Açık yaraya bi çimdik tuz🧂🪶

1274 Kelimeler
Saida ana yavaşça çayını bıraktı. “Biz evlatlarımızı yük görmeyiz,” dedi. “Ne gerekiyorsa gönlümüzden gelirse yaparız. Ama şart koşulursa o işin bereketi olmaz.” O an salonda kısa bir sessizlik oldu. Nermin Hanım’ın gülümsemesi bir anlığına dondu ama hemen toparladı. “Yanlış anlamayın, biz sadece düzenli olsun istiyoruz.” Alp araya girdi. “Zaten herkes elinden geleni yapacak. Büyütmeye gerek yok.” Armina’nın içi o cümleyle daha da daraldı. Her şey büyütülüyordu aslında. Ama kimse “büyütüyoruz” demiyordu. Konuşma devam etti. Nişan tarihi, salon, davetli sayısı… Ama Armina artık kelimeleri tek tek duymuyordu. Sadece tonları duyuyordu. Hesaplayan, ölçen, karşılaştıran tonları. Bir ara Nermin Hanım Armina’ya döndü. “Sen ne diyorsun tatlım?” dedi. “Bizim söylediklerimiz sana da mantıklı geliyor değil mi?” Armina bir an durdu. Herkes ona bakıyordu. İçinden geçenler boğazına kadar geldi. “Hayır” demek istedi. “Bu benim hayatım” demek istedi. “Ben eşya değilim” demek istedi. Ama dudaklarından çıkan sadece şu oldu: “Bilmiyorum… siz nasıl uygun görürseniz.” O an Dilruba’nın gözleri Armina’ya kaydı. Bekledi. Ama Armina bakmadı. Nermin Hanım memnuniyetle gülümsedi. “İşte böyle anlayışlı olmak lazım,” dedi. Anlayışlı. Armina’nın içinden bir şey daha eksildi. Toplantı bittiğinde çay bardakları boşalmış, kararlar alınmıştı. Ama o kararların içinde Armina yoktu. Kapıdan çıkarken Nermin Hanım Armina’nın koluna dokundu. “Zamanla her şey oturur,” dedi. “Sen bize güven.” Armina başını salladı. Gülümsedi. Ama içinden geçen tek cümle şuydu: “Ben kendime güvenemezken… size nasıl güveneyim.” Merdivenlerden inerken adımları ağırdı. Dilruba yanında yürüyordu ama konuşmadı. Saida ana önden gidiyordu, yüzü sertleşmişti. Dışarı çıktıklarında hava açıktı. Güneş vardı. Ama Armina’nın içi karanlıktı. Ve o an, ilk kez bu kadar net hissetti: Bu evlilik sadece bir yuva değil… yavaş yavaş içine girilen bir hesap defteriydi. Nermin Hanım’ın evinden çıktıktan sonra Armina’nın içinde büyüyen o sessiz ağırlık, ertesi sabah da peşini bırakmadı. Gece boyunca dönüp durmuş, uyku ile uyanıklık arasında aynı cümlelerin içinde sıkışıp kalmıştı. Sabah gözlerini açtığında ilk hissettiği şey yorgunluk değil, isteksizlik oldu. O gün okula gitmek istemiyordu. İnsanların arasına karışmak, ders dinlemek, sanki hayatı normal akıyormuş gibi davranmak istemiyordu. Ama gitmek zorundaydı. Çünkü hayat, insanın içi dağılmışken bile dışarıdan devam etmesini istiyordu. Aynanın karşısına geçtiğinde yüzünde ince bir solgunluk vardı. Saçlarını toplarken ameliyat izlerinin tam iyileşmemiş ağırlığını, göğsündeki o kırılganlığı, bedeninin aslında hâlâ toparlanmaya çalıştığını hissetti. İçinden, “Ben daha yeni kurtuldum, neden yeniden boğuluyorum,” diye geçirdi ama bunu sesli söylemedi. Üzerine sade bir şey giydi, çantasını aldı ve evden çıktı. Üniversitenin kantinine geldiğinde kalabalık çoktan dolmuştu. Tepsilerin sesi, kahve makinelerinin uğultusu, masalar arasında dolaşan öğrenciler, birbirine seslenen çocuklar… Hepsi hayatın normal akışıydı. Armina o akışın içinde yürüdü ve her zamanki masalarında onu bekleyen arkadaşlarını gördü. Unibjk grubundan çocuklar toplanmıştı. Siyah beyaz atkılar, telefon ekranlarında maç videoları, bitmeyen şakalar… Masaya yaklaşırken yüzünde istemsiz küçük bir tebessüm belirdi. İnsan bazen en büyük yarasını bile birkaç tanıdık sesin arasında birkaç dakikalığına unutabiliyordu. “Hoş geldin be doktor hanım,” dedi masadakilerden biri. “Yine bizi ektin sanıyorduk.” Armina sandalyesini çekip oturdu. “Yok ya,” dedi, “bu kadar kolay kurtulamazsınız benden.” Sesinde hafif bir yorgunluk vardı ama arkadaşları o yorgunluğu neşeyle dağıtmaya çalıştı. Beşiktaş’ın son maçı konuşuldu, tribündeki pankartlar konuşuldu, çocuklardan biri geçen gün yaşadığı rezilliği anlattı, bir başkası derslerden kaldığını söyleyip ortalığı güldürdü. Armina da güldü. Hatta bir an gerçekten güldü. O kadar içten güldü ki kendi bile şaşırdı. Tam o sırada telefonu titredi. Ekranda Alp’in adı vardı. Armina’nın yüzündeki tebessüm sanki bir el tarafından silinmiş gibi kayboldu. Telefonu sessize almak istedi, ama titreme devam etti. Bir kez daha. Bir kez daha. Masadakilerden biri, “Açsana, önemliyse,” dedi. Armina başını salladı. “Bir şey değil,” demek istedi ama telefonu çoktan yeniden titremeye başlamıştı. Sonunda istemeye istemeye açtı. “Efendim?” dedi, sesini olabildiğince düz tutarak. Alp hiç beklemeden girdi. “Neredesin sen?” Armina gözlerini kantinin kalabalığına kaçırdı. “Okuldayım.” “Okulda olduğunu biliyorum,” dedi Alp, sesi düşük ama gergindi. “Kiminlesin?” Bu soru Armina’nın içine dokundu. “Arkadaşlarımla.” “Hangi arkadaşların?” Armina bir an sustu. Masada kahkahalar sürüyordu, ama o artık o masanın içinde değildi. Alp’in sesi kulağında büyüyordu. “Alp, dersteyim gibi düşün. Sonra konuşalım.” “Hayır, şimdi konuşacağız,” dedi Alp. “Ben seni aradığımda ulaşamıyorum, sen kantinde keyif çatıyorsun. Dün yaşananlardan sonra hâlâ arkadaş muhabbeti yapabiliyor olman çok ilginç.” Armina’nın yüzü gerildi. “Keyif çatmıyorum. Sadece arkadaşlarımla oturuyorum.” Alp alaycı bir nefes verdi. “Ne güzel. Herkesle vakit var, bana gelince hep yorgunluk, hep bunalmışlık.” Armina çenesini sıktı. “Bu konu şu an konuşulacak bir konu değil.” Alp sesini biraz daha yükseltti. “Sen ne zaman istiyorsan o zaman konuşuluyor zaten. Her şey senin ruh haline göre. Evlilik dediğin şey böyle mi olacak? Canın sıkılınca arkadaşlarınla takılıp telefonu kapatacak mısın?” Armina etrafına baktı. Masadakiler artık onun yüzündeki değişimi fark etmişti. Burak karşı masanın ucundan dikkatle ona bakıyordu. Armina sandalyesini biraz geri çekti. “Ben kapatmıyorum telefonu, sadece boğuluyorum,” dedi, sesi ilk kez çatladı. Alp’in cevabı gecikmedi. “Boğuluyorsan demek ki yanlış yerdesin. Çünkü sana alan açmaya çalışan insanlara nankörlük yapıyorsun.” Bu cümle, Armina’nın içinde taşan son yere de çarptı. Sandalyeden kalktı. Kantinin biraz kenarına doğru yürüdü. Sesini düşürdü ama öfkesini saklayamadı. “Alan açmak mı? Siz bana alan açmıyorsunuz Alp, beni bir kalıba sokmaya çalışıyorsunuz.” Alp kısa bir sessizlikten sonra daha sert konuştu. “Bak, saçmalama. Sen yine abartmaya başladın.” Armina’nın gözleri doldu. “Bana her seferinde bunu söylüyorsun. Abartıyorsun. Hassassın. Uyumsuzsun. Yoruluyorum ben bundan.” Alp bu kez doğrudan vurdu. “Yorulan sadece sen değilsin. Sürekli sorun çıkaran biriyle uğraşmak da yorucu. Ben sana düzgün bir hayat kurmaya çalışıyorum, sen hâlâ çocuk gibi davranıyorsun.” Armina’nın nefesi kesildi. İçindeki bütün o tutulmuş cümleler, ilk kez birbirini iterek yükseldi. “Düzgün hayat mı? Sen bana hayat kurmuyorsun, hayatımı daraltıyorsun. Ben nefes almak için arkadaşlarımla otursam sorun, ailemle vakit geçirsem sorun, kendi başıma kalsam sorun. Sen sevgi diye her şeyimi kontrol etmeye çalışıyorsun.” Telefonun öbür ucunda bir sessizlik oldu. Sonra Alp’in sesi buz gibi çıktı. “Kimin aklını çeliyorsun sen? Kim dolduruyor kafanı böyle?” Armina artık durmadı. “Kimse doldurmuyor. İlk kez kendi sesimi duyuyorum.” Alp dişlerinin arasından konuşur gibiydi. “Bak Armina, sınırını aşma.” Armina’nın gözlerinden bir damla yaş düştü ama sesi ilk kez bu kadar keskindi. “Sınırı aşan sensin. Ben daha yeni kalp ameliyatı oldum Alp. Hâlâ toparlanmaya çalışıyorum. Sen ise her gün üstüme başka bir yük bindiriyorsun. Ben senden huzur beklerken sen beni daha çok yoruyorsun.” Alp öfkelendi. “Madem bu kadar kötüyüm, neden hâlâ bu ilişkinin içindesin?” Armina bunu duyunca bir an durdu. Gerçekten durdu. Çünkü o sorunun cevabını bilmiyordu. Ve bilmediğini fark etmek, telefondaki kavgadan daha çok acıttı. O an sadece şunu söyledi: “Belki de bunu ilk kez gerçekten düşünmeye başlıyorum.” Alp’in sesi sertleşti. “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?” Armina artık geri dönemeyeceği bir yere gelmişti. “Duyuyor. Hem de çok net duyuyor. Ama sen bugüne kadar benim ne dediğimi hiç duymadın.” Ardından, yıllardır içinde birikmiş kırgınlığın kapısı açıldı. “Bana sevgili gibi değil, üstünde hak sahibi olduğun biri gibi davranıyorsun. Senin annen beni törpülemekten bahsediyor, sen de bunu normal görüyorsun. Ben insanım Alp, sizin istediğiniz gibi yontulacak taş değilim.” Alp de artık tutamıyordu kendini. “Sen gerçekten dengesizleşmeye başladın. Böyle devam edersen bu iş rezil olur.” Armina dişlerini sıktı. “Rezilliği ben çıkarmıyorum. Ben sadece artık canımın yandığını söylüyorum. Ben çok sıkıldım inceldiği yerden kopsun Alp lanet gelsin kopmazsa” Alp bir şey daha diyecekti ama Armina onu duymadan telefonu kapattı. Bu ilk defa ona karşı gelmesiydi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE