bc

KARANLIK 2 - BEMBEYAZ (Türkçe)

book_age16+
588
TAKİP ET
2.6K
OKU
friends to lovers
kickass heroine
sweet
bxg
city
highschool
first love
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Mila Çağlar... Esila'nın prensesi, Araf'ın herkesten sakındığı biricik kızı.

Sakin ve huzurlu günleri 18. yaşıyla geride kalacak olan Mila, annesi gibi bu zorluklara göğüs gerebilecek ve Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğabilecek mi, yoksa babasının zorlukla kurtulduğu bu batağa saplanacak mı?

Ve en önemlisi... Aşkı bulabilecek mi?

Not: Bu kitap KARANLIK kitabının devamı olmakla birlikte -çoğunlukla- bağımsız olarak ilerleyecektir.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1
17. yaş gününü berbat kılacak ne olabilir? Alınan kötü bir hediye mi, unutulmak mı, gelen kara bir haber mi? Bence hiçbiri. Yani... Benim için öyle. Çünkü hediyeler kutsaldır. Özel bir zaman için alınırlar ve ne kadar kötü olursa olsun, o anın büyüsünü içlerinde saklarlar. Tıpkı fotoğraflar gibi! Unutulmak ise... Zaten kaçınılmazdır. İnsanlar ölmeden önce bile bir hastalık veya kaza sonucu hafızalarını kaybedip, kim olduklarını unutabiliyor. Başkalarının unutması neden can sıkıcı olsun ki? Kendine verdiğin değer kadar değerlisindir zaten. Haberler de geçicidir. Birkaç saat içinde o kocaman gri toz bulutu kaybolup yerini yeniden gökkuşağına bırakabilir. "Mila! Haydi çabuk ol. Geç kalacağız." Hale'nin hangi durumda olursak olalım cıvıl cıvıl çıkan sesini duyduğumda elimdeki 5. doğum günümde hediye olarak gelen oyuncak ayıcığı ve fotoğrafı çantama yerleştirdim. "Geliyorum." Sesim ona oranla fazlaca cansız çıkmıştı. "Neyin var?" Çantamın fermuarını kapattım ve ona baktım. "Hiçbir şeyim. Neden ki?" "Fazla neşesizsin. Efe mi bir şey yaptı yoksa?" "Efe bana bir şey yapmaz." Ağır çantamı yerden aldım ve omzuma asıp yürümeye başladım. Birkaç uzun adımdan sonra bana yetişti. "Tabiki de biliyorum Efe sana bir şey yapmaz. Ama Dünya üzerinde neşeni kaçıracak biri varsa o da Efe'dir." "Birlikte bir şeyler yapacaktık. Beni ekti. Aradım, suratıma kapattı." Bordo ojeli tırnaklarımla oynarken bu rengin fazlaca iddialı olduğunu düşünmeye başlamıştım. "Belki işi çıkmıştır? Biliyorsun... bar filan?" "Bugün bara gitmeyecekti ama bilmiyorum. Belki haklısındır." Derin bir nefes aldım. "Biz bir şeyler yapalım. Alışverişe ne dersin?" Gülümsedi ve kolunu omzuma attı. "Yemekte yiyeceksek neden olmasın?" ☁☁☁☁☁ "Baksana, bu renk sana efsane olur!" Elindeki saks mavisi gömleğe ilgisizce baktım. "Göğüs kısmındaki işlemeleri beğenmedim." Boğazından gitgide sinirlendiğini belirten bir ses çıkardı. "Her elime aldığıma bir laf söylüyorsun! Bakmayacaksan neden geldik ki?" Elindeki çirkin gömleği yerine astı. "Sen bak diye... Gerçekten benimle ilgilenmene gerek yok. Şurada oturacağım." Elimle işaret ettiğim yere gidip fazlaca küçük olan yumuşak tabureye oturdum ve etrafı izlemeye başladım. İnsanlar tuhaf bir alışveriş furyası içindeydiler. Bitmeyen bir açlıkla kucak dolusu eşyayı seçiyorlar, kasiyerler ise robotlaşmış hareketler ile değerinden kat kat fazla olan eşyaları müşterilere kitliyordu. "Sence de fazla garip, değil mi?" Zar zor sığdığım tabureye biri daha oturunca popom dışarıda kalmıştı neredeyse. Kaşlarımı çatarak sesin sahibine döndüm. "Popomun zor sığdığı yere hayvan gibi bedenini sıkıştırman mı? Bence de." Güldü. Bembeyaz dişlerinde doğal olmayan bir görüntü vardı. "Yakınız." "Fark ettim." Yeniden güldü ve ayağa kalkıp pantolonu düzelterek, önümde yere çöktü. Kız, evlenme teklifi alıyorsun galiba. Ne evlenmesi? Reşit bile değilim ben. Bir yıl nişanlı gezersiniz. Reşit olduğun yaz da bir düğün. Oohh, mis. Babam da sinirinden ya hapse ya akıl hastanesine düşer. Annemin yapacaklarını söylemiyorum bile. Evde kal e mi! İç sesimle girdiğim saçma kavgadan sıyrılıp çıkmama neden olan şey, karşıma çöken çocuğun cebinden çıkardığı bir dal sigarayı dudaklarının arasına yerleştirmesiydi. "Burası kapalı bir alan. Sigara içemezsin." "İstersem içerim." Tek kaşımı kaldırdım. "Hadi ya? Kimsin sen?" "Demir... Sadece bunu bil yeter." Dudaklarına yerleştirdiği sigarayı diğer cebinden çıkardığı çakmakla tutuşturup, duman yüzünden yangın söndürücülerin devreye girmesi arasında yalnızca yirmi saniye vardı. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Ayağa fırladım. Yavaş hareketlerle o da kalktı. "Yaşıyorum." Göz kırptı ve çıkan karışıklıkta uzun adımlarla gözden kayboldu. *** İnsan hayatı çeşitli evrelerden oluşur. Bebeklik evresi... Büyüme evresi... Gençliğe giriş... Tamamen genç bir kadın sayılma zamanları... Orta yaşlılık ve yaşlılık. Bu evreler birbirlerini kusursuz bir zincir şeklinde takip ederler. Yani... Bilim kurgu veya fantastik bir evrende doğmadıysanız hayatınız bu evreler içine sıkıştırılmıştır. Kim sıkıştırdı? Neden bize bunu yaptı? Kafamda binlerce... hatta milyonlarca soru var. Dünya denilen bu mavi belaya hapsedilmiş hisseden yüzlerce insan vardır sanırım. Sayıyı abartmak gerekirse binler... hatta belki milyonlar. Kalabalık bir sokakta yürürken etrafınıza çok dikkatli bakmanızı öneririm. Yanınızdan en az on tane kırılmış ve savrulmuş insan geçecektir eminim. Gözleri şişmiş bir adam belki de bir hafta önce annesini kaybetti. Vücudu ve yüzü morluklarla kaplı bir kadın belki de akşam yemeğin tuzunu fazla kaçırdığı için kocasından dayak yedi. Bir paket mendil satın almanız için etrafınızda pervane olan çocuk hasta babasının ilaç parasını çıkarmak için çabalıyor belki de. Yanınızdan geçen koltuk değnekli ve bir bacağı olmayan adam belki de geceleri rahat uyuyabilelim diye bizi kollarken bir kahpenin tuzakladığı mayın yüzünden gazi oldu. Açık kıyafetleri yüzünden bazı kendini bilmez şuursuzların utanmadan orospu dediği kadını, bir adam çok sevdi. Gece yolda yürürken iğrenerek baktığınız ve travesti diye dalga geçtiğiniz kadınınerkeğin ruhu, sizin katran bağlamış kalbinizden daha renkli! "Ne düşünüyorsun balım?" Kendini koltuğa hemen yanıma bırakan babama döndüm. "Hiç, babacığım... dalmışım. Ne zaman geldin?" Omuzlarımdan dökülen saçlarımı okşadı. "Az önce geldim bebeğim." Gülümsedim ve babamın yüzünü inceledim. Ne renk olduğuna karar veremediğim gözleri hala yirmili yaşlarındaki gibi parlıyordu. Bu parıltı anneme bakarken doruklara çıkıyordu. Kırk yaşına basmasına üç sene kalmış olmasına rağmen saçları hala kömür gibi siyahtı. Gözünün kenarında gülünce beliren minik kırışıklık bile onu daha da yakışıklı gösteriyordu. Kalıplı ve uzun boyuyla orantılı heybeti onunla ilk tanışanlarda ufak bir ürkme yaşatsa da, tatlı kalbiyle anında yumuşatabiliyordu ortamı. Gerçekten... Babam benim ilk aşkımdı. "Baba..." Bakışlarını kapıdan giren annemden çekti ve gülümseyerek bana baktı. "Efendim balım?" "Zaman sana işlemiyor mu?" Kocaman bir kahkaha patlattığında benim de gülmeme sebep oldu. Canım babam... Beni hep güldürürdü. "Bilmem, işlemiyor muymuş?" Anneme baktı, "Sen ne düşünüyorsun sevgilim?" "Kızımız haklı. Benim bile beyaz saçlarım olmaya başladı Araf ya, bir yaşlan be adam." "Anne onlar sarı ya, beyaz değil. Kaç kez söyleyeceğim?" "Evet balım, konuş... Susma! Annen bana inanmıyor bu konuda." Yeniden güldüm ve omzumu babama yasladım. Kolunu diğer omzuma attı ve beni iyice kendine çekti. "Ay tamam, beyaz değil sarı olsun! Hemen koalisyon oluşturun bana karşı." Yalandan kızsa da, içinden güldüğünü biliyordum. "Olur mu öyle şey güzelim ya?" Diğer elini anneme uzattı. Annem gülümsedi ve babamın parmaklarına parmaklarını kenetledi. Koltuğa iyice kıvrılırken bende kendi kendime gülümsüyordum. Böyle güzel ve kutsal bir aşktan doğmak, hayatta başıma gelebilecek en güzel şeydi sanırım. ☁☁☁☁ Yarım saat sonra kapı adeta tekmelenerek çalındığında gelen tek bir kişi olabilirdi. "Efe." dedik, babamla aynı anda. Güldü. "Ben bakayım." Kıvrıldığım yerden kalktım ve hala aralıksız çalan kapıya yöneldim, "Hem zile basıp, hem tekmeleyip hem de eliyle nasıl tıklatabiliyor, çok merak ediyorum." "Can'ın oğlu sonuçta. Yadırgamamak gerekir." Kendi kendime sesli düşünmeme babamın verdiği cevap bayağı mantıklı gelmişti. Kapıyı açtığımda Efe'nin eli havadaydı. "Bir gün suratıma yumruk veya malum yerlerime tekme indireceksin diye çok korkuyorum Efe." "Hee.. ondan sonra da Araf amca benim nerelerime neler yapar acaba?" "Bundan hiç şüphen olmasın Efeciğim." dedi babam. "Şu an bile korkudan donlarıma bırakabilirim Araf amca." Güldü ve bir anda durup havayı kokladı. "Ay, n'oldu yine? Köpeğe bağladın?" "Kek kokuyor lan!" Beni nazikçe kenara itip mutfağa doğru koşturdu. Kapıyı kapatıp ben de peşinden gittiğimde ilk dilimini yemiş ikincisine başlamıştı. "Oha be." Kafasını tabaktan kaldırdı, "Baba!" diye seslendim. "Efendim balım?" "Kilerin kapılarını kilitle, buzdolabına zincir vur. Efe aç gelmiş." Babamın kahkahasını işittiğimde Efe ağzındakini yuttu. "Yanlış bir şey söyledin prenses, ben prensip olarak hep açım." Güldüm ve karşısındaki sandalyeye oturdum, "Pişt pişt... Meyve suyu koysana." ☁☁☁☁ Çok uzun uğraşlar sonucunda Efe'yi çöreklendiği masadan ayırıp sinemaya getirmeyi başarmıştım. Saat altıyı geçerken sinemaya gelmeye meraklı olduğumdan değil, Efe çok ısrar etmişti iki gün önce. Tabi... Olay yemekleri görümce değişmişti. "Ne yesek ya? Acıktım sanki." "Beni ye Efe, beni. Bir yemediğin ben kaldım ya! Daha yarım saat önce yarım kalıp keki ve iki litre meyve suyunu gömmedin mi sen?" "N'olcak kızım ondan? Evden çıkıp arabaya gidene kadar sindirdim bile onları. Sindirmek deyince... Tuvalet ne tarafta kaldı ya? Bir bakıp geleyim." Elimle ilerideki tuvaleti gösterdim, "Tişikkirlir... Sen de şuradan kıyafet falan bakıver." "Hıhı... anca zaten." İmayla söylediğim şeyi duymadan tuvaletin yolunu tutmuştu bile. Başımı iki yana salladım ve en yakın kitapçıya girdim. Raflardaki yüzlerce kitap içimi rahatlatıyordu. Kitapların olduğu bir yer, önünde sonunda aydınlığa kavuşurdu. Çoğu kitabı inceleyip beş tanesini kasada üst üste dizdiğimde güleç yüzlü adam başını okuduğu yaprakları sararmış kitaptan kaldırdı ve aldığım kitapları inceledi. "Harika seçimler, küçük hanım. Çay mı, kahve mi?" Gülümsedim. "Kahve." Masanın altından aldığı küçük bir paket kahveyi ve karton bardağı, kitapları yerleştirdiği poşetin içine attı. "Ay mı, yıldızlar mı?" "Ah... bu çok zor." Aklıma Efe'nin odasının tavanındaki yıldız yapışkanları geldi, "Yıldızlar olsun." Güldü ve ayraç bölümünden seçtiği yıldız baskılı ayracı da poşete attı. Ödemeyi yapıp çıktığımda Efe'nin beni beklediğini gördüm. "Erkencisin?" dedim gülerek. "Rahat bırakmadılar ki işimizi görelim. Tak tak kapıya vuruyorlar!" Güldüm, "Sen ne aldın?" Elimdeki poşeti aldı ve açtı, "Oo... Güzel. Kültürlü kızları severim." "Hadi, hadi. Film başlayacak yirmi dakika sonra." Bir kaç dakika sonra sinema salonunun yanındaki küçük markete girdi ve aldıklarını tişörtünün içine sokarak çıktı. "Ne yapıyorsun acaba Efeciğim?" Onunla her dışarı çıkışımız ayrı bir olaydı. "Yolluk alıyorum yanımıza." "Niye tişörtünün içindeler peki?" "Sinemaya dışarıdan yiyecek sokmak yasak. İçerdekiler de bana yetmiyor." Derin bir nefes aldım. "Hamilelere benziyorsun." "İmkansız mı kızım? Belki ben taşımak istedim çocuğumuzu? Olamaz mı? Deniz atları yapabiliyor, bence bizde yapabiliriz." "Keşke deniz atı olsaydın." "Keşke ya... Ama şu anki halim de at gibi bence. Baksana popişime, Kylie bacıda böyle popiş yok." Başımı iki yana salladım ve sinemaya girdim. Efe girişte biraz sorun yaşasa da bir şekilde yiyeceklerini kaptırmadan içeri girdi. Bence ya biraz parayı konuşturdu ya da gerçekten hamile olduğuna ikna etti. Bilemedim... ☁☁☁☁ "Niye kimse yok?" Koltuklarımızı ararken hararetli bir şekilde konuşmaya başlamıştım, "Hayır yani, güzel ülkemde nerde faydalı bir şey var, orada hiç kimse yok. Kitapçılar bomboş, sinemalar bomboş, tiyatro desen yok gibi bir şey! Keşke Karagöz'ün oynatıldığı dönemde yaşasaydım." Efe ilgisiz bir şekilde bana baktı ve çok üzerinde durmayıp tişörtünün içine tıktığı yiyecekleri çıkarmaya başladı. Tam kemerine sıkıştırdığı çikolatalar ve boxer lastiğine sokuşturduğu jelibon paketi hakkında konuşacaktım ki, bir şey susmamı sağladı. Kafamdan aşağı dökülen simli kağıttan kesilmiş yıldızlar ve ekranda beliren yazı. İyi ki doğdun güzel prenses. Kalbin kadar güzel yıllar geçirmen dileğimle... Başlayan videoyla açılan ağzımı dolduran şey, Efe'nin ağzıma tıktığı mısırdı. **** İnsanlar gariptir. Bir bebeğe nefretle bakabilirler, ölsün diye yeni doğmuş bebeği çöp kutusunun yanına koyabilirler, diğer insanlarla dalga geçip kalp kırabilirler, adam öldürebilirler veyahut en basiti gülünecek hallerine ağlarlar. Salya sümük ağlamaya başladığımda Efe şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Ne oldu be?" Ağzının kenarından sarkan çikolatası yaşadığı şaşkınlığı gösteriyordu. Ona kısa bir bakış atıp yeniden ekrana döndüm. Başlayan video avazım çıktığı kadar ağlamamı sağlamıştı. Efe kalkıp iki koltuk uzağa oturdu. Ama onu takacak halde değildim çünkü geçmiş zamana gitmiştim. En sade biçimiyle üç zaman aralığı vardır. Gelecek, şimdiki, geçmiş... Gelecek insanı kaygı içinde bırakır, şimdi ki zaman heyecanlandır, geçmiş ise hüzne boğar. Gitgide boğulduğumu hissediyordum. Video, bale salonuna ilk girişime götürmüştü beni. 13 yıl önce... "Babacığım, korkuyorum." Araf bacağına sarılan küçük kızının önüne çöktü ve saçlarını okşadı. "Neden korkuyorsun balım?" "Ya yapamazsam ve içeridekiler benimle dalga geçerse?" Dört yaşında olmasına rağmen kızının bunları düşünmesi Araf'ı şaşırmıştı. "Yapabileceğini biliyorum bitanem. Hem... Bale yapmayı sen istememiş miydin?" "İstedim ama televizyon karşısında yapmak daha az stresli." 'ulan ben stres kelimesinin anlamını on dört yaşımda öğrendim, bacağımdan kısa çocuk stres diyor bana ya.' diye geçirdi içinden. " Rahatlamak için ne yapmak istersin bakalım?" diye sordu yine de. " Sarılabiliriz mesela." Araf gülümseyerek kollarını açtığında kızı ince kollarını boynuna sardı. Araf yeniden cenneti kucaklamış gibi hissetmişti. Mila ise, en güvendiği yerdeydi. "İyi geldi mi balım?"  Kızının saçlarının kokusu aşık olduğu kadının kokusuydu. İçine çektiğinde, kadına da sarılıyormuş gibi hissediyordu her zaman. "Geldi." dedi ve bıcır bıcır sesiyle konuşmaya devam etti, "Babacığım, sen varken kimse bana zarar veremez, değil mi?" "Veremez güzel kızım." Araf derin bir nefes almıştı. "Sen çok güçlüsün. Ben de büyüdüğüm zaman senin kadar güçlü olabilir miyim?" "Tabiki de... Hatta benden daha güçlü olabilirsin." "Annem bir tane masal anlatmıştı geçen gün, Dünya'yı omuzlarında taşıyan bir abi varmış." Araf güldü. "Atlas." "Heh, evet o... Ben büyüyünce onun kadar güçlü olacağım." "Ooo...bu çok güçlü olmak demek. Beni de korur musun o zaman?" "En çok seni korurum. Bir de annemi. Bir de Efe'yi. Ama o kendini korur. Can amcayı da korumam o da kendini korur, o da çok kocaman. Yağmur teyzeyi korurum. O çok tatlı. Pars'ı da korurum. Sarp dayımı da korurum çünkü o güçsüz hep bilek güreşinde bana yeniliyor. Melek yengeyi de korurum, o da çok güzel." "Başka kim kaldı?"  Araf kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. "Çakıl! Çakıl'ı da korurum. O annemi çok seviyor. Ay bir de Ömer amca var ama o çoooook kocaman, herkes korkuyor ondan. O halleder." Araf kendini tutamadı ve güldü. "Peki, peki... Kurtulmak için Atlasçılık oynama ufaklık, istediğini biliyorum." "Of baba ya... Vakit  kazanıyorum ne güzel!" Araf Mila'nın alnını öptü. "Yapabilirsin güzelim. Git ve onlara bale nasıl yapılırmış göster." Mila babasının yanağına bir öpücük kondurdu ve giydiği kabarık bale eteğini düzeltip kapıyı itti. Kapı kapanmadan hemen önce babasına el sallamaya vakti olmuştu. İçerideki herkes ondan fazlaca büyüktü. Aralarında minicik kalmıştı. Ama olsundu... Korktuğunda koşup boynuna sarılacağı babası hemen kapının dışında duruyordu. İşte... O zamandan beri. Tam on üç yıldır Mila baleye bayılıyordu. "Kız dünyaya dön! Düşüp bayılacağım şimdi, inme mi indi acaba?" Efe ağzıma çikolata tıktığında gözlerimi yeniden ona çevirdim. "Yaa Efe, çok güzeldi video." Sırıttı. "Çünkü içinde sen varsın." Gülümsedim. "Teşekkür ederim." O da gülümsedi ve yanaklarımdan süzülen yaşları silip sarıldı. "Bu hiç bile prenses." Cebinden ucunda kelebek figürü olan bir kolye çıkardı, "İlk hediyen benden." "Bu Yağmur teyzenin kolyesi değil mi?" "Evet. İleride aşık olduğum kadına vermem için vermişti bana doğum günümde." Kalbimin saçma bir şekilde hızlandığını hissettim, "Ama ben aşkı bulamayacağım için, bu kolye senin." Hafifçe gülümsedim. "Aşık olursan geri istersin ama." "Yüzsüzlük damarlarıma işlemiş sonuçta." ☁☁☁ Babamın telefonuyla eve geri dönüş maceramız başlamıştı. "Efe şimdi sıçacağım ağzına!" Üç adımda durup kendine yiyecek bir şeyler arıyordu. "Aa... Neler diyorsun sen öyle? Aşırı alındım Mila." Yalandan takındığı kınama sesine gözlerimi devirdim ve arabanın koltuğuna iyice yaslandım, "Senin gibi bir balerin nasıl olurda böyle konuşur? Hiç yakıştıramadım, hiç." "Ay sen yakın dövüşte ustasın da ne oluyor acaba?" "Şimdi şunlar oluyor güzellik. Tarih... Sayısalım kötü, çıkaramadım. Sen ilk okula başladığımız zamana git. Okulun ilk haftası, sınıfta zorba bir çocuk var. Senin paranı istiyor. Sende o zamanlar -kusura bakma- azıcık saf olduğun için bütün paranı veriyorsun." "Hiçte bile! Saf olduğum için değil, çocuğun parası yok sanıyordum!" "Bu da ayrı saflık. Neyse... Bölme lafımı. Nerede kaldım? Heh... Sonra sen parasız kalıyorsun. Çocuk bu sefer sapkınlık boyutunda sana sataşmaya başlıyor." Durdu ve hafifçe dişlerini sıktı, "Seni ağlatıyor. Sonra yakın dövüş ustası olan bir tanecik arkadaşın -yani ben- geliyorum ve çocuğun ağzını burnunu kırıyorum. Mis... Sen de rahat bir nefes alıyorsun. Sonra... Liseye başladığımız zaman, sen artık sarışın sarışın çıtı pıtı etrafta geziniyorsun ve göze batacak kadar güzelsin." Durdu ve sırıttı," İltifat ettim." "Teşekkür ederim." "Rica ederim güzellik. Öhöm... Bir çocuk, Furkan. Bu güzelliği fark ediyor ve ağzının suyunu akıta akıta seni kesiyor, haliyle çok sinirleniyorum çünkü neden sinirlenmeyeyim? Çünkü bana emanetsin. Gidiyorum ve çocuğun sana bakan gözlerini yumruğumla şişirip sana bakmasını engelliyorum." "Bravo Efeciğim." Gözlerimi devirip alkışladım. "Kızım isterse on sene öncesi olsun, isterse on sene sonrası seni kollayan kişi yine ben olacağım. Evlenince bile bu böyle devam edecek." Ayaklarımı torpidonun üzerine uzattım. "Öyle birisi olmayacağı için, sorun yok." "Yav, hadi ben neyse de, kızlar böyle cicili bicili beyaz atlı prens hayalleri kurmaz mı? Bak, icraata dök demiyorum da.. Turşunu da kurdurtma." On yedi yaşındayım be ben! "Beni babamdan isteyebilecek kişi Dünya üzerinde yok." Güldü. "Araf amcam idol." Evin önünde durduğunda evde tuhaf bir hava sezmiştim. "Bakır nerede?" dedim arabadan inip bahçeye göz atarken. "Bilmem... Biz çıkarken kulübesindeydi." "Bakır!" Bahçeye girdim ve boşluğa doğru seslendim. Bakır, Efe'nin iki yıl önce bana hediye olarak aldığı Retriever türünde köpekti, "Bakır, nerdesin oğlum?" "Arkaya bakayım." Efe arka bahçeye yöneldiğinde arkamda bir nefes hissettim. "Bakır! Korkuttun beni." Ona döndüğümde ağzında  tuttuğu paket şaşırmama neden olmuştu, "Bu ne oğlum?" Cimenlerin üzerine oturdum ve paketi ağzından alıp açtım, "Ağırmış bu, sen nasıl taşıdın bunu?" Paketi saran bantları açtığımda bir fotoğraf albümüyle karşılaştım. O esnada başımdan aşağı papatya yaprakları döküldü bu sefer de. "Balım." Babamın saçlarımın arasına kondurduğu öpücük gülümsememe neden olmuştu. "Babacığım." "İyi ki doğdun küçük sevgilim." Gözlerimin dolduğunu hissediyordum. "Teşekkür ederim babacığım." Yanağına bir öpücük kondurduğumda o da yanıma oturdu. Albümün ilk sayfasını açtım. İrili ufaklı yüzlerce resim ve resmin altında şiirlerden birer mısra, kıta vardı. Dünyaya gözlerimi yeni açtığım zaman doğumhane de babamın kucağında çekilen resimde, ikimiz de birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk ve babamın göz pınarları ıslaktı. Daha da can alıcı nokta ise, resmin altında yazan şiirdi. Gözlerin gözlerime değince, Felaketim olurdu. Ağlardım... ☁☁☁☁ Gecenin ilerleyen saatlerinde kendimi bahçedeki çimlere ikinci kez atışımda yanına Hale geldi. "Efe, şu kızıl cadıya neden bu kadar yakın anlamıyorum." Dudağımı sarkıttım ve omuz silktim, "Ortamı bilmesem onun doğum gününe geldiğimizi zannedeceğim." Güldüm. "Amaan... Boş ver kuzum, bizi ilgilendirmez." "Ne demek ilgilendirmez? Ben neysem de, sizin yediğiniz, içtiğiniz, sıçtığınız ayrı gitmez." "Çokta detaya girmesek?" Güldü. "Bebeğim, müsait misiniz?" Annemin kadifemsi sesi kulaklarıma dolduğunda gülümsedim. "Söyle anneciğim." "Odana senin için bir şey bıraktım. Belki görmek istersin?" diye fısıldadı kulağıma. "Çok merak ettim." Gülümsedi. Kalkıp hızlı adımlarla odama çıktım. Kapıyı açınca gördüğüm manzara çocukluk hayalimi gerçekleştirmişti. Baleye yeni başladığımda çizim olarak gördüğüm, o zamanlar çok zayıf olduğum için asla gerçeğini yaptıramadığım kıyafet karşımda duruyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim. "Bununla en güzel kuğu sen olacaksın." Efe'nin sesi yüzümde gülümsemeye neden olmuştu. Ona şimdilik bu kıyafetle kuğu olamayacağımı ama diğer masalları canlandırırken harika olacağını söylemedim. "Çok güzel." Sanki her an kaybolacak gibi duran kıyafetin eteklerindeki çiçeklere dokunduğumda Efe elimi tuttu. Başımı ona çevirdim. Tuhaf el şakaları veya korumacı tavrını takındığı zamanlar hariç elime dokunmazdı. "İçinde sen varken daha güzel olacak." "Ay ağlayacağım." "Dur kız. Ağlama şimdi ben vermedim daha hediyemi." Kolunu  altına sıkıştırdığı paketi bana uzattı. "Yaa, teşekkür ederim." Gülümsedi. "Aç hadi." Yatağıma oturup paketi açtım. "Bu benim sana doğum gününde aldığım kaykay değil mi? Bana geri mi veriyorsun? Vay üçkağıtçı." "Cahilliğin gözümü kör etti, Mila." Güldüm, "Bana aldığın kaykayın eşi o." "Hani satışı yoktu?" "Şimdi şöyle oldu... Ben bunu İnternetten sipariş ettim parasını da ödedim ama bir türlü gelmedi. Bende üretildiği fabrikaya gittim. Almadılar beni içeri. Kendime girecek bir yer buldum. Bir tane aldım, çıktım. Çünkü neden almayayım? Parasını verdim." Cümlesini bitirmişti ki, kapı çaldı. Annemin açtığını duymuştum. Hemen akabinde tanımadığım bir erkek sesi şunları söyledi. "Efe Türkmen burada mı? Hırsızlık suçundan karakola kadar götürmemiz gerekiyor." Gözlerim kocaman olurken, Efe alayla gülüyordu. *** Efe'nin yüzündeki alaylı gülümseme Can amcanın sesiyle soldu ve yerini endişeye bıraktı. "Benim oğlum yapmaz öyle bir şey." "Evet... Efe'nin hırsızlıkla bir alakası olamaz. Yanlışlık olmalı." diye destekledi babam Can amcayı. "Elimizde kamera kayıtları var beyefendi, lütfen zorluk çıkarmayın." Polis memurunun söylediği cümle ile Efe odamdan çıktı. Koşup koluna yapıştım. "Ya ortada hırsızlık yok ki." dedim. Ağlamama yaklaşık olarak üç saniye vardı. "Yok zaten prenses. Anlatınca anlayacak onlarda." Elini sıkı sıkıya tutuyordum. "Ya anlamazlarsa?" "Babam beni bırakmaz orada." Güldü ve göz kırptı, "Şimdi elimi alabilir miyim?" "Hayır!" Yeniden güldü. "Peki öyle olsun." Yeniden yürümeye başladı ve merdivenleri indi. Kapıdaki herkes ayak seslerimizi duyunca bize dönmüştü. "Efe Türkmen benim." "Hayır, benim!" Ani çıkışım ortada bir şaşkınlık yaratırken utançtan yerin dibine giresim gelmişti. Efe güldü ve boşta kalan eliyle saçlarımı dağıttı. "Ne yapıyorsun?" dedi gülmeye devam ederek. "Ne bileyim ya. Korktum." Alnıma bir öpücük kondurdu ve elini çekti. "Gidebiliriz." dedi memurlara dönüp. O polis otosuna binerken evdekiler de arabalara doluştular. Kendime Can amcanın arabasında yer bulmuştum. "Ay gitti küçücük oğlum! Mahpuslarda çürüyecek!" Yağmur teyze her an bayılacak gibi duruyordu. "Ne çürümesi güzelim ya?" Can amca ise her zamanki haliyle sakindi, "Ne bok yedi bilmiyorum ama..." Lafını kesip olayı anlattım. "Babasının oğlu, ne olacak." Yağmur teyze feryat ederken Can amca sırıtıyordu. "Aaa... Terbiye verememişiz bu çocuğa." dese de içten içe Efe'yi taktir ettiği yüzünden okunuyordu. Yağmur teyzenin elini tuttu ve dudaklarına götürürken mırıldandı, "Sakin ol bitanem." ☁☁☁☁ Can amca yolda trafiğe girince karakola olması gerekenden daha uzun sürede gitmiştik. "Baba, ne olmuş?" Babam bizden daha önce ulaşmıştı karakola. "Yok bir şey balım, ifadesini alıyorlar o kadar." "Ne olacak Efe'ye?" Ellerini omuzlarıma koydu. "Bir şey olmayacak, bebeğim. Aradık avukatları." Annem saçlarımı okşadı. "Annen haklı balım, korkma." Derin bir nefes aldım ve oturma yerlerinden birine yerleştim. Yirmi dakika sonra beş avukat gelip polislerle görüşmeye başlamıştı. Yarım saatin sonunda Can amcanın bir kaç dakika ortadan kayboluşunu hemen arkasından da avukatların sessizce çıkışını tek fark eden bendim. Etrafa bakınırken fazlaca ışıklandırma ile aydınlatılmış koridorun sonunda Efe'yi gördüm. Beni görünce yine gülmeye başlamıştı. Gitgide yaklaşırken bileklerindeki parlaklık dikkatimi çekti. "Kelepçe ne ya? Daha 17 yaşında o!" Polis memuru beni çokta fazla umursamazken babam elini omzuma koydu. "Mila, sakin ol güzelim." "Sanki adam öldürdü! Suçlu bile değil ya!" "Prenses, sussana." Efe yine gülümsedi. "Çözer misiniz şunları?" dedim sakinleşmeye çalışarak. "Bir suç işledi ve cezasını çekmek zorunda." diye yanıtladı polis memuru. O zaman asla bana yakışmayacak ve ömrümün sonuna kadar utanacağım bir şeyi yaptım.... ☁☁☁☁

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Çobanaldatan

read
2.2K
bc

KIRIK ANILAR MAHZENİ

read
4.2K
bc

TYLER (Cherry 2)

read
6.0K
bc

KAKTÜS| Texting

read
3.5K
bc

Yasak Sevda

read
90.6K
bc

Zor Ajanlar

read
1.5K
bc

PRENSİN KORUMASI

read
13.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook