Bölüm 12

2306 Kelimeler
Ertesi sabah erkenden yola çıktılar. Havaalanının özel girişinden geçip uçağa doğru ilerlerken Kale’ye ilk gidişini hatırladı. 7 ay önce heyecanla geldiği bu yerin en iyi ajanı olacağını kendisi bile tahmin edemiyordu. Özel bir görev için seçilmişti. Yaşadığı herşeyin bir rüya olmasından o kadar korkuyordu ki.. Ama değildi. Hepsi gerçekti. Aldığı her çizik, vücudundaki her çürük yaşadığı her saniyenin gerçekliğinin tek ispatıydı. Uçağa sakince yerleşip kulaklığını taktı. Kemerini de bağlayıp kalkışı bekledi. Eskiden son ses müzik dinleyen Hançer, artık son ses müzik dinlemiyordu. Sürekli etrafındaki tehlikeleri kollar hale gelmişti. Bundan da bir hayli memnundu. Şırnak’ın, çöl havasını andıran sıcak ve kuru havasını içine çekti. Albay postası karşılamasını yapıp askeriyeye yerleştirecekti kendisini. En çok da askerin, kendisi ile tek kelime bile konuşmaması ve soru sormaması hususunda talimat almış olmasına seviniyordu. Bu yerleştirme ve operasyonlar hakkında herkes çenesini kapalı tutacaktı. Çok ciddi bir ulusal güvenlik sorununu çözmek üzere harekete geçmişlerdi. Bu operasyonun da askerlerin kendi arasındaki aksiyon konuşmasına meze olup sızmasına izin veremezlerdi. Lojmana kısa bir yolculuk yapmışlardı. Çok geniş bir çemberin içinde olmamalarına sevinmişti. Çember ne kadar dar olursa o kadar işi kolay olurdu. Böyle bir alanda çok fazla ortada gezemezdi. Lojmanda bile ortada görünmemesi gerektiğinin, yüzünün ezberlenmemesi gerektiğinin çok iyi farkındaydı. Dinlenmek için sadece birkaç günü vardı Hançer’in. Bu birkaç gün içinde lojmana yerleşecek, biraz ortamı inceleyecek ve neyi nerede bulabilir ona bakacaktı. Bölge müdürlerinden kaçınmak zorundaydı. Bu operasyon yalnızca Ankara ile kendileri arasındaydı. O yüzden de öylece ortalarda gezip istihbarat kimliğini milletin ağzının içine içine sokamayacaktı. Kamuflajı gelip askeri istihbarat armasını takana kadar hiçbir harekette bulunamazdı. Bu hareket kısıtlamasından hoşlanmasa da, bu kadar gizli ve özel bir görevi riske edecek kadar özgürlüğüne düşkün değildi. Zaten insan sevmediği için tüm ihtiyaçlarını bir kişinin karşılaması pekala işine de geliyordu. Lojmandaki ikinci gününde balkonunun en gerisine sandalyesini koyan Hançer, etrafı dinlerken kendisi hakkında yapılan dedikoduları duydu. Nöbetçi iki askerin konuşması onu bir hayli eğlendiriyordu. Gülmemek için kendini zor tutarken sessizce bir sigara yaktı ve dinlemeye devam etti. “Oğlum şu üst kat lan işte.” “Tamam anladık anasını satayım. Mal mal bakma albay kızı falandır o.” “Onu nerden çıkardın oğlum? Hem ne bakmıcam lan bebek gibi hatun.” “Valla kızın kargolarını bile albay postası getiriyo. Birkaç kere ağzını yoklamaya çalıştım. Herşeye burnunu sokma diye tersledi beni.” “Ya siktirsin o da. Belki de kendisi yazıyo kıza ne bilcez oğlum” Hançer duyduklarıyla çok eğleniyordu. Günlük tiyatrosunu bulmuştu. Yanlarına üçüncü bir asker geldiğinde iyice eğlenmeye başladı. “O kızı bir iki kere sabahın köründe spor salonunda görenler olmuş nöbetçilerden. Çok terso hatunmuş yanaşmayın.” Son cümle daha çok hoşuna gitmişti. Son iki gündür, lojmanın içinde geziyor, kendisine belirtilen alanlarda sabah sporunu yapıyordu. Aylardır ilk defa dinlenecek şansı olmuştu ve bunu en iyi şekilde değerlendiriyordu. Bunlar son günleriydi. Bundan sonra dinlenecek hiç vakti olmayacaktı. Lojmanın içinde gezerken uzaktan bir iki kere Arda’yı gördüğünü düşündü. O anlarda kalbi yerinden çıkacak gibi fırlamıştı. Ama zihninin kendisine oyun oynadığını düşünüp kendine gelmeyi başarmıştı. Kapıya yanaşan zırhlı kamuflajlı aracı görünce ayaklandı Hançer. Muhtemelen albay postası, akşama hazırlık için kamuflajlarını getirmişti. Ancak sağ koltukta belli belirsin birini görmüştü. Yine Arda’yı görmüş gibi hissedince kafasını sağa sola sallayarak içeri girdi. Mutfağa geçip kendine bir kahve daha doldurmaya başladı. Kahveyi doldurunca derin bir nefes verdi. “Hançer kendine gel. Sen iyice kafayı kırdın. Siktirme Arda’nı da benzerlerini de.” diyerek kendine kızdı. Bir derin nefes daha alıp verdikten sonra kahvesini eline alıp yeniden balkona doğru yöneldi. Tam balkon kapısına uzandığı anda kapısı çaldı. Gelen beklediği üzere albayın posta eriydi. “Kamuflajlarınız komutanım.” dedi. Elindeki poşetleri gösteriyordu. Albay postası bir hayli genç bir çocuktu. Ama işini çok iyi yapıyor, çenesini çok sıkı tutuyordu. Hançer kapının hemen yanına bırakabilmesi için bir adım geri çekilerek çocuğa izin verdi. Çocuk kağıt torbaları bırakırken kahvesinden bir yudum aldı. “Teşekkür ederim.” dedi. Asker baş selamı verip “Sağol” dedikten sonra uzaklaştı. Hançer, yatağın üzerine oturmuş, içinde buruk bir mutlulukla dolabında asılı duran kamuflaja bakıyordu. Yakasındaki baruti siyah üzerine işlenmiş metal istihbarat arması ona hiç bu kadar soğuk görünmemişti. Yıllarca hayalini kurduğu istihbarat armasını göğsünü gere gere ilk kez üzerinde taşıyacak olmanın haklı gururunu yaşıyordu. Bir an, sadece bir an kamuflajın Arda’ya ne kadar yakıştığını hatırlayınca canının yandığını hissetti. Ayağa kalkıp dolabına yanaştı. Önce omuzlarındaki binbaşı rütbesine, sonra da sol göğsünün üzerinde takılı olan yazıya baktı. Askeriyede herkesin soyadının yazılı olduğu bu etikette kızın kod adı yazıyordu. Parmaklarını yavaşça işlemenin üzerinde gezdirdi. “Hançer”... Eğer bu işe başladığında kendine yeni bir isim seçme şansıı olsaydı, seçeceği herhangi bir ismin, üstlerinin kendisine verdiği bu isim kadar üzerine oturmayacağını düşünerek iç çekti. Bazı zamanlarda insanların, bizi, bizden daha iyi analiz ettiklerinin doğru bir olgu olduğunu, ona Hançer dedikleri ilk gün anlamış olması gerekirdi aslında. Ama bu gerçekle henüz yüzleşiyordu Hançer. Beyninin içinde kol gezen düşüncelerden kurtulmak ve bu melankolik ruh halinden çıkmak için, Zeynep olmayı bırakıp yeniden Hançer olmak için yalnızca birkaç saati vardı. Bağırarak bir of çekti. Gövdesini yatağın üzerine bıraktı. Sırtı yatağa değer değmez tavanı izlemeye ve içindeki tüm duyguları o beyaz boşluğa bakarak yok etmeye, ezmeye başladı. Aklına Avcı’yla olan eğitimlerinden biri geldi. “Hissizleştiğin gün kazanırsın Zeynep. İnsani duygularını kaybetmeyeceksin. Ama acıyı da hissetmeyeceksin. Bana şuan kızıyorsun, ama ben seni burada yeterince dövmezsem, sana acımadan vurdukları anda benden tiksinirsin.” “Senden nefret ediyorum Avcı.” “Rica ederim Zeynepciğim, en iyisi olman için çalışmalarıma teşekkür etmen ne hoş.” dedi ve Avcı, içi acıya acıya Zeynep’in karnına bir yumruk attı. “Aaah! Bu yumruğun bedelini sana ödeteceğim Avcı. Anam avradım olsun içinden geçicem oğlum senin!” diye inlemişti Zeynep. Avcı Hançer’in yüzüne iyice yanaşarak çenesini tutmuştu. Yüzlerinin arasında hiç mesafe yoktu. İkisinin dudakları neredeyse birbirine değerken nefesleri karışıyordu. Bu mesafeye rahatlıkla girebilmesinin tek sebebi, tavandan aşağı sallanan iki ayrı zincirin ucunda duran kelepçelere, ellerinin ayrı ayrı bağlanarak, Zeynep’in ayaklarının yerden kesilmesiydi. İçinde bulunduğu durum adeta bir zindandaki prenses gibiydi. Zavallıydı. Ama kendini zavallı hissetmemek zorundaydı. Avcı dişlerini sıkarak konuştu. “Dua et sana vuran benim. Ya vatan haini şerefsizin biri koluna kızgın demir bassa ne yapacaktın.” O gün Avcı’ya çok kızdığını hatırladı. Ama şimdi ne demek istediğini iyi anlıyordu. Ona kızmasına rağmen o gün, o dayaktan sonra yine aynı bugünkü gibi beyaz, boş tavana bakmış, içindeki tüm duyguları ezmişti Hançer. Acısını, öfkesini, hırslarını, çaresizliğin verdiği nefret duygusunu… Hepsini içinde bir böcek gibi ezip leşlerini de kalbinin en köşesinde bir yere tıkmıştı. Şimdi onların bir çift mavi gözü görmüş sanmanın etkisiyle canlanmasına izin vermeye de hiç niyeti yoktu. Postallarını bağlarken, kriptolu telefondan gelen aramayı yanıtladı. “Komutanım, harekete hazırız. Albayım sizi araçta bekliyor.” dedi yabancı ses. Muhtemelen albay postasıydı. Çocuğun sesini hiç bu kadar uzun duymadığı için tanımamış olduğunu düşünüyordu. “Tamam, beş dakikaya inmiş olurum. Teşekkür ederim.” dedi kibarca. Askeriyeye aşina olduğu için, bir çok ajanın aksine, kendisini kimseden üstün görmüyordu Hançer. Birlikte çalışan iki ayrı meslek grubu olduklarının çok iyi bilincindeydi. Yine de her zaman polis ve asker, MİT mensuplarının önünde saygılı olur, kendi üst rütbelilerine nasıl davranıyorlarsa öyle davranırlardı. Hançer buna hep şaşırmıştı. Aklına bunun nedenini sorduğu yarbayın sözlerini sık sık getirip ne iş yaptığını ve kim olduğunu hatırlamayı ihmal etmese bile buna hala şaşırıyordu. “Biz esir düşeriz kurtarırlar, siz esir düşersiniz tanımazlar. Biz önce vatan desek te dönecek bir evimiz barkımız, ailemiz çocuğumuz olur, sizin kendi adınız bile olmaz. Biz vatanı bedenimizle, kalbimizle korur gerekirse uğruna ölürüz. Siz, en zor şartlarda bile vatan uğruna yaşamaya çalışırsınız. Unutma Hançer, bir amaç uğruna yaşamak, bir amaç uğruna ölmekten daha zordur.” Piyade alayına doğru arabanın içinde ilerliyorlardı. albay, Hançer’in yüzünü endişe içinde izliyordu. hançer, albayın gerginliğini vücut dilinden okuyabiliyordu. Bu gerginlik Hançer’e bir hayli komik geliyor, şu zor zamanlarda bile onu güldürmeye yetiyordu. “İnsan yemiyorum albayım. Endişeye gerek yok. Benim derdim vatan uğruna canını feda etmekten korkmayanlarla değil, vatanı sırtından bıçaklayanlarla.” dedi. Albay gülümsedi. “Servisin en iyi ajanı ile kısa da olsa bir yolculuk yapmanın nasıl bir sorumluluk olduğunu tahmin bile edemezsin.” dedi albay güçlükle. Sesinin samimi çıkmamasından, Hançer’in vücudundaki gerginliği yanlış anlamasından korkuyordu. Kurduğu cümlenin bir kısmının yalan olduğunu kalkan kaşları ve gülümserken seyiren dudağından anlamak Hançer için çocuk oyuncağıydı. Albayın gizlediği birşey vardı. Yakında öğreneceğini düşünen Hançer ses etmedi. Masum bir yalan olduğunu görüyordu. Her yalanda herkesi öldüremezdi neticede. Canı istediğinde çok güzel salağa yattığı için, anlamazdan gelmeyi tercih etti. Gülümseyerek kafasını cama çevirdi. Albayı kendi düşünceleri ile başbaşa bırakmak istemişti. Alayın kapısından içeri girerken bir an yine uzaktan Arda’yı görür gibi olduğunda ensesine kadar tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Beyninin yine kendisine küçük tatlı oyunlar oynadığını anlamış, kendisine “Her asker Arda değildir!” hatırlatmasını daha sık yapmayı beyninin bir köşesine güzelce kazımıştı. Alayın içindeki yolculuk, lojman yolundan daha uzun sürmüştü. Nihayet ana binaya geldiklerinde Mürsel’in kendisini kapıda beklediğini görüp keyiflenmişti. Servisin en iyi ajanı dahi olsa, insanlığından bir şey kaybetmiyor, bazen tanıdık yüzler görmek ona bile iyi geliyordu. Aracın kapısını açıp indi. Başkanın sıcak gülümsemesi ona evinde gibi hissettirmişti. “Hoşgeldin Hançer. Nasıl? Etrafa alışabildin mi?” diyerek göz kırptı başkan. Hançer kıkırdayarak cevap verdi. Son 4 aydan beridir aralarında süregelen bu alışma şakasını sonsuza dek sürdürebilirlerdi. Rahat bir yatakta uyumakla taşı yastık yapmak arasında bir ajan için asla bir fark yoktu. İkisinde de derin bir uyku uyuman mümkün değildi. “Bilmem, sanırım biraz yerimi yadırgadım.” diyerek güldü Hançer. Başkan bir kahkaha patlattı ve bir kolunu Hançerin omzuna atarak sarıldı. Hep birlikte albayın odasına doğru ilerlediler. Protokol ve nezaket kuralları gereği oturmak için albayın oturmasını bekleyerek durdular. Ancak albay da yeterince nazik adamdı. Kendi koltuğuna geçip ben sizin üstünüzüm tribi atmak yerine yanlarındaki koltukta yerini alırken konuştu. “Lütfen oturun burada kimse kimsenin altı ya da üstü değil.” dedi. Albay babacan bir adamdı. Şartlar ne olursa olsun doğruları söylerdi. Yüzüne baktığında bu anlaşılıyordu. Belli ki arabada her neyi ağzında geveledi ve söylemediyse, Hançer’den ciddi anlamda çekinmişti. Hançer’in namı çok kısa sürede yayılmıştı. Herkes kızı bir ölüm makinası olarak tanıyordu. Hançer diye biri vardı, bir ölüm makinasıydı. Başarısız operasyonu varsa başarısız bilgi akışındandı. Karşılarında iri yarı bir adam beklerken, manken gibi görünen bir kadın bulduklarında şaşırıyorlardı. Hançer artık buna da alışmıştı. Albay konuşmaya başlayınca Hançer de adamı incelemeyi bıraktı. “Hançer, başkanım. Genel kurmay sizin için en iyi kara subaylarından bir ekip hazırladı. Beş kişilik küçük bir tim. Dilerseniz arkalarından en iyi özel harekat ekipleri de gelir.” dedi. Mürsel beğeniyle kafasını sallarken Hançer’in gözünün içi parlıyordu. Her zaman en iyilerle yarışarak operasyona çıkmayı severdi. Servisin en iyisi olmayı buna borçluydu. “En iyi istihbaratçılarımızdan oluşan beş kişilik bir tim de hazır. Hepsi hazırlanıyor. Bir saate karargahta olurlar. Askerleriniz operasyonun başında bir ajan olacağını biliyor değil mi?” dedi Mürsel. Albay tedirgin ve ürkek bakışlar atmıştı. Bir saniyelik bu korkuyu yakalayan Hançer gülümsedi. Arabada yakaladığı bakışların aynısıydı. Kendi kendine mırıldandı. “Geliyor bomba.” dedi dişlerinin arasından. Onu yalnızca Mürsel duymuştu. Tek kaşını kaldırarak albaya bakmaya başladı. Mürsel çok iyi manipülasyon yapardı. Bunu yemeyecek kadar iyisi henüz gelmemişti. “Elbette biliyorlar. Yalnız..” dedi ve durakladı. Belli ki nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Derin bir nefes alıp verdiğinde doğrudan söylemeye karar verdiğini anlamışlardı. “Yalnız Hançer’in kadın olduğunu bilmiyorlar. Yani hepsi onu erkek sanıyor.” dedi. Hançer’in tüyleri diken diken oldu. Öfkesi gözünden okunmasın diye kendisiyle savaş veriyordu. Aylardır, kendisini beğenmeyen bu albay dahi, tüm askerlerinin hayatı boyunca alacağı yaradan daha çok yara almış, daha çok işkence görmüş ve daha çok dayak yemişti. Bu kadar emeğin karşılığı, böyle bir cümleyle çöp edilip atılmak olmamalıydı. Hançer pek konuşmazdı. Konuşunca da ağır konuşurdu. Mürsel tam lafa girmeye hazırlanıyordu ki Hançer’in sağ kaşı havaya kalktı. Sol eliyle solunda oturan Mürsel’e durması için minik bir işaret vererek kafasını sola yatırdı. Yüzünde tehditkar bir gülüş vardı. “Askerlerinin rütbeden, ünvandan ve nasıl elde edildiğinden haberi vardır umarım. Vatan sevgilerinin onların o aptal hormonlarından ve testesteron yarışından daha büyük olduğunu düşünüyor ve bu cümleni yok sayıyorum albay.” dedi. Ses tonu da en az gülüşü kadar tehditkardı. Albay yutkundu. Diyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Hançer, yine Hançerliğini yapmış, lafıyla adamı dövmekten beter etmişti. Mürsel ortalığı toplamak için lafa girdi. “Her bir askerinizin bir kod adı olmalı. Hançer’in ve bir ajanın daha eşliğinde ciddi bir istihbarat eğitiminden geçmeliler. Fazla vaktimiz yok. Ortalamaya yanaşmak için maksimum 10 günleri var.” dedi ve Hançer’e döndü. “10 gün boyunca devamlı psikolojik baskı ve işkence dersi görüp sahaya çıkacaklar. Yaralarının çabuk iyileşmesi için ne yapabiliriz?” dedi. Hançer cevap verdi. “Reviri geceleri bana tahsis edin. Düzenli olarak yaralarını kontrol edeceğim. Zamanı hızlandıramam Tanrı değilim. Ama süreci hafif atlatmaları için yazacağım takviyeleri revirde bulundurmamız şart.” dedi. Mürsel başıyla onaylayarak albaya döndü. “Hançer’in tıp fakültesi mezunu olduğunu eklemeyi unutmuşum.” dedi. Albay gülümsedi. “Tabip binbaşı olarak da görmek nasip olur inşallah.” dedi. Mürsel kahkaha attı. “Bu kızın yakasında güvezi kumaş görmeyeceksin albay. Hep baruti siyah olacak.” dedi gülerek. Hançer, tabip subayların yakasında güvezi kumaş üzerine tıp sembolü taşıdığını biliyordu. Defalarca birlikte çalıştığı eski günleri hatırlamamak için önündeki suya uzanarak bir yudum su aldı. Etrafına bakındı. “Müsadenizle, ekip toplanana kadar karargahı görmek istiyorum.” dedi. Albay başıyla onu onayladı. Masasına yönelip çekmecesini açtı. İçinden beyaz bomboş plastik bir kart çıkarttı. “Hemen karşıdaki merdivenleri kullanarak bodrum kata in. Kapı kenarındaki sensöre bu kartı okut. İçindeki çip tek kullanımlık. İris tanımlamanı yapınca bu kart devre dışı kalacak. Çöpe atabilirsin.” dedi. Hançer başıyla onayladı ve yavaşça aşağı indi. Albayın tüm talimatlarını uyguladıktan sonra kapı açıldı. İçeride bilgisayardan bir ses duyuldu. “Ajan 1 giriş yaptı.” Hançer kafasını kaldırıp girişin hemen solundaki dev ekrana bakınca 10 adet boş kutucuk gördü. 1 numarada kendi resmini ve altında da rütbesiyle birlikte adını görünce dudağının sol ucu keyifle yukarı kıvrıldı. “Binbaşı Hançer” Gözlerinde içindeki gücü keşfetmişliğin verdiği acımasızlık kol geziyordu. Ekranın hemen yanında duvarda asılı duran Türk bayrağına bakınca aklına Mithat Cemal Kuntay’ın, Cumhuriyetin 15. yılı için yazdığı o şiirin son dizeleri geldi. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE