BÖLÜM 14

3586 Kelimeler
"Bu arada Hande okula döndü." dedim kahvemden bir yudum daha alırken. Karşı hattan Okan'ın kısık gülüşü geldi ve dayanamayarak tebessüm ettim. "Yeniden giriştin mi kıza? " "Yok ya Okan, uğraşamam ki onunda uğraşacak cesareti kalmadı bence." Sırada arkama yaslanırken göz ucuyla Övünç'e bakınca beni izlediğini gördüm ve tepki vermemeye çalıştım. Çünkü öğle molasındaydık ve tek değildik. "Nasıl gidiyor peki bizsiz hafta?" diye sorarak konuyu değiştirdi Okan. Sesindeki nese gitmişti. Bir sorun mu vardı? " Olabildiği kadar huzurlu ve sakin." "Huzurum daim olsun Kızıl." Elimi açık defterin üzerindeki kırmızı kaleme uzattım ve parmaklarımda çevirmeye başlarken "Bir sorun mu var?" diye sordum. "Hayır yok, sadece..." Okan duraksayınca sabırsızca nefes aldım. "Sadece ne?" "Özledik be Kızılım. Dört yıldır ilk kez ayrı kaldık." "Güney'in suçu benim değil." dedim ama bende özlemiştim onları. Akşamları kapım vurulmuyordu dört gündür, mutfaktan sadece iç çamaşırıyla çıkan bir Melih yoktu. Yarı çıplak gezdiği için onunla kavgaya tutuşan bir Okan'ı da göremiyordum. Benim sizinle ortak olacak ne günahım diyip küfrederek kendini koltuğa atan Güney'de uzaklarda kalmıştı dört gündür. "Bir dakika." dedi Okan, onu beklerken hattan sesler geldi ve ve lakabımı duydum. "Kızıl?" "Güney?" diye fısıldadım sırada doğrularak. Kalemi bıraktım ve alt dudağımı ısırdım. Övünç'te rahat pozisyonunu değiştirirken daha da dikkatli bakmaya başladı. "Özledim." Karşıdaki adam kimdi ve Güney'e ne yapmıştı? "Altı üstü bir hafta Güney. " doye mırıldandım ama içimi kapmayan heyecan kalp atışlarımı hızlandırmış tenimi yakmaya başlamıştı. "Seninle yiyişmeden bir hafta evet." Gelen tüm hisler giderken istemsizce sinirlendim. Güney aynı Güney'di işte o değişmeyecekti. "Harikasın tebrik ediyorum. Bende Güney nereye kayboldu diye düşünmeye başlamıştım." "Kes laga lugayı da söyle bana uslu duruyor musun?" "Evet." derken kekelemediğim için şükrettim. "O ucube?" "Hayır, siz yoksunuz bende tekim kimse yok." Gülümsediğini hissedebiliyordum. Neler düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Yarattığı Tuana'yla gurur duyuyordu. Ben onun en büyük projesiydim. Beni baştan yaratmış istediği gibi şekillendirmişti. Ama sorun vardı ki; şekillendirirken kullandığı kalıp dardı ve ben o kalıba sığmıyordum. Kurtulmaya çalışan her bir parçamı Övünç tutuyordu. Ve bunu yaparken Güney gibi dört kolla sarılması gerekmiyordu, gözleri yetiyordu. "İyi, şimdi ir kız düzmem gerekiyor görüşürüz." "Görüşürüz." dedim ve arka fonda Melih'in bende konuşmak istiyorum ama diye yakınışları eşliğinde telefonu kapattım. ♣♧♣♧ "Sen beni mağazaya bırakıp gidecek misin?" Övünç'ün arabasında bilmem kaçıncı part, hoşgeldiniz! "Sarışın istemiyor. Bende seni bırakıp geri döneceğim, işiniz bittiğinde de alıp eve bırakacağım." "Güzel plan." Övünç arabayı sürerken dışarıya bakmayı sonlandırdım ve parmağımı uzatıp radyoyu açtım. Sen İstanbul'sun şarkısının son nakaratını yakaladığımda bıraktım ve tekrar dışarıyı izlemeye koyuldum. Şarkı bitti ardından yeni bor şarkı başladı. Tanıdık melodi kulaklarıma dolunca Övünç'e baktım. Bana Övünç'ü hatırlatan şarkıyı Övünç'le birlikte aynı arabada konuşacak baska bir şeyimiz yokken dinlemeyi hiç ama hiç istemiyordum. Bu yüzden frekansı değiştirmek için parmağımı tekrar uzattım ama Övünç'ün sesi engel oldu. "Kalsın, severim." Kuzu kuzu parmağımı çekerken arkama yaslandım ve başımı koltuğa koyup dışarıya odaklanmaya çalıştım. "Konuşacak neyimiz kalmış? Biz çoktan bitmişiz. Hep aynı sondan gün alıp sanki, Ayrılmaya yemin etmişiz." Başım Övünç'e döndü. Şaşkınlığımın temsili aralık dudaklarımla ona bakmaya başladım. O ise yola odaklanmış radyoda çalan şarkıya eşlik ediyordu. "Ben kendimi böyle hiç sevmedim, Yalnızlıktan çırılçıplak, of. Ben seni böyle hiç sevmemiştim, Gideceksin diye korkarak." Yüzümde tebessüm yer edinirken benimde dudaklarım hareketlendi ve Övünç'e eşlik etmeye başladım. "Hangimiz bir parçasını bırakıp gidecek? Diğeri uyurken. Peki ya hangimizin son sözü olacak, Diğerinin adı yapayalnız ölürken. Sanırım önce ben gidemem." Son mısrayı söylerken bana baktı ve yarım ağız gülerek başını salladı. Mavi-kahverengi gözlerine odaklanmış şarkıyı söylerken sanki zaman durmuş bizim çevremizde bloklaşmıştı. Küçük bir baloncuğumuz oluştu ve sadece o, ben, şarkı kaldı dünyamızda. Işıklara gelince kırmızı yandığından durduk ve Övünç bana baktı. "Ben kendimi böyle hiç sevmedim, yalnızlıktan çırılçıplak, of." dedi gözlerini gözlerimden ayırmazken. Güleyim mi ağlayayim mi karar veremeden yeşil ışık yandı ve Övünç tekrar yola odaklanıp sürerken şarkıyı söylemeye devam etti. "Geldik." dedi şarkı bittikten iki dakika sonra. Araba durdu ve hızlıca emniyet kemerini çıkardı. Ben emniyet kemerini çıkarmaya çalışırken benim kapım açıldı. "Bırak ben halledeyim." Ellerim hâlâ emniyet kemerindeyken o elini uzatınca elimin üzerine kapandı elleri. Ben nefes alamazcasına ona bakarken neredeyse burunlarımız sürtüşecek kadar yakındı bana gözleri, dudakları, nefesi, ruhu... Yakındı yakın olmasına ama ben bunda bile kayboluyordum onda, aklım, zihnim, varlığım, ruhum, onun oluyor ve bana her geri verdiğinde parçalanmış kalbimden bir parça daha onarıyordu. Sağlıklı bir yol seçip bakışmamızı sonlandırdı ve ben ellerimi çekerken o oyalanmadan emniyet kemerini çıkardı ve parmaklarım avuç içini bulup beni mini cooperdan çıkardı. "Teşekkür ederim." dedim okul çantamın tek askısını omzuma asarken. Eteğimi düzelttim ve Övünç önümden çekildi. "Önemli değil." Onu geride bırakıp iki üç adım attım ama sonra geri döndüm ve benim indiğim kapının önünde sol eli siyah okul pantolonunun cebinde dirseklerine kadar kıvırdığı beyaz gömleği ve gevşemiş siyah kravatıyla kusursuz bir uyum içinde bana bakarken buldum. Benimde halim hemen hemen aynıydı. Pileli siyah eteğimin içine soktuğum okul gömleğinin kollarını sıcaktan dirseklerime kadar kıvırmıştım. Kravatım aynı Övünç'ün ki gibi gevşemiş düğümü göğüslerimin üzerine denk gelmişti. Birbirimize benziyorduk. Ruhumuz birbirine çok benziyordu. "Bu arada sesin çok güzelmiş." Övünç'ün dudakları kıvrıldı ve başını yere eğdi. Boştaki sağ eli ensesine giderken sol ayağı sanki yerde gördüğü taşa vurmuş gibi hareketlenip tekrar eski yerini buldu. Utanmış mıydı o? Tebessümle onun bu halini izledim ve o elini ensesinden çekip başını kaldırdı. "Teşekkür ederim." "Önemli değil." diye fısıldadım. Arkamı döndüm ve AVM'nin döner kapısından girip gözden kayboldum. Didem'in annesi Melek Hanımın giyim mağazasını on dakika sonra bulunca içeriye girdim ve pofuduk taburede oturmuş telefonuyla uğraşan Didem'i gördüm. Didem'den önce Melek Hanım beni farketti ve "Hoşgeldin." diyerek beni kucakladı. Sarılmaya alışamayan ben ne yapacağımı bilemezken Didem'de bana sarıldı ve ikisi gülerek bana baktılar. "Beni kötü şeyler beklemiyor değil mi?" dedim en sonunda. ♣♧♣ "Çek elini siyah elbiselerden!" diyerek ellerime vurdu Didem. Bana siyahı yasaklamıştı ama kendi üzerinde siyah üzerine beyaz çizgili elbise vardı, bu ayrıntıyı unutuyordu sanırım. "Ne renk giyecekmişim peki?" Didem bana şöyle bir baktıktan sonra kocaman gülümsedi ve "Kırmızı!" diye cırladı. "Cidden mi?" "Evet," yüzü bir an asıldı ve "Sevmez misin?" diye sordu. "Yok yok." dedim çarçabuk. "Severim de neden kırmızı? " Didem'in gülümsemesinin taşıdığı anlamla verdiği cevap fazlasıyla çelişti. "Hiç, sadece sana çok yakışacak." Didem askılara döndü ve kırmızı elbiselere tek tek bakarken ben sadece göz gezdirdim. Neden kendi baloları için beni süslüyordu anlamıyordum ama sadece benimle ilgileniyordu. Elbise manyağı bu kız kendine elbise bakmamıştı henüz. "Bak bu güzel, çok güzel." Bakmak için elbiseyi elime aldım ama daha arkasını çevirmemle bırakmam bir oldu. "Şey mümkünse seçeceğimiz elbisenin sırt dekoltesi olmasın." "Neden?" diye sordu elbiseyi askıya geri asarken. Ellerimi arkada birleştirdim ve tırnaklarımı avuç içime bastırdım. "Hiç sevmem. Olmasın tamam mı? " ♣♧♣ Sonunda benim elbiseme ve ayakkabıma karar verildiğinde vakit epey geç olmuştu. Tam 18 tane elbise denemiştim ve pestilim çıkmıştı. Didem ' e elbisesini sorduğumda onum çoktan seçmiş olduğunu öğrenince gözlerimi kıstım. "Ben böyle şeylerde çabuk karar veririm iki gün önceden hazırdı zaten." "Nasıl bir şey peki?" dedim Melek Hanıma gülümseyerek çantamı omzuma asarken. "Uçuk koyu bor pembe. Eteği kısa ve hafifte olsa kabarık. Eteğinin en ucuna siyah bir şerit çekmişler, bel kısmında da büyük siyah bir fiyonk var. Kalın askılı ve evet çok güzel." "Canlandırabiliyorum zihnimde." diye mırıldandım. Döner kapıdan geçtik ve ilerlediğimizde bizi arabasının önünde bekleyen Övünç'ü gördük. " Kuzen!" diye bağırdı Didemve aradaki kısa mesafeyi koşarak kapatıp Övünç'ün boynuna atladı. Övünç gülümseyerek kuzenine sarıldığında olabildiğince yavaş adımlarla yanlarına varmaya çalıştım. "Ben bu akşam babamlarla döneceğim eve, yol üstünde sirkete bırak beni olur mu?" "Nedenmiş o?" diye sordu Övünç. Kaşlarını çatmış sorarcasına bakıyordu. "Ya babam çağırdı sanane?" "Aman ne halin varsa gör." diyerek arabasının çevresini dolaştı ve sürücü koltuğuna oturdu. Didem bana döndüğünde henüz yanlarına varmıştım. "Tuana sen öne otur ben arkada yayılacağım." "Olur." diye mırıldandım ve ön koltuğa oturdum. Övünç'e kısa bir bakış atarken arabaya binen Didem hemen konuşmaya başlamıştı. Sonunda Didem'i sirketin önüne bıraktık ve her ne kadar "Ne halin varsa gör banane" desede Övünç Didem sirkete girene kadar gözlerini ondan ayırmadı. Arabayı tekrar sürmeye başladıktan iki üç dakika sonra konuştum. "Fazla korumacısın." Övünç neyden bahsettiğimi anlamış olacak ki soru sormadı. "Didem ve Dilan'ın ağabeyleri yok. Ee babamlarda sürekli şirkette, korumayı görev biliyorsun bir yerden sonra ki bunu isteyerek yapıyorum." Konuşmasını dinlerken zihnimse canlanan profil korumacı ağabeyden çok korumacı bir babaydı nedense. Övünç'ten iyi bir baba olurdu. Karısı da çok severdi onu Övünç'ü herkes severdi. Yutkundum ve önüme döndüm. Parmaklarımla oynarken siyah ojelerimi tırnaklamaya başladım. Tırnaklarımı inceleyerek vakit geçirdim ve olabildiğince az baktım Övünç'e. Şey, bakmaya çalıştım diyelim. ♣♧♣♧♣ "Hayatımda daha önce bu kaar güzel bir kız görmedim sanırım." Didem yarattığı şahesere doya doya bakmak için bir iki adım geri çekildi ve hayranca beni incelemeye başladı. Gözleri sade kırmızı ayakkabımdan başlayıp kısa etekli elbiseme kadar yavaşça çıktı ve doğal buklelerle toplanmış saçlarımda durdu. "Aynaya hiç bakmadın sanırım." dedim mütevaziliğine gülümseyerek. Elimi dantel işlemeli kırmızı elbisemin eteğine sürdüm ve olduğum yerde salladım. "Yok yok bu gecenin en güzeli sensin." Güzel göründüğümü biliyordum ama Didem'de öyleydi. Elbisesi tam anlattığı gibiydi ve çok yakışmıştı. "Teşekkür ederim." diyerek boydan aynada kendime baktım. Elbise dizlerimin üzerindeydi ve hafif kabarıktı. Kayık yaka modeliyle tutamları omzuma dökülen kızıl saçlarımı ön plana çıkarıyordu. Saçlarım dağınık dalgalar halinde toplanmıştı ama yine de güzeldi. Elbisenin kolları dantelliydi ve dirseklerimin altına geliyordu. Makyajım çok hafifti. Sadece gözlerim ön plana çıkarılmıştı. "Haydi gel aşağıya inelim bizimkiler bekliyor." Didem'i onayladım ve odasından çıktık. Merdivenlerden inip kimsenin olmadığı salondan geçtik ve evin büyük bahçesine çıktık. Bir sürü kişi vardı ama birini bile tanımıyordum. Bende Didem'in yanından ayrılmadım ve o ilerlerken arkasından takip ettim. Vefakâroğlu ailesinin yanına vardığımızda bize arkası dönük olan Övünç'ün omzuna vurdu ve "N'aber kuzen?" diye sordu Didem. Övünç başını hafifçe yan çevirip Didem'e baktığında "İyidir güzelliğim sen?" diye sordu. "Bizde iyiyiz, babacığım!" Övünç'ü bırakıp karşısındaki babasına atıldı ve sıkıca sarıldı. Bende gözlerimi baba kızdan ayırıp Övünç'ün yanına yerleştim ve ellerimi masaya koyup Övünç'e baktım. "Selam." Gözleri ailesinden ayrılıp bana döndü ve bir an kal gelirken gözbebeklerinin büyümesini izledim. Dudakları aralanmış bana bakarken aklından neler geçtiğini o kdar merak ediyordum ki... "Tuana?" "Evet benim." dedim ve başımı ellerime eğdim. Ama hemen sonra tekrar gözlerine çevirdim. "Sen," dedi ardından diyecek bir şey bulamıyormuş gibi derin bir nefes aldı. Önündeki soğuk içeceği alıp kafasına diktikten sonra boş bardağı tekrar masaya koydu. "Harika görünüyorsun." "Teşekkür ederim, sende." diye fısıldadım siyah pantolonlu ve beyaz gömlekli vücudunu süzerken. Saçlarını sağa yatırmıştı ve çok hafif parfüm kokuyordu. Yeni tıraş olduğu yüzü harika görünüyordu. "Tuana, ne kadar güzel olmuşsun öyle?" Bakışlarımı Övünç'ten ayırdım ve mavi elbisesiyle asalet timsali olan annesine çevirdim. "Teşekkür ederim efendim, sizde. " dedim gülümseyerek. Sonra ne oldu tahmin yürütelim. Tabiki de masadaki herkesin ilgisi bana yöneldi. Vefakâroğlu ailesinin yanında tanımadığım bir kaç kişi de vardı ve sohbetlerine beni katmayı çok istiyorlardı. Hepsine gülümsemek, cevap vermek ve kibar olmaya çalışmak çok zordu. Övünç'e yardım dilenircesine baktım ama o gülümseyerek izliyordu olanları. Pislik zevk alıyordu cıvınmamdan. Ama tabiki Övünç'ün de sınırlarını zorlayan konuşma dönmeye başlamıştı. "Benimde senin yaşlarında bir oğlum var." dedi adını hatırlayamadığım kadın. "Onunla tanışmanı isterdim ama malesef şu an yurt dışında." Övünç'ün yüzündeki gülümseme silinirken bu sefer ben gülümsemeye başladım ve onu sinirlendirmekten zevk alarak konuştum. "Ya öyle mi adı ne oğlunuzun?" "Sefa." dedi kadın ilgilenmemden mutluluk duyarak. Ağzı kulaklarına varmıştı resmen. "Güzel isimmiş." "Kendisi daha güzel maşallah. Aynı bana benziyor. Mavi göz, beyaz ten, siyah saç." "O da böyle kilolu mu peki?" diye sormadım tabiki. "İlginize müteşekkirim ama artık Tuana'yı da alıp gitmek istiyorum." Masadan olumsuz sesler yükselirken Övünç'ün ailesinin bıyık altı güldüğünü gördüm ve dayanamayarak bende gülümsedim. Övünç'ün eli elbisenin dantelden yapılmış kolunu buldu ve ben masadakilere gülümserken kibarca beni çevirdi. "Ben sana yalvarırım kurtar beni bakışları atarken aklın neredeydi?" diye tısladım yanında yürürken. "O an sana büyülenmekteydim tabi başka bir erkeğin adını duyana kadar." O sırada yanımızdan gecen garsonun elindeki tepsiden iki bardak aldı ve birini bana uzattı. "Kırmızıyı mükemmel taşıyan asilzadeye kırmızı şarap." dedi gülerek. Bardağı elinden alırken bende gülümsedim ve şarabı yudumladım. Başka bir masa bulduğumuzda Övünç bardağını masaya koydu. "Ailen kızmıyor mu içki içmene?" diye sordum bardağı elimde çevirirken. Gözlerini karşıya odaklayan Övünç'e bakıyordum o sırada. Benim tarafımda ki elini cebine koymuş, öbür eliyle masadaki bardağı tutuyordu. Bir an sonra bardağı dudaklarına götürdü ve büyük bir yudum aldı şaraptan. Yutkunurken adem elmasının kalkıp inmesini hayranlıkla izledim. O kadar güçlü ve beyefendi duruyordu ki... "Özel günlerde hayır, normal günlerde ise 'Neden içtin?'" "Neden içersin peki?" diye sordum bu sefer. Yüzünü bana döndürdü ve gözleriyle bor çok şey anlatıyormuş gibi baktı. "Acıdan." Acı? Övünç Vefakaroğlu gibi bori acı çeker miydi? Mükemmel bir ailesi vardı ojun. Hem baba sevgisini hemde anne sevgisini doya doya tatmıştı. Kardeşi olmasa da kuzenleri yetiyordu. Oysa ben hayatımın tek bir saniyesinde bile tatmamıştım baba sevgisini. Doyamazcasına tattığım anne sevgisini ise zorla almışlardı elimden. Acıdan içmesi gereken kişi ben iken neden o içiyordu? "Acı?" dedim dalga geçercesine ve hafif bir kahkaha attım. "Ne zamandır acı çekiyorsun Övünç?" "Dört yıl." "İçince geçiyor mu peki acın?" Şahsen ben kendimden biliyordum geçmiyordu. Ne yaparsam yapayım geçmiyordu. Sarhoş olduğum zaman yaptığım tek şey yaşadıklarımı karşımdakine anlatmaya başlamak oluyordu ki Güney her ne kadar beni kurtardığımda yaşadıklarımı az biraz bilsede hikayemin tamamını öğrenmek için beni sarhoş etmişti yıllar önce. O gece neler olduğunu hatırlamıyordum ama Güney, Melih ve Okan her şeyimi öğrenmişlerdi. "Bak," dedi ve elindeki bardağı masaya bıraktı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam yanımda durduğunda içimdeki ateş böcekleri birer birer yanmaya başladı. "İçerken hep gökyüzüne bakarım." Eliyle hafifçe gökyüzünü gösterdi. İçki vücudumda yayıldıkça kendimi gökyüzündeki bir yıldız gibi hissederim. Ayı tamamlayan bir parça." Gözlerimizin içine bakarken yutkundum ve yüzüme verdiği hoş kokulu nefesten derin bir nefes aldım. "Sonra önümden bir yıldız kayar ve hep o an canlanır gözlerimde." diye devam etti gözlerimin içine bakarak. "Hangi an?" "Yaklaşmaya cesaret edemediğim kızı kaybettiğim an." Ne demeye çalışıyordu anlamıyordum ama daha fazla böyle bakmasa iyi olacaktı. Bakışlarından rahatsız olmasamda istemiyordum böyle bakmasını. "Sonra içmeyi bırakırım. O yıldız kayınca anlarım ki içince unutamıyor insan." "Acılar izlerdir." diye mırıldandım sonunda. "Ruhumuza bırakılan büyüklü küçüklü izler. Biz uzaklaşmaya çalıştıkça izler büyür." "Kalbimdeki acı kalbimden büyük Tuana. Hiç bir izim bu kadar güzel olmamıştı." Gözlerimi kaçırmak istedim ama mavi-kahverengi gözleri bana böylesine bakarken nefes bile alamıyordum ki. Etkisi altına almıştı dakikalar içerisinde beni. Tek düşündüğüm kurduğu cümlelerdi. "İnsan alışır Övünç, zamanla her şeye alışır." "Zaman ilaç değil ki yanmaya alıştıran." Neden söyleyecek bir söz bulamıyordum? Neden dilim tutulmuş gibi hissediyordum? Övünç'e neden cevap veremiyordum ben? Onunda gözleri senden yardım istiyor gibi baktığından olmasın? "Ben sana yardım edemem." dedim iç sesimin gafletine uğrayarak. Sahi ben ona yardım edemezdim. Ona verecek bir şeyim yoktu benim. Kalbi parçalanmış bir kız kalbi yanan bir erkeğe yardım edemezdi. Övünç gözünde ki hayal kırıklıklarıyla benim ha ağladı ha ağlayacak olan suratıma baktı ve derin nefesler eşliğinde bakışlarını odağını değiştirdi. Elindeki cam bardağı ani bir hareketle yere çaldığınsa korkarak yerimde sıçradım ve başka birileri özellikle Vefakâroğlu ailesi gördü mü diye baktım ama çalan müzik yüzünden kimse görmemişe benziyordu. Övünç yanımdan geçti ve hızla eve doğru adımlamaya başladığında bende adını seslenerek peşinden gittim. Sinirle eve girdi ve sola dönerek mutfağa girdi. "Övünç!" diye tekrar bağırdığımda arkasından girmiştim ki hemen sustum. "Kavga mı ediyorsunuz siz?" "Hayır Dilan ne alaka?" dedi Övünç küçük kuzenine. Benden uzaklaşıp çeşmeye yaklaştı. Dilan ise elindeki büyük sürahiyi güçlükle tutuyor masadaki cam bardağa doldurmaya çalışıyordu ama o an yardım etmek hiç aklıma gelmedi. Bende ilerledim ama Övünç'ün sinirle soluduğunu görünce yarı yolda durup seslendim. "Övünç bakar mısın lütfen?" Ben, Tuana Karaca Övünç'e yalvarıyordum. Güney görse gözlerimi deşerdi! "Tuana," dedi Övünç ama ben o an kulağımı kaşırken düşürdüğüm küçük kırmızı küpeyi almak için eğilmiştim. Tam küpeyi aldım ayağa kalkıyordum ki bir davette başa gelebilecek en kötü şeyi yaşadım. Sürahiyi taşıyamayan Dilan yere düşürdü ve ben ayağının altında olduğum için buz gibi suyla dolu olan sürahi sertçe sırtıma düştü. Cam sürahi sırtımda kırılarak yere yayılırken hiç bir tepki veremedim. "Dilan nasıl becerdin?" bağırtısı duydum aynı saniyede. Gözlerimi kapatmış tenime batan soğuk suya alışmaya çalışırken çığlık atmamak için zor duruyordum. Çok soğuktu ve canım yanıyordu. "Tuana? İyi misin? Cam parçası battı mı?" Övünç'ün elleri omuzlarımı tuttuğunda sıktığım dişlerimi zorla araladım. "Kalkmama yardım et." "Tamam, sakince kalk çünkü cam parçaları batabilir." Övünç kollarımdan kaldırdı ve dikkatli adım atarken beni yönlendirmesine izin verdim. Tamam nisan ayında olabilirdik ama bu nisan kendini şubatta sanıyordu ve akşamları da bir hayli serin oluyordu. Donuyordum. Övünç beni yukarıya yönlendirdi ve bir kapı açtığında buranın onun odası olduğunu anladım. Hızlıca kapıyı kapattığında dolabından aldığı havluyla bana fırsat vermeden ensemi, boymumu silmeye başladı. "Elbisen sırılsıklam ve cam parçaları var." dedi eliyle silkelerken. "Anlayamıyorum Dilan bunu nasıl becerdi? " "Çocuk o daha." diye mırıldandım. Cam parçalarından biri elbisemi aşıp sırtıma batınca usulca inleyerek sırtımı dikleştirdim ve Övünç telaşla silkelemeyi bıraktı. Ardından bir fermuar sesi duydum. Sonra sırtımda bir hava. Ben ne olduğunu anlamazken sırtımda olan elbise fermuarını açan Övünç'e bir şey diyemedim. Çünkü o an tek düşündüğüm ortaya çıkan sırtımdı. İzlerim... Sırtımdaki sayısız yara izlerim... "Tuana?" sesi geldi ağır ağır. Övünç'ün parmakları yarı yolda dururken bakışlarını tahmin edebiliyordum. Yüzünün aldığı şekli... Gözlerimi sıkıca yumduğumda dolan gözlerimden akan gözyaşları ne kadar çaresiz olduğumu gösteriyordu sanırım. O an suyun soğukluğunu unutmuş utançtan yanmaya bile başlamıştım. Yara izlerimi gören tek kişi Güney'di. Çoğu annemin ölümünden sonra olmuştu çünkü annem yaşarken elinden geldiğinin fazlası kadarıyla korumuştu beni babamdan. Defalarca kez benim yerime dayak yemişti. Bu izler en azından benim sırtımda vardı ama annemin yüzünde bile vardı artık. Güney beni ilk kaçırdığında hâlâ açık yaralarım vardı sırtımda. Pansumanını bile Güney yapmıştı bana. Yaralar gitmişti gitmesine ama ardında kalan izler hiç bir zaman gitmeyecekti. Geçmişimin izleriydi onlar. Her sigara yanığında farklı bir acı çığlık, her kemer darbemde farklı bir nefret, her kırbaçta farklı bir intikam yemini vardı. Peşimi bırakmayacak, geçmişimi en ince ayrıntısına kadar gözüme sokacaktı. Ve benim henüz kendime düşünme hakkı vermediğim yara izlerimin anlamlarını, neden oluştuğunu anlamaya çalışan Övünç sırtıma bakıyordu. "Tuana bunlar?" Geçmişe giden zihnim ve beraberinde getirdiği korkuyla titremeye baslayan bedenimi normale döndürmek için gözlerimi araladım. Büyük ihtimalle soğuktan titriyorum sanıyordu Övünç ama tamamiyle korkumdu titrememe neden olan. O genelevin bodrumunda geçirdiğim yıllardı beni titreten. Gözlerimi zorla araladım ve hıçkırığımı yutarak elimi hızlıca yüzümde gezdirdim. Parmaklarıma akan makyajımın kalıntısının geldiğini gördüğümde çoktan elimi aşağıya indirmiştim. Ruhumdaki karanlık damlamak istiyordu sanki yerdeki yumuşak halıya. Övünç'üde mahvetmek istiyordu karanlığım... Övünç'ten hızla uzaklaşıp yüzümü ona çevirdiğimde her ne kadar yıkılmış olsam da omuzlarımı dikleştirerek yüzüne hızlı bir tokat geçirdim. "Sana fermuarımı açma izni vermemiştim!" diye bağırdım sanki babama duyduğum nefreti bir bağırmayla kusabilecek gibi. Ama dünyadaki tüm bağırtıları birleştirsem, tüm öfkeleride kussam yetmeyecekti. Ona duyduğum nefret bitmeyecekti. Övünç'ün sola dönen yüzü tekrar bana baktığında dolu dolu olan gözlerini görmemle dikleştirdiğim omuzlarım tekrar düştü. Onu üzmeye hakkım yoktu ama o bana her yakın olduğunda üzülüyordu. "Cam parçaları batıyordu." diye fısıldadı bir an sonra, sanki daha iyi bir savunması yokmuş gibi. "Sikeyim cam parçalarını, sen daha çok batıyorsun bana anlasana! Sen daha çok kanatıyorsun beni! Sen daha çok acıtıyorsun canımı anlasana!" "Tuana," diyerek bana bir adım attı ama ben iki adım geri kaçtım. Olduğu yerde durdu bu davranışımdan sonra. Aramızdaki mesafe iki adımlı bir şeydi ama duvarlarım o kadar kalındı ki beni iyileştirecek bu kollara gitmem hiç kolay olmuyordu. "Bak ben buyum işte! Sırtım benim geçmişim! Barındırdığım her anı o yara izlerinin her bir santiminde saklı! Gördün peki anlayabildin mi Övünç? Neler yaşadıklarımı anlayabildin mi?!" Yemin ederim ben böylesine acıyla bağırırken zihnimde dönen tek şey bir şarkıydı. Siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz? Bilmiyorlardı işte. İnsanların neler çektiğini kimse ne biliyor ne de anlıyordu. "Özür dilerim," Cümlelerinin hepsi yarımdı Övünç'ün. Sanki bir şey söylemek istiyorda söyleyemiyor gibi. Ama o an bunu umursamadım. "Olmuyor işte Övünç anlasana! Bizden bir bok olmuyor! Rahat bırak beni! Ben muyluyum eski düzenimle!" "Ama ben seni seviyorum." lafı çıktı Övünç'ün ağzından birden. O an söyleyeceğim her laf boğazıma dizilirken ölmüşcesine Övünç'e baktım. "Ne dedin sen?" "Ben sana aşık oldum Tuana. Ama aşık olmaz yetmez onuda biliyorum. Sevmek lazım çok sevmek. İzin ver seveyim seni. Sevilecek yerlerini bulayım. Kaşın gözün gülüşün tamam. Onlara uzun uzun bakıyorum dört yıldır. Uzun uzun seviyorum o nadir gördüğüm gülümsemeni. Ama ya sevilmeye muhtaç diğer tarafların? Kalbin? Ruhun? Okşanmamış saçların? Yaşadıklarını bilmiyorum, güzel tenine kazanmış o izlerin sebebini bilmiyorum ve onları silememde teninden ama ruhuna açtığı yaralar? Bir kişi bile onların ruhunda bıraktıkları izleri düşündü mü? Ruhunu onarmayı düşünen oldu mu hiç? Ben yapabilirim Tuana. Ben daha çok severim ruhunu senden. Dört yıldır uzaktan seviyorum seni izin ver ruhuna dokunayım izin ver." Bunca laftan sonra her kızın yelkenleri suya indirmesi gerekirdi değil mi? Ama ben indiremedim işte. "İyi bok yedin Övünç." diye fısıldadım yorgunca. İkimizde ağlıyorduk şu anda. İkimizde yorulmuştuk. Çok mu seviyordu beni cidden? O zaman vazgeçmesini bilecekti. Hızlıca yanından geçtim ve odanın kapısını açtım. Ardından çarparak kapattığımda aynı koridorda Didem'in odasına girdim ve yatağın üstündeki çantamı alırken elbisenin açılan fermuarını zorla da olsa çektim. Odadan çıktığımda koşar adim merdivenlerden indim ve bu halimle ön kapıdan çıkıp millete rezil olacağıma mutfağa girip arka bahçeye çıktım. Övünç'ten uzaklaşırken arkama bir an olsun bakmadım, bakamadım. Sonunda taksi bulduğumsa hemen binip evin adresini verdim ve çantamı kucağıma alıp ağlamama kaldığım yerden devam ettim. Sessiz hıçkırıklarımla geçtiğimiz sokaklara bakarken asıl acının sırtım değil kalbimin olduğunu daha yeni anlıyordum. Hangimiz bir parçasını bırakıp gidecek demiştik arabada birbirimizin gözlerinin içine bakarak gülümserken ama bir parça değil ruhumu bırakmıştım Övünç'ün gözlerinde bu gece. Sevgiyi ilk kez tatmış kalbimi söküp ellerine vermişim gibi hissediyordum. Öyle ki şu an göğsümüm sol yanı alev alev yanıyordu. ♣♧♣ Taksiciye parayı verip arabadan indiğimde kendime gelmeye çalıştım ve bir kaç saniye gözlerimi kapatıp açtığımda eve döndüm. Döndüm ve bizimkileri gördüm. "Güney?" diye mırıldandım inanamazcasına. Apartmanın merdivenlerinde oturan Güney, Melih ve Okan ayağa kalktığında Güney bana doğru bir iki adım atıyordu ki ona izin vermeden aramızdaki yaklaşık iki metreyi kapatarak Güney'e koştum. Kollarımı Güney'in boynuna dolarken yüzümü gömdüm ve sessiz hıçkırıklarım sesliye dönüşüp gecede kayboldu. Saniyeler sonra Güney'in kolları bana sıkıca sarıldığında daha da sığındım ona. Övünç'te bulduğum onca şeyi Güney'de bulmaya çalıştım. Bulmak zorundaydım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE