Sevgili Victoria,
Sen yaşadığım en yüce duygum sesim sessizliğim...
Ayaklarımın altından kayıp giden kum gibi akıp gidiyor zaman.Yönümü yolumu şaşırdım, denize döndüm sırtımı akıntılarda acılarımla sürükleniyorum.
Aynalara bakamaz oldum. Zira karşımda gördüğüm bu adam bir yansımadan ibaret. Öyle yabancı öyle kızgın ki dudakları mühürlü, elleri titrek, yüreği kızgın bir demirle dağlanmış...
Victoria bunca derdinin arasında bir de beni dert ettiğini düşünmek en son isteğim işin aslı üslü laflarla seni kandırmak değil niyetim. Son görüşmemizden beri ruhum zifiri karanlık, kalbimde zindan yalnızlığı gibi doldurulamayacak bir boşluk bıraktın benden geriye sevgilim.
O gün tek söz söyleyemedim seni görünce tekleyen kalbimin heyecanına şaşkınlığıma ver. Ardından bakakaldım o karanlık koridorda kayboluşunu izledim. Bunun bana yaşattığı acıyı tarif etmeye yakın hiç bir tanım hiç bir söylem yok. Peşinden gelmeye yeltensem bile bunun pervasızca olacağını, sana bir yardımımın dokunmayacağını biliyordum. Karşında gözyaşlarıma mani oldum ama içten içe eridim, tükendim.
Boşlukta bir insan nasıl olur?
Soluğu nasıl duyulur?
Anladım.
Bu talihsizlikler karşısında elim kolum bağlandı. Bu hazin kader karşısında böylesine çaresiz olduğuma hala inanamaz haldeyim. Beni hezimete uğratan şey senin için bir şey yapamamak kendimi ortaya atacak kadar severken her şeyin dışında kalmak. Hiçbir şey yapamamak, yalnızca olacakları beklemek benim büyük çaresizliğim, bu beni her geçen saniye bir başka deliliğe sürüklüyor.
Peki ya sen kendini hiç böyle gereksiz böyle yapayalnız hissettin mi güzel Victoria?
Çaresizlik asi ruhunu böylesine sarmalamış mıydı hiç ?
Onursuz aşığın olmaktan ileri gidememiş biriyim biliyorum. Bana ait olamasan bile sensizlik acı ve soğuk.
O gün konuştuklarımız öylesine söylenmiş sözler değildi, bilmeni isterim ki sana sunduğum teklif her daim geçerliliğini koruyacak.
Onursuzun,
Beauchamp Markizi
Françoise Gaston
Geçen gece Amy ile bana ulaştırdığı bu mektubu hep okuyordum. İstirahate çekildiğim bu iki günde aralıksız şarap içmiş ve Françoise'nin ardında bıraktığı yegane şeyle avutmaya çalışmıştım kendimi. Elbette aşık değildim Françoise'ye aslında öyle olsa çektiğim tüm sıkıntılar bitebilirdi.
Dikkatim dağıtmak için dışarıyı izlemeye karar verdim, geniş penceremin pervazına yaslanıp kayalıklara vuran dalgaları izledim. Suyun rengi gri bir mavi dönüşmüştü, coşkun dalgalar huzursuzluklarını çekinmeden kayalara vurmaya devam ediyordu. Aniden gelen sesle irkildim istemsizce geri çekildim ama başımı çevirdiğim zaman kayalıkların kenarındaki adamı fark etmem uzun sürmedi. Şamdandaki mumları söndürdüm hemen içten içe beni görmemiş olmasını dileyerek dikkatli davranarak zavallı perdemi beni kamufle edebilmesi için kullandım. Gölgelerde gezinen adam sarsılan bedenini bir kaya parçasına zar zor yaslayabildi, büyük ihtimalle ayakta duramayacak kadar sarhoştu. Ay ışığında üçgen biçimli şapka ve aşinası olduğum kırmızı pelerin parladı.
Françoise
Elindeki şişeden kocaman bir yudum daha aldı. Titrek beceriksiz elleri cebine gitti, eskiden turnuvalarda ona şans getirmesi için verdiğim ipek yeşil mendili çıkarttı. Üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen saklamış olması istemesem bile içimi sıcacık bir duygu ile kapladı. Artık sesler artmıştı, gürültü bir konuşmaya dönüştü. Bunun üzerine neler olduğunu görebilmek için biraz daha yaklaştım. Ağabeyim Xavier hızlı adımlarla ona doğru yöneldi zavallı çocuğun hareket etmesine fırsat bile vermeden onu yakasından tuttuğu gibi kaldırdı. Bunları görmek yüzümdeki buruk gülümsemenin solmasına neden oldu. Hemen saklandığım karanlıktan çıktım. Titreyen ellerimle yetersiz ışıkla birlikte kapının kilidini açmam giderek zorlaşıyordu. Hızlı hareket etmeye çalışıyordum ama bu her şeyi çok daha kötü yapıyordu. Koridora çıktığım an Matmazel Aurorette'ye çarptım. İkimizde az kalsın yere düşüyorduk son anda dengemizi sağlayabilmiştik. Vakit kaybetmemek için koşmaya hazırlamıştım kendimi ama o bileğimi tek hamlede yakalayıp beni durdurdu.
"Matmazel daha sonra nutuk çekersiniz. Şimdi sırası değil." Nefesim kesik kesik. Korkum kendim için değil.
"Maintenont*."
Bileğimi kurtarmaya çalıştım. "Matmazel bırakın diyorum."
"Aucun**. Asla olmaz Victoria." Olabilirmiş gibi daha da sıkı tutuyordu şimdi beni.
Bakışlarındaki sakinliği gördüğüm an, "Sizde işin içindesiniz değil mi ? Bırakın beni yoksa öldürecek onu." Beni de bu telaş öldürecekti şüphesiz.
"Kimi öldürüyorlar ?" Tek kaşı havaya kalktı.
"Françoise, Xavier onu yakaladı. Ona yardım etmeliyim. Geç kalmış bile olabilirim. Çekilin yolumdan."
Bileğimi bırakıp omuzlarımı kavradı. Sonra dudaklarını alnıma değirip ateşimi kontrol etti.
Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum.
"Kızım Françoise dün gece geri döndü." Küçük bir çocuğa anlatır gibi tane tane söyledi hepsini.
"Nasıl olur kendi gözlerimle gördüm onu az önce. Burada."
Ne söylemesi gerektiğinden emin değildi, delirdiğimi düşündüğüne emindim. "Şaraptan dolayı yanılmış olmalısın hem Xavier de dayınla görüşmek için Westminister'a gitti."
Boş gözlerle ona baktım. "Ama ben onu gördüm." Güçlü sesim fısıltıya dönüştü sonunda. Hayalet görmüş gibiydim. Matmazel koluma girdi ve bana odama kadar eşlik etti. Kapıyı tekrar ardımızdan kilitledi. Matmazel seri hareketlerle bir bir şamdandaki mumları yakınca sonunda net bir görüş kazandım. Aydınlanan odaya bakınca her yerde kırık aynanın parçaları ve bir çoğu parçalanıp etrafa saçılan şişeleri gördüm.
Belki de gözlerim değil, alkoldü tümüyle yanıltan beni.
"İki gündür odana kilitledin kendini. Robert bir an olsun ayrılmadı kapının önünden. Perişan ettin bizi." Diye sitem etti.
Duvardan destek alıp daha dik durmaya zorladım kendimi. "Farkında değildim. Aptalcaydı biliyorum."
Yanıma geldi, sevecen bir anne edası ile yüzümü okşadı, ilk kez bunu yaptığında geri çekilmedim."Sana uygun değildi sadece. Sen her zaman güçlü olandın."
"Hayır." Dedim sesimdeki acı beni bile şaşırttı, "Ben bencil olanım Matmazel." Uzun süredir tuttuğum soluğumu bıraktım, tüm hayatım değişirken böylesine pasif bir seyirciye dönüşeceğimi kimse tahmin etmemişti.
Çalışma masamın üzerindeki eşyaları toparlamaya başladım.
"Beş günün kaldı."
Ona bakmadan, "Yeterli halletmem gereken şeyler var. Şafakla, askerlerle Clayton'ın kasabalarına gideceğim." Dedim.
"Neden böyle bir şey yapasın?"
Mektubu aldım ve özenle katlayıp masadaki çekmeyi açıp mecevher kutumun alt kısmına sakladım. "Onlar benim insanlarım benden duymalılar. Hem ihtiyaçlarını kontrol etmezsem nasıl iyi bir leydi olabilirim?"
Tereddüt etti."Buna hala gerek var mı sence çocuğum? Sonuçta evlenmek üzeresin ve sen artık..."
Hemen kestim lafını. Bunları söylemesine müsaade edemezdim ne Matmazel be de bir başkası cürret edebilirdi buna... Annemden öğrendiğim gibi başımı hafifçe kaldırdım. Yüzüme en iyi bildiğim maskemi yerleştirdim.
Kibrimi .
Elbette dik başlılığımı da unutmadım.
Ona doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Gözlerimi gözlerine sabitleyip devam ettim. "Ben Victoria Blackwood. Clayton Düşesi, Karaorman ve Brenna Leydisi. Kara Kurt'un müstakbel eşi ve Merrick Düşesiyim. Kim olduğumu benden daha iyi bilen yok Matmazel. İzninizle artık giyinmek istiyorum." Ondan uzaklaşıp kuvars kolyeme uzandım ve etkisini göstermesini umarak hemen boynuma taktım.
Gözleri kolyeme sabitlendi. "Eğer dileğiniz buysa ma pètite"
Onaylamayan bakışlarının vücudumda gezindiğini hissedebiliyorum. Sandıktan siyah bir elbise ve yakaları beyaz kürk işlemeli bir pelerin çıkardım. "Bu arada neden askerlerin erzakları doğru şekilde yerleştirdiklerini teyit etmiyorsunuz. Bu beni mutlu ederdi." Biraz uzaklaşmalıydı.
"Bununla ilgileneceğim."
"Şüphem yok hanımefendi, artık çıkabilirsiniz." Matmazel endişeli olsa bile bu sözümden sonra üstelemedi.
Çok geçmeden odam matmazelin emirlerini yerine getirmek için gelen hizmetçi ordusuyla dolup taşıyordu. Elbette Amy aralarında değildi. Son yaşananlardan sonra ona zaman vermek adil olurdu.
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, kalelerde haberler kolay yayılırdı. Ne yazık ki birçoğu beni gerçekten tanımıyordu, o yüzden bu olanların sert mizacımı ve kibirli duruşumu sonunda düzelteceğini düşünüyordu. İskoçya ile yapılan ittifak için dostluk için bunu harika bir başlangıç olarak görüyordu. Ama kimse istemediği biriyle zorla evlendirilen on dokuz yaşında bir kız görmüyordu.
Küvet sıcak su ve gül yapraklarıyla dolduruldu. Parçalanmış elbisemden kurtulup çıplaklığımı bıraktım hemen sıcak suya.
Bu kalabalığa tahammül edemeyerek, "Çıkabilirsiniz. Teşekkür ederim yeterli." Hepsi hızla dağılmaya başladı. Yıllardır burada çalışan kadınlar, tanıdık simalar biri hariç.
"En arkadaki. Sen kalıyorsun." seslendiğim kız olduğun yerde donup kaldı.
"Blythe, Leydi Victoria." Kıpırdayamıyor.
Elimle göstererek, "Kapıyı kapat." Diye buyurdum. Esmer minyon kız hemen dediğimi yaptı.
Süngere uzandı titrek elleri güç bela kavrıyor gibiydi. Dizlerimi karnıma çekerek kollarımla sardım. Soğuk parmakları tenime değince ürperip hızla geri çekildim.
"Üzgünüm leydim affedin." Ona döndüm.Üzerinde hala köpükler olan ellerimle ellerini sarmaladım. Aklıma Françoise'nin parmak uçlarıma kondurduğu narin öpücükler geldi. Kızın iri güzel gözleri daha da büyüdü.
"Biraz soğuktan kimseye zarar gelmez. Devam edebilirsin Blythe." Kız süngeri alıp devam etti çekinerek.
Onu daha önce fark etmemiş olmam imkansızdı, ben yokken kaleye dahil olmuş olmalıydı. "Nerelisin?"
"Northumberland. İskoçya sınırından geldim Leydi Victoria."
"Clayton'a çok uzak. Nasıl geldin?"
Benzi attı birden. "Ağabeyiniz babamın beni zorla manastıra kapatmasına engel oldu sonra da yanında getirdi beni." Sesine yansıyan minnettar tını beni oldukça mutlu ediyordu.
"Robert çok iyi bir insandır. Onunla karşılaşmak senin için gerçekten çok büyük bir şans." Kız telaşla hareketlendi, yüzünü görebileceğim bir yere gelip durdu. "Hayır leydim. Ağabeyiniz Xavier beni kurtardı. O olmasa ne halde olurdum ancak Tanrı bilir."
Şaşkınlıktan ve boğazımda düğümlenen hıçkırıktan dolayı konuşamadım.
Xavierin birine iyi davrandığı ne görülmüş ne de duyulmuştu.
Hemen sudan çıkıp kurulandım. Blythe de elbisemin korsesi için bana yardımcı oldu. Daha fazla soru sormadım. Siyah tül başlığımı da takıp hızla aşağıya indim. Tüm hazırlıkların tamamlandığını görünce rahatladım. Aqua'nın yanına ilerledim.
Ahali uyanmadan yola çıkacaktık. Yanımda ufak bir birlikle beraber Clayton'ın kuzeyine ilerliyorduk. Hayatımın en önemli anlarına şahitlik eden o ufak kasabaya gidecektim. Belki de dünya gözüyle son görüşümdü burayı.
Sonunda herkes hazırlandı ve yolculuğumuz başladı. En önde at sürüyordum. Kısa süre sonra biri yanıma yaklaştı.
"Evet asker." Dedim bıkkınlık yeni bir tebrik dalgasının geldiğini hissederek.
"Leydim benim Harry."
"Ne oldu Hardwick?"
"Son kez yanınızda at sürmek istiyorum." Onu ilk kez ciddi görüyordum başımı kaldırınca çökmüş gözaltları ve soluk benzini fark ettim.
"Son kez olacağını sanmıyorum." Diyerek içimden geçeni onunla paylaştım. "Ne oldu sana böyle?" Sonlara doğru sesim fısıltıya dönüştü, bu aralar bunu çok sık yaşıyordum.
"Kurdun sana dokunduğunu düşünmek beni delirtiyor. Dayanamıyorum gözlerimi kapattığım an ikinizi görüyorum."
İkimizin pekte büyük bir mazisi yoktu. İkimizde sevdiğimiz birini kaybetmiştik, bu benim yaşadığım en büyük kayıptı. Bu olayda kalbimi ve yaşama arzumu bile kaybetmiştim. Harry için işler biraz daha farklıydı, oma her zaman bir rakip ve bana karşı asla saklamadığı bir ilgisi vardı. Acının bizi yakınlaştıracağını ummuştu. Çokta kendimde olmadığım o günlerde bir gece onu ahırda, Aqua'nın yanı başında görünce kalmayı seçmiştim. Gecenin sonunda odama dönmeden hemen önce Harry beni öpmüştü, geri çekilmemiştim ama karşılıkta vermemiştim. Hiçbir şey hissedememiştim, sanırım hayatım boyunca da hissedemeyecektim. O yalnızca bunu anlamamı sağlamıştı. Ama diğer yandan Harry bunu unutmayı reddedip tek bir öpücüğün anısına sarılmıştı. Ona defalarca uyarıda bulunmuş olmam hiçbir şeyi değiştirmemişti.
"Onu daha önce gördün mü?" Dedim benimle bu konuyu dürüstçe konuşabilecek tek kişiydi. Başını evet anlamında salladı ve gömleğinin kollarını katladı. Yaranın kabarık pembe derisi güzel vücuduna bir hakaret gibiydi.
Elimi uzatıp parmağımı derinin üzerinde gezdirdim. "Tıpkı şeye benziyor yani tam olarak..." Dilim varmıyordu bir türlü söylemeye. Gevelemeye devam edecekken benim söyleyemediğim şeyi bir çırpıda söyleyiverdi.
"Kurt pençesi. Esir düştüğüm zaman yapmıştı. Onu unutmamam için."
"Ne demeliyim bilmiyorum." Gözlerimi yara izinden ayıramadan itiraf ettim.
Sonra aramızda biraz mesafe bıraktı. "Bir şey söylemene gerek yok. Sessizliğin bile güzel senin."
***
Saatler sonra St.August'a ulaştığımızda insanlar sevinçle dışarı çıktı. Atımdan atlayıp insanlarla selamlaştım. Elbisemin eteklerini çekiştiren çocuklarla bir süre, çamura ya da soğuğa aldırmadan koşuşturduk.
Arkamda bana güvenen bu kadar insanı bırakıp İskoçya'ya gideceğimi düşündükçe mideme bir ağrı saplandı.
Rahip Jonathan beni görünce hemen yanıma geldi. Bir süre konuşmadan ufak tepeye doğru yürüdük. Askerlerimi izlemeye başladım.
"Durgunsunuz leydim." Soran yaşlı gözlerle bana bakıyordu.
"Hayır. Ben... Ben yalnızca düşünüyordum."
"Neyi ?"
"Ben evleniyorum peder." Dedim daha fazla soru sormayacağını umarak.
"Rhyse'i atlatmış olmana sevindim kızım." İsmini duyduğum an sımsıkı kapattım gözlerimi.
"Ben yalnızca Kral Henry ile anlaşma yaptım."
Babacan tavırlı bu adama fazlasıyla güvenirdim ve içimdekileri bir çırpıda anlattım.
"Bencil şımarık bir çocuktan farkı yok Kral Henry' nin. Onunla o masaya oturmamalıydın Victoria."
"Başka şansım yoktu."
Çaresizdim
Hatta yapayalnız
Kapana kısılmış.
Konu yine kaçmama geldi, o da bunu savunuyordu kaçmalıydım, bu adam hayatı zehir ederdi bana.
"Kaçmayacağım Blackwoodlar sözlerini tutar."
"Ah Victoria o gördüğün lordlara benzemez kızım. Senin gibi bir kızın karşısında hiç şansı yok." Gözleri dolunca cesaret vermek için gülümsedim.
"Endişelenmeyin Peder bende onun bildiği leydilere benzemiyorum. Sizi temin ederim."
Tepeden aşağıya inip eşyaların toparlanmasını beklerken bir haberci yaklaştı.
"Düşes Victoria. Sizin için bir mektup getirdim."
"Bu aralar ne kadar çok mektup alıyorsunuz Düşes Victoria." Dedi Harry. Sesindeki sinsi ima beni sinirlendirse bile cevap vermedim. Çekip hızla mühürlü mektubu aldım. Haberci geldiği hızla kayboldu.
Hızla okudum mektubumu.
Düşes Victoria,
Sevgili kuzeniniz ve biricik kızım Leydi Heaven'ın Lourdes'ten ayrılıp himayeniz altındaki Clayton'a gelmek üzere yola çıktığını bildirmek isterim.
Sevgilerimle
Lourdes Leydisi
Elmyra Adler
"Acele edin Clayton'a dönüyoruz. Hemen." Kağıdı parçaladım. Sinirden ellerim titriyordu. Bu yaptığı büyük terbiyesizlikti.
Clayton surlarının ötesinde ikinci bir birlik karşıladı bizi. Kimseyi takip etmeyi düşünmediğimden son sürat en önde gidiyordum, kimsenin bana yetişebilme çabası bile yoktu.
Atımı seyise emanet ettikten sonra kapıdan Matmazelle karşılaştım. "Bu şerefi neye borçluyum Matmazel?"
"Elçi Thomas İskoçya'dan geldi. İsteğin gibi."
Sonunda benim isteğimle gerçekleşen bir olay vardı. "Şimdi nerede?"
"Kayalıkların orda. Seni bekliyor."
"Teşekkürler." Vakit kaybetmeden koşmaya başladım.
Elçi Thomas beyazlamaya başlamış uzun saçları, ela gözleri ve her daim suratından eksik olmayan sinir bozucu gülümsemesiyle kırklı yaşların başındaydı. Beni görünce pelerininin önünü düzeltti. Nazik bir hareketle elimi öptü.
Yine o gülümseme. "Benimle konuşmak istediğinizi duydum Düşes?"
"Evet Thomas." Bu kadar erken gelebilmesi muazzamdı.
Koluna girdim ve bahçeye doğru yürümeye başladık.
Havadan sudan konuşmaya niyetim yoktu, kalan her dakikam büyük bir önem arz ediyordu. "Neden bana müstakbel kocamı anlatmıyorsun?"
Hafif bir kahkaha attı. "Kurt hakkında neyi bilmek istersiniz Düşes?"
"Neden şuan kocamın yatağını kimin ısıttığından başlamıyorsun?"