"Daha söylenecek misin? Yok, bak bu normal değil. Normalde de huysuz, çekilmez birisin ama bu aralar iyice beter oldun. "
Doruk, bir yandan söyleniyor, diğer yandan araba kullanıyordu.
Karan, "Emrivaki sevmiyorum Doruk." dedi. Sesi sertti. "Seninle, şirketi kurarken anlaşmıştık. Şirketin yüzü sen olacaktın. Davetler, açılışlar, seminerler, söyleşiler, fuarlar hepsine sen katılacaktın. Ben göz önünde olmayı sevmiyorum." diye ekledi.
Derin bir nefes alan Doruk, "Ya hu! Tamam. Bu kez böyle olsun. Yardım gecesi işte. Resim sergisiymiş. Gideriz, kızlara tablo alırız, hem gönüllerini almış oluruz, hem yardım yapmış oluruz, hem de göz dolduruz." deyip göz kırptı.
'Kızlar' dediği anneleriydi. En azından bu fikir, iyiydi. Annesine güzel bir tablo alıp ziyarete gidebilirdi. Biraz vakit de geçirmiş olurdu. Doruk, haklıydı. Sinirliydi; ama kendine. Aptal gibi Filiz'e odayı temizletmişti. Daha ilk geceden yatağında dönüp durmuştu. Sanki yıllardır o kokuyla yatıyordu. 'Sikeyim böyle işi!' dedi içinden. Üstelik cumartesi akşamıydı. Salıya daha çok vardı. 'Beste' diye iç geçirip sinirli bir nefes bıraktı.
..................
Levent, önünde durduğu tabloya gözlerini kısmış bakıyor, başını bir sağa bir sola eğiyordu. O kadar dalmıştı ki yaklaşık on dakikadır yanında duran kadını bile farketmedi.
Daha fazla dayanamayan kadın, "Abi, Allah aşkına söyle; ne anladın, tablo ne anlatıyor?" diye muzipçe sordu.
Levent, hiç beklemeden "Senin, müsrif olduğunu." dedi.
Kadın, şaşkınlıkla "Ne?" diye sordu.
Levent, "Boyayı çok kullanmışsın Alya. Bu ne kızım böyle; pütür pütür." deyince Alya, bir kahkaha attı.
"Abi, ona dokunuş deniyor."
"Ben boya israfı diyorum." dedi Levent.
Alya, "İmpasto olduğu için, biraz kalın bir katman sadece o kadar." dedi. Hala ağzı kulaklarındaydı.
"Bir de açıklama yapıyor." diyen Levent, sinirlenmişti. "Kızım, ben ne anlarım?"
Alya, "Aşk olsun Abi! O kadar sanat galerisi açtık, her sergide yanımdaydın. Hiç mi anlamadın bir şey?" diye sitem etti.
Levent, ters ters bakıp "Gidip biraz da sürrealist tabloları yorumlayacağım." deyince Alya, arkasından kıkırdadı. En azından akımları öğrenmişti. Takdir etti.
..................
Doruk, arabayı Safiye Sultan Sanat Merkezi'nin otoparkına bıraktığında Karan, hala içeri girip girmemek konusunda kararsızdı. Eve gitse, odada delirecekti. Dışarı çıksa, gözleri Onu arayacaktı. Karan, bu düşüncelerle boğuşurken kendini, serginin sıcak ortamında buldu. Duvarlara üstünkörü bir göz gezdirince gerçekten de enfes eserler olduğunu gördü. Annesinin, resme olan tutkunluğu sayesinde, daha küçük yaşlarda, galerileri gezmeye başlamış, eserleri az çok yorumlayacak kadar bilgi sahibi olmuştu. Belliki burada; Feride Sultan'ı sevindirecek bir şey bulabilecekti.
"Doruk Üstünel ve Karan Aslanoğlu!" diyen Küratörün sesi, Levent'in kulaklarına ulaşınca dönüp baktı.
"Siktir!" deyip gözlerini Karan'a dikti. Salondaki sütunlardan, en yakındakinin arkasına gizlendi. İçinden 'Bunun burada ne işi var?' diye geçirdi. Doruk Üstünel'i bu gibi etkinliklerde görmeye alışıktı ama Karan Aslanoğlu, resmen gecenin sürpriziydi.
Onların ardından salona giren adamla, ikinci bir 'Siktir!' çekti. Hemen patronunu aradı.
"Haluk Bey, bir sorunumuz var, hatta birden fazla." dedi. Kulağına dolan hırıltılı nefes seslerine çoktan alışmıştı.
"Anlat." dedi Haluk.
Levent, aceleyle "Karan Aslanoğlu, galeride Efendim." dedi.
Bir an kulağındaki hırıltı kesilip yerini, küçük bir öksürük nöbetine bıraktı. Bunlara alışkın olan Levent, büyük bir sabır ve soğukkanlılıkla bekledi.
Haluk, "Seni gördü mü?" diye sorunca Levent, "Hayır, Efendim." dedi.
Kulağındaki ses, "Hanzade?" dedi.
Levent, ileride başka bir ressamla sohbet eden Alya'ya baktı. "Hayır, Haluk Bey henüz Onu da görmedi." dedi.
"Üstelik; Kerem Zeydan da burada." dedi Levent.
"Şerefsiz piç!" diye boğuk bir küfür kulaklarına ulaşınca Levent, sırıttı. "Kenan'a söyle; o Kerem itini göndersin. Sen de gerekmedikçe Karan Aslanoğlu'na görünme. Ters bir şey olursa, ne yapacağını biliyorsun." diyen Haluk, telefonu kapattı.
Hala Doruk ve Karan'la sohbet eden Küratör, telefonuna gelen bildirim sesiyle ekrana baktı.
Levent: Kerem Zeydan'ı gönder.
Gelen mesaj üzerine gözlerini kapıya çeviren Kenan, Kerem'le göz göze gelince yutkundu. Bu adam, Onu ürkütüyordu. Kerem, yüzündeki sırıtışla birlikte yanlarına yaklaştı. Kenan, eliyle kapıdaki güvenlik görevlilerine işatet etti.
"Kerem Bey, sizden sergiyi terk etmenizi istemek zorundayım." dedi Kenan.
Ne olduğunu anlamaya çalışan Doruk ve Karan, arkalarına bakınca Kerem'le göz göze geldiler. Karan, kendilerinden farklı bir iş kolu üzende çalışan Kerem'i, gıyaben tanıyordu. Ama Doruk, sık sık iş adamları toplantılarında Kerem'le karşılaşıyordu.
Yanlarına gelen Kerem, kibirli bir tavırla "Bir yardım gecesinde potansiyel bir alıcıyı engelliyorsunuz. Gerçekten, kimsesiz çocuklara yardım etmek istiyor musunuz? Bilemedim." dedi.
Kenan, "Ressamlarımızdan birini rahatsız ettiniz. Bu affedilemez. Lütfen uzatmayın, arkadaşlar size çıkışa kadar eşlik etsin." dedi.
Onlar, tartışırken Karan'ın dikkatini tablolardan biri çekti. Birkaç adım attı, yaklaşıp incelemeye başladı.
Tablo; mor, pembe ve turkuazın canlı tonlarıyla yapılmış, rüya gibi bir merak duygusu uyandıran soyut bir manzara resmiydi. Vuruşları, oldukça cesur bulan Karan'ın kaşları havalandı. Zıt renkler; oldukça güçlü bir görsel etki yaratmıştı. Derinlik ve doku oluşumu ilgi çekiciydi. Ressam; geleneksel manzaraların sınırlarını zorlamış, hayal gücü ile gerçeklik arasında sınırsız bir enerji alanı oluşturmuştu. Hem yumuşak, hem de dağınık ışıklarla yaratıcılıkla duygusallığı birleştirmişti. Karan, resmi biraz da romantik buldu.
Karan, tablonun altındaki küçük plakaya merakla baktı: Alya Demirkan.
Birkaç resim ötede başka bir tablonun başına geçerken, Küratör ile Kerem'in tartışmasına; Doruk da dahil olmuş, ortamı yumuşatmaya çalışıyordu.
Baktığı tablo; Alya ile Levent'in önünde durup şakalaştığı tabloydu. Yine; rüya benzeri bir durumu anımsatan canlı renklerin kullanıldığı bir tabloydu. Bu tabloda da cesur fırça darbeleri kullanılmıştı. Ama bu resim dokuluydu. Sıcak ve soğuk renkler birlikte kullanılmıştı. Ufuk çizgisinin; belirsiz olduğu, göksel bir genişliğe karıştığı hareketli bir tabloydu. Karan'a sonsuzluğa bakıyormuş gibi hissettirdi. Altın ve mor renkler, soyut formları ve dokuları vurgulamak için kullanılmıştı. Bu da bu, doğa sahnesine bir gizem ve merak duygusu katıyordu. Karan'ın dudakları kıvrıldı. Çok beğenmişti. Altındaki plakayı okuyunca yine aynı isimle karşılaştı: Alya Demirkan.
"Kenan Bey!"
Kenan, kendine seslenen Karan'a döndü.
Karan, "Alya Demirkan." deyince Kerem de Ona döndü. "Bu ressamın sergide kaç tablosu var?" diye sordu Karan.
"Altı, Karan Bey."
Kenan'ın cevabına memnuniyetle başını sallayan Karan, "Altısını da alıyorum. Rezerve edin lütfen." dedi.
Keyifle başını sallayan Kenan, salon görevlilerinden birine, birkaç talimat verdi. Sergi bitene kadar, resimler sergilenecekti ama üzerlerine rezerve plakası asılacaktı.
Kerem, dişlerinin arasından "Onları ben alacaktım." diye tısladı.
Kerem'in, bu saçma hatta çocukça tutumuna Karan, sadece küçümseyici bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Karan'dan gizlenerek olanları izleyen Levent, Kerem'in bozguna uğramış suratından çok zevk alıyordu. Ama Onun bir an önce çıkması lazımdı.
Kerem'i, bir taraflarına takmayan Karan, Kenan'a "Müsaitlerse Hanımefendi ile tanışmak istiyorum." dedi. Gerçekten de bu; heyecanlı ama cesur ressamla tanışmak istiyordu. Tablolardaki birkaç detayı, Onun ağzından dinlemek, hatta mümkünse görmeden almış olduğu diğer dört tabloyu, birlikte yorumlamak istiyordu.
"Hay hay!" diyen Kenan, görevliye gereken talimatı verdikten sonra Kerem'e döndü.
"Kerem Bey, artık çıkmanız gerek. Alya Hanımla yüz yüze gelmeseniz daha iyi." dedi. Ama Kerem'in pek söz dinlediği yoktu. Koca cüssesiyle, yerinden bir milim bile kıpırdamıyordu.
Karan'ın kaşları havalandı. Kerem denen herifin, rahatsız ettiği ressam; tablolarını aldığı kadındı. Tuhaf bir bıkkınlıkla gözlerini devirdi. Çoğunlukla hemcinslerinden utanıyordu.
"Sen!"
Gelen sese, hepsi dönüp baktı. Karan'ın, gözleri büyüyüp kalp atışları hızlandı. Nefes alışverişi sıklaştı. Dudakları aralanıp içinden; ufak bir iniltiye benzeyen "Beste!" ismi döküldü.
Giyidiği topuklularla, zemini döve döve gelen Alya, Karan'ın yanından bir rüzgar gibi geçip Kerem'in önünde durdu. O rüzgarla savrulan hanımeli kokusu; Karan'ın genzini doldurunca derin bir nefes alan Karan, genzi mi yoksa kalbi mi bayram etti bilemedi. Kokunun etkisinden sıyrılınca dikkatini; alev almış gözlerini, Kerem'e diken Alya'ya çevirdi. Alya, parmağını Kerem'e doğru salladı.
"Bana bak! O tabloların hepsini yakar, karşısına geçer izlerim, yine de senin, o iğrenç bakışlarının onlara değmesine izin vermem. Pis sapık! Benim, sana satacak tablom yok!" dedi.
Karan, bir yandan Alya'ya inanmaz gözlerle bakıyor, diğer yandan aklına mukayet olmaya çalışıyordu.
Araya giren Kenan, "Sakin olun Alya Hanım. Tablolarınızı Kerem Bey değil, Karan Bey aldı." dedi. Karan, Kenan'ın ağzından Alya adını duyunca ürperdi. Beste, nasıl Alya olabilirdi?
Kenan'ın söylediği şeyle Alya, bakışlarını Karan'a çevirdi. Bir iki adım atıp tam karşısında durdu. Zümrüt yeşili, ince askılı elbisesinin içinde, bir mücevher gibi parlıyordu. Karan, tekrar o gözlerde bir tanışıklık işareti, aradı ama yine bulamadı. Ela gözlerindeki ateş, biraz azalsa da hala kendini belli ediyordu.
Alya, "Umarım, siz de sapık değilsinizdir." deyip çıkışa doğru adımlarken "Rezerve!" diye bağırarak satışı onayladı.