor kral neden istediğim umurunda bile değil kendisi de fazlasıyla sıkılmış gibi Vikontun dalkavukluğundan.Hemen antlaşmamızın bir kopyasını istediğimde "Karşındaki İngiltere Kralı. Benim sözüm İngiltere'nin sözüdür." Diye bir öfke ile karşılanıyordum.
"İngiltere kralının mührünü tercih ederim."Dedikten sonra imzamı attım bende.
"Peki kralım kiminle evleniyorum?"
Yeniden kadehime uzandım. "Merrick Dükü B. Batair Marrok" duyduğum isim şarabın boğazıma kaçmasına neden oldu.
"Beni Kurtla mı evlendiriyorsunuz?" Çığlığım yankılanıyordu.
"Evet." Kayıtsız kalıyordu tepkime artık ona düşen kısım bittiği için rahatlamış ve çok da umurunda olduğum söylenemez.
"Ben daha çocukken bizi korkutmak için onunla ilgili masallar anlatılırdı o ve Karaorman hakkında." Aklım o hikayelere gidiyor hepsinde Kurt'un insanları nasıl öldürdüğü anlatılıyordu Ayrıca Blackwoodlar ile harika bir geçmişi olduğu da söylenemezdi.
"Büyük bir yaş farkı yok Düşes. Kurt yirmilerinin sonunda bir adam." Diyor Sir George içime su serperek. Sanki tek sorunum bir sayıymış gibi
Bir İskoç ile evleniyordum. Yetmezmiş gibi Kara Kurtla öyle mi?
Tartışma bitene kadar sessiz kaldım. Kral gitmeden önce son kez planlarının üzerinden geçmek için olağandan uzun süre kaldı.
"Son bir haftan Victoria." dedi çıkarken yalnızca.
Üzüntüm yerini öfkeye bırakmıştı çoktan.
***
Kalenin sol kanadındaki odama gitmek için var gücümle hareket ediyordum. Odama girdiğim an kapımı gürültüyle çekip kilitledim.
Tuvalet masamın karşısına geçtim. Aynaya baktığım zaman kendi yansımama katlanamıyordum. Elimdeki saç fırçasını fırlatıp camı paramparça ettim. Masamın üzerinde ne var ne yok her şeyi fırlattım.
Hıçkırığım boğazımda düğümleniyordu. Bacaklarımın da bağı çözülünce kendimi pürüzlü döşemelerin üzerinde buldum.
Koridorda sesler yükseldi.
"Bırak beni onu görmeliyim." Bu aksanı tanıyordum.
"Misafir olabilirsin ama seni nişanlı kız kardeşimle yalnız bırakamam." Pelerinimin altını yırtıp elime bağladım az da olsa hala kanamaya devam ediyordu.
Kapıyı açınca beti benzi atan Françoise ile burun buruna geldik. Nefesimi tuttum."Françoise, burada ne işin var?" Sanki tek eksik buymuş gibi. Uğraşmam gereken biri daha.
"Sensizliğe dayanamadım. Duramadım Fransa'da. Peşinden geldim senin." İşte bunu beklemiyordum.
"Bizi burada bekler misin? Biz biraz konuşmalıyız." Dedim, Xavier bile tartışmamıştı benimle başını sallamakla yetindi o kadar.
Françoise'nin koluna girdim ve onu koridorun sonundaki balkona götürdüm. Kayalıklara vuran dev dalgaları izlemeye başladık.
"Evleniyorum." Sessizliği ilk ben bozdum.
"Kiminle?" Kırık kalbi sesine yansıyordu. .
"Bu neyi değiştirir ki ? Nişanlıyım ve bir hafta içerisinde gidiyorum." Gerçeği ondan saklamak istemedim. O an ona bakmak istemedim. Nasıl kırıldığını görmek istemedim.
Kalbi kırılan biri olarak birinin kalbini kırmanın ağırlığı altında eziliyordum.
"Bu evliliği istiyor musun?" Bu soru tırnaklarımı tahta korkuluğa geçirmemi sağladı. Önemli olanın benim istediğim olmadığını o da çok iyi biliyordu.
Buruk bir şekilde gülümsedim."Bu bir antlaşma ve bende buna uyacağım."
"Benimle gel. Bu gece dönüyorum. Venedik'e gidebiliriz. Ortalık yatışınca Fransa'ya dönebiliriz. Beni sevmediğinin farkındayım ama ben Victoria Blackwood seni tüm kalbimle seviyorum. Senin için aklımı, gururumu hiçe sayıyorum.. Bir gün beni seveceğini düşünmek şu anlamsız hayatta beni ayakta tutuyor ve bu benim için yeterli." Elleri ellerimi sardı. Başparmağıyla nazikçe kesiğin üzerindeki bandajı okşadı ve parmak uçlarımdan öptü.
Başımı çevirince gözlerindeki ışığı gördüm, samimi olduğunu biliyordum. Gülümsedim, dikkatle izliyordu beni. Beni çaresiz ve mutsuz hatırlamasını istemiyordum. Ona daha güzel bir anı bırakmak için yaklaştım.İzlemeye başladım bende.Geniş omuzlarının üzerinde narin boynunun taşıdığı yüzüne kaydı gözlerim. İnsanda kaybolma isteği uyandıran sonsuzluktaki mavi gözlerine baktım. Ellerimi çektim. Omuzlarını tutup parmak uçlarımda yükseldim. Rüzgar kahverengi saçlarını gözlerinin önüne düşürüyordu hafifçe üfledim, kokusu burnuma doldu. Yanağına ufak bir öpücük kondurdum. Bir süre daha böyle kaldık. Ellerimi çekip tüm büyüyü bozdum.
Fransız sarayındaki tek arkadaşıma baktım.
Dostluğumdan daha fazlasını isteyen adama...
"Hoşçakal Françoise."
Konuşmasına fırsat vermeden hızla arkamı dönüp ellerini yanağına götüren genç adamı yalnız bıraktım. Bugün için birden fazla kalp kırıklığı ile uğraşamazdım...