BÖLÜM 27

2733 Kelimeler
Övünç. Kalbim bir an durdu. Beynim işlevini yitirdi milisaniyeliğine. Ciğerlerime derin bir nefes doldururken göğsüm şişti. Ben sahnedeki kişinin Övünç olduğunu daha yeni kavramaya başlamışken Güney çoktan kavramış, sinirle bir nefes almıştı. Yanımdaki gerilen bedeninin varlığından korkmam gerekiyordu ama şu an korkmak yerine tüm kalbimle Övünç'e odaklıydım. Kalbim hızlanan atışlarını sakinleştirmeye çalışırken Melih'in yanımda "Didem," diyerek derin bir nefes aldı. Ben ise alamadığım nefeslerin acısını çeken akciğerlerime söz geçirmeye çalışıyordum. Övünç burayı nasıl öğrenmişti? Her şeyden önce benim bu gece burada olacağımı nereden biliyordu? Personel odasından dakikalar sonra çıktıktan sonra konuşmaya hiç fırsatımız olmamıştı. Yaptıklarımız hakkında, bundan sonra ne yapacağımız hakkında bile tek kelime edememiştik henüz. Ben bu düşüncelerle kafayı yerken Övünç gözlerini gözlerime dikti ve dudaklarını mikrofona yapıştırdı. Artık tüm şarkılarını ezbere bildiğim Pera'nın sözleri Övünç'ün ağzından dökülürken ne yapacağımı bilemedim. "O bende gizdi, Kimse bilmezdi. Bendeki onu, Kimse göremezdi. Sanki hayaldi, Ve yanımda yoktu. Ama yokluğu, Ne kadar da soğuktu." Kısa bir an gözlerini kapatıp tekrar açtığında dudağının sağ tarafı kıvrıldı. Gözleriyle konuşuyordu su an benimle. Dudaklarından dökülen tüm sözcükler bana söylemek istediği şeylerin simgeleştirilmiş haliydi. "Gözleri öyle derindi." dedi gözleri gözlerimde yarım ağız sırıtırken. Ardından yüzünün ifadesini hiç bozmadan başını olumsuz anlamda salladı. "Ve bilmiyordu onda nasılda kaybolduğumu. Belki değil, hiç tanımıyordu. Beni kaybolupta kendimi onda bulduğumu." Gitara vuruşları artarken gözlerini kısa bir an benden ayırdı ve devam etti. "Bilmiyordu," Gözlerini tekrar bana odaklarken hafifçe başını salladı. "Benimse bildiğim, benim olmayacak bir kadını sevdiğim." Nakarata girmeden önce bateristin vuruşlarını işittim. Bu şarkıyı o kadar çok dinlemiştim ki artık hangi saniyesinde hangi müzik aleti çalıyor çok iyi biliyordum. "Geceler bana yorgan, Ama yok ki yanıma uzanıp uyuyan. O kadını arıyorum hiç, benim olmayan. Bu kalbim niye hüsran? Düşünürken onu cennetteyim sanki şu an. O kadını seviyorum, Hiç, benim olmayan." Allah'ım yarattığın oksijen nereye kaybolmuştu? Neden sıkıştırıyordu göğüs kafesim küçük kalbimi acımasızca? Araladığım dudaklarımdan neden oksijen gitmiyordu? Saatler öncesinde seviştiğim çocuk şu an karşımda ben başka bir erkeğin kollarındayken gözlerimin içine bakarak şarkı söylüyordu. Utançtan mı yoksa kavrayamadığım başka bir histen mi bilmem ense köküme kadar yanıyordum şu anda. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve yanan gözlerimi kırpıştırdım. Ama bu daha kötü yaptı beni çünkü iki yanağımdan da usulca birer damla yaş düştü. Bunu farkeden Övünç'ün kaşları çatılırken başını eğdi öne doğru. Sımsıkı kapalı dudaklarımı gevşettim ve yukarıya doğru kıvırdım. Tebessümüm yüzüme yapışırken gözlerimi kırpıştırdım. Bir kaç tane damla daha yanağıma oturmuştu ama Övünç vermek istediğim mesajı almıştı. "O bende gizdi, Kendi bile bilmezdi. Varken bu yokluğu kalbim dinlemezdi. Sanki bir düştü, ne güzel oyundu.Ama yokluğu, Ne kadar da soğuktu?" Yüzündeki ciddi ifadeyi bozup tekrar gülümsemeye başlarken bana gülümsemekten çok şarkının ona hissettirdiklerine gülüyordu Övünç. Onun ne hissettiğini az çok tahmin edebiliyordum ama yine de kesin yargılarım yoktu. "Gülüşün öyle güzel ki?" dedi şarkıya ekleme yaparak. O kadar küçük bir eklemeydi ki kimse farketmemişti. Oysa şarkının her saniyesini ezbere bilen ben farketmiştim hemen. Yüzümdeki tebessüm büyürken dudaklarımla konuştum Övünç'le. Boğazımdan ses yükselmemişti ama dudak hareketlerimden Övünç anlamıştı söylediğimi. "Sayende." "Bilmiyordu onda yeniden nasıl doğduğu mu, Yüzümü bile görmüşlüğü yok ama,Belki bir gün diye nasıl da avunduğumu. Görmüyordu benimse gördüğüm, Hiç çözülmeyecek bu kalbim kör düğüm." Şarkı tekrar nakarata girdi ve Övünç gitara vurduğu darbeleri artırıp bateriste uyum sağlarken nakaratı söylemeye başladı. Aynı anda benim dudaklarım aralandı. "Geceler bana yorgan, Ama yok ki yanıma uzanıp uyuyan. O kadını seviyorum hiç, Benim olmayan." Övünç o kadını derken aynı anda o adamı demiş, Güney'in yanımda tekrar kasılmasına sebep olmuştum ama şu an umrumda değildi açıkçası. Şu şarkı bitene kadar kimse umrumda değildi. "Bu kalbim niye hüsran? Düşünürken onu cennetteyim sanki şu an. O kadını seviyorum hiç, Benim olmayan. Geceler bana yorgan, Ama yok ki yanıma uzanıp uyuyan. O kadını arıyorum hiç, Benim olmayan. Bu kalbim niye hüsran? Düşünürken onu cennetteyim sanki şu an. O kadını seviyorum hiç benim olmayan." Biten sözlerle Övünç dudaklarını mikrofondan ayırdı ve sadece gitarla melodiyi çalmaya devam etti. Bir an olsun ayırmadığı gözlerinde gördüğüm sözcük düğümlerini çözünce bana söylediği şeyleri yapasım geldi bir an. Herkesi bırakıp Övünç'le birlikte gitmek. Ama ben bunları düşünürken adeta konuşturduğunu gitarda son notasını çaldı ve baterist son kez vururken şarkı bitti. Ardından tüm Bar'da alkış tufanı koptu. Yaklaşık beş dakika boyunca çıtları bile çıkmadan Övünç'ü dinleyenler var güçleriyle alkışlıyorlardı şu an. Elim benden bağımsız havaya kalktı ve oturduğum koltuktan kalkarken avuç içlerimi birbirine vurmaya başladım. Yüzümde kocaman gülümseyle Övünç'e bakarken o kendisini görmeye çalışan onca kişiyi umursamayarak bana bakıyordu. "Teşekkür ederim." dedim yine dudaklarımla. Hoş gerçi bağırsamda duymazdı ama aramızda ki sessiz iletişim hoşuma gitmişti. Yan koltuğumuzdan "Helal be Övünç!" bağırtısı duyduğumda bizden başka kim Övünç'ün adını bilebilir düşüncesiyle kafamı çevirdim ama avuçları patlarcasına kuzenini alkışlayan Didem'i görmeyi beklemiyordum. Sarı saçlarını dalgalandırmış, seçebildiğim kadarıyla siyah bir elbise giymişti. Melih'te ayağa kalkarken "İşte benim kızım." diye mırıldandı ve Didem'in gülen suratı bize döndü. Melih'i görür görmezde asılarak tekrar Övünç'e döndü. Kız nasıl rahatsız oluyorsa bana bile selam vermemişti. Övünç alkışlar eşliğinde sahneden inerken gözlerini benden bir an olsun ayırmadı ve sonunda yanımızdaki koltukta oturan Didem'in yanına oturduğunda gözlerimiz ayrıldı. Bizim masadan çıt çıkmaz iken Uzay abi elinde tepsiyle geldi. Dört bira bardağını oturduğumuz kanepenin karşısındaki küçük masaya bırakırken gözleri yan masayı tarıyordu. "Ne ses varmış çocukta be, yıktı geçti." Ben yutkunarak tırnaklarımı dizime vuruyorken yanımda kasım kasım kasılan Güney'le ne yapacağımı düşünüyordum. "Sizin niye sesiniz çıkmıyor çocuklar?" dedi Uzay abi tekrar konuşarak. Ardından "Güney?" dediğinde kendime hakim olamayarak başımı Güney'e çevirdim ve hafifçe kaldırdım. Tam gözlerimin içine bakıyordu. Tek kelime etmeden. Bakışlarımı ondan çekmemek için büyük mücadele verirken yanan gözlerimi kırpıştırdım. Tekrar yutkunduğumda sessizlikte Güney'in dudakları aralandı. "Makyajın akmış." Bu çocuk ne içti de sinirine rağmen bu kadar sakin kalıyor? İç sesime bilmiyorum anlamında kafa sallarken dıştan "Ah," dedim. "Ben temizleyip geleyim." Yavaşça ayağa kalkarken Didem'le konuşan Övünç'ün bakışları buraya kaydı. Karanlıkta göz göze geldiğimizde tepkisiz kalmaya çalışarak Güney'in yanından çıktım. O an bir çok şey bekledim Güney'den. Masaya yumruk atmasını, bira bardaklarını yere çalmasını, beni bileğimden tutup kucağına çekmesini... Ancak beklediğim o kadar şeyin aksine Güney hiçbir şey yapmadı ve topuklu ayakkabılarımın sesiyle kızlar tuvaletine giden koridoru arşınlamaya başladım. İncecik karanlık holden geçerken bir yandan da derin nefesler alıyor, holün duvarına tutunuyordum. Ta ki bir el beni bileklerimden kavrayıp çekene kadar. İlk önce şok yüzünden bir şey yapamadım ama bir saniye sonra gümbür gümbür atan kalbimle arkamdan beni çeken kişiye vurmaya başlamış eş zamanlı olarak çığlık atmak için dudaklarımı aralamıştım. Çığlığım boğazımda takılı kaldı ve bordo rujlu dudaklarıma el nazikçe kapandı. Kolumla göğsüne vururken burnuma dolan kokuyla korkumu atlatmaya başladım. Tanıdıktı bu koku. Baharat ve nane karışımı bu koku çok tanıdıktı. Ağzımdan boğuk bir inilti dökülürken burnumdan derin bir nefes aldım. "Şşş sakin ol benim." Hareketlerim durdu. Saldırıya karşı kalkan ve var gücüyle vuran ellerim öylece kalırken bebek teninden daha yumuşak olan eli boynuma indi. Parmakları boylu boyunca boynumda gezerken histerik bir nefes kaçtı dudaklarımdan. Güvendiğim adamın kollarında olmanın verdiği hisle kendimi ona yasladım ve gözlerimi yumdum. Ama Övünç kollarını belime dolarken beni kendine çevirdi ve yüz yüze geldik. Yoğundan aldığım kokusuyla gözlerimi aralayıp yüzüne baktım. Hediyeydi sanki siması bana verilen. "Özledim seni." Elimin birini göğsüne koyarken diğeriyle belini sardım ve o iki kolunu belime dolayarak beni kendine yasladı. "Nereden biliyordun burada olacağımı?" Ellerinden birini kaldırdı ve parmağının tersi yüzümden yavaşça kayarken "Kırmızı bir kelebek söyledi." dedi. "Kırmızı kelebek var mı?" diye sordum şaşkınlıkla. Yüzümdeki saf şaşkınlığa bakan Övünç'ün attığı kahkaha tüm holde yankılanırken mest olmuş bir şekilde yüzüne baktım. Kısılan gözlerine ve büyüyen pembemsi dudaklarına bakarken ne kadar mükemmel olduğunu düşündüm. "Var. Kollarımda bir tane var." Beni bir kelebeğe benzetecek kadar mükemmel gösteren neydi onun gözünde bilmiyordum ama benim onu mükemmel görmemde ki sebep hemen elimin altında gümbürdeyen kalbiydi. "Gerçekten nasıl haberin oldu buradan?" "Didem çok ısrar etti gidelim diye ilk başta reddettim ama seninde olacağını söyleyince dayanamadım." Kalbinin üstündeki elimi hareket ettirirken hafifçe kaşlarımı çattım. "Onun nasıl haberi olmuş ki?" İlk bir kaç saniye ikimizden de ses çıkmadı. Loştan çok karanlık holde birbirimizin gözlerinin içine bakarken ikimizde aynı anda gözlerimizi kıstık ve ağzımızdan aynı anda tek isim döküldü. "Melih!" "Köpek süründeki yavşak köpek benim küçük kuzenime mi sulanıyor?" "Sulanmıyor Övünç sadece haftalardır Didem aklından çıkmıyor." "Sulanmaktan daha kötü amaçları var yani?" derken gözü kararmıştı. Sinirlenmeye başladığını görebiliyordum. Sonuçta kuzenimde dese kardeşiydi Övünç'ün. Melih'te benim kardeşimdi ve Övünç'ün Didem'i koruduğu gibi korumalıydım Melih'i. "Böyle düşünmekte haklısın ama Melih öyle biri değil. Kötü bir amacı olsaydı alışveriş merkezinde karşılaştığı gece onunla bir saatten fazla tek kaldığı sürede yapardı." "Onlara güvenemiyorum Tuana." Kalbinin üstündeki elimi kaydırdım ve yeni tıraş olmuş yanaklarına sürterken parmaklarımı başımı yana eğerek hafifçe tebessüm ettim. "Ben kendimi böyle hiç sevmedim, yalnızlıktan çırılçıplak." dedim kendimden bağımsız bir şekilde. Dudaklarımdan dökülen sözcüklerle Övünç'te araladı o güzel dudaklarını. "Ben seni hiç böyle sevmemiştim, gideceksin diye korkarak." "Hangimiz bir parçasını bırakıp gidecek, diğeri uyurken?" diyerek o çok sevdiğimiz şarkıyı devam ettirdik. "Vazgeçecek misin benden?" "Nereden çıktı bu soru şimdi?" dedim yüzümdeki tebessüm silinirken. "O gece sana söylemiştim Tuana, dediklerimin hâlâ arkasındayım. Sen yeter ki iste götüreyim seni." "Onları bırakamayacağımı biliyorsun Övünç." derken eş zamanlı olarak ondan uzaklaşmaya başladım. "Anlamıyorsun beni. Ben hayatımın bittiğine dair nokta koyduğum yere küçücük bir kuyruk ekleyip, o noktayı virgül yaparak hayatımı yazmama yardım edenleri bırakıp gidemem." Övünç yüzündeki silinen gülümsemesiyle bana bakmaya devam ederken benimde yüzüm asıldı. Nefret ediyordum bu durumdan. Güneyler Övünç'le aramdaki yegâne engeldi ama şöyle bir gerçek vardı ki onlar olmasaydı diğer yarımla tanışamayacaktım bile. "Çok vefalısın, senin yaşamana yardım etmiş olabilirler ama sana istediğin hayatı vermediklerinden eminim. Sen yaşamak isterken böyle mi yaşamak istemiştin?" "Hayır," derken aynı zamanda omuz silkmiştim. "Bilmediğin çok fazla şey var. Hem benim hayatımda hem onların. Biz çok fazla şey atlattık Övünç. Çok fazla yıkıldık. Çok fazla gördük birbirimizin yaralarını. Kötü günümde yanımda olup iyi günümü yaşatan insanları bırakırsam nasıl bir kız olurum biliyor musun?" dedim yalvarırcasına. Anlamasını istiyordum. Ruhumun aynasının beni anlamasını istiyordum sadece. "Anlat o zaman." İçeriden gelen sesle ikimizde o yöne baktık. Gelen giden olmayınca tekrar Övünç'e döndüm. "Şimdi bunun ne yeri ne zamanı, gitmem lazım." "Anlatacağına söz ver o zaman. Bana kendini anlatacağına söz ver." Başımı yavaşça olumlu anlamda salladım. "Söz." Övünç aniden avucunu yanağıma koyup beni kendine çekti ve dolgun dudakları alnıma kapandı. Alnımı öptükten sonra dudakları aşağıya kaydı ve sol göz kapağımı öptü. "Tamam. Git şimdi." "Tuvalete gitmem gerek." Gülümseyerek geri çekildiğinde bende tebessüm ettim ve ondan ayrıldım. Arkamı dönüp tuvalete giderken ona geçmişimi anlatacak kadar hazır mıyım diye düşündüm. Her şeyden önce Övünç, kelebek dediği kızın aslında örümcek ağına takılmış bir sinek olduğunu öğrenmeye hazır mıydı? Gecenin geri kalanı aynı kasıntıyla geçerken üçümüz Güney'den bir hareket beklemiştik ama o sesini bile çıkarmadan öylece oturuyordu. Melih sesini konuşturmak için sahneye çıktı ve o da Pera'nın senden başka şarkısını söyledi. İlk başta şok olup benim için yaptı sansamda aptal çocuk tüm şarkı boyunca Didem'e bakmış, zavallı Didem'i utançtan mosmor etmiş o da yetmiyor şarkıda bir kadının söylediği kısımda Gün'ün söylemesine izin vermeden kolundan tuttuğu gibi Didem'i sahneye çekmiş ona söyletmişti. İtiraf ediyorum Didem'in sesi berbattı. Okan'ın sesiyle yarışacak kadar hemde. Melih sırıtarak yerine döndüğünde bizim masaya pis pis bakan Övünç ve koştura koştura tuvalete giden Didem'i gördüm. "Kız utançtan ölecekti şerefsiz misin Melih?" dedim sinirle. Yüzünü parçalamamak için zor duruyordum. "Onu bana diklenmeden önce düşünseydi." "Ya Melih seni öldürürüm!" diye üstüne atılacağım sırada Güney kolumdan kavradı ve koltuğa oturttu. "Dur şu götünün üstünde." Onu tehtidine boyun büküp Melih'e kötü kötü bakarken Okan ayaklandı. "Siz ses görün şimdi." Önce Okan'ın arkasından aralık dudaklarla baktık. Dikleştirdiği omzuyla Adele edasında yürüyen Okan'ın ciddi olduğunu görünce yan yana oturmuş üçümüz hayvan gibi bir kahkaha attık. Okan ne var gibisinden el hareketi yaptı ardından eline ayaklığa sabitleşmiş mikrofonu aldı. Arkasını dönüp Gün'e bakarken durduğu nokta aydınlandı. Şarkı başladı ve gitarist darbelerini vururken Okan arkaya doğru yürüdü. Gün'ün yanına. "Bunlar güzel günlerimiz," dedi gün kelimesine baskı yaparak. Gün'ün siyah saçları arasına gizlenmiş yüzünü merak ediyordum ama göremiyordum. "Daha beter olacak her şey. Dünya, zaten yalan dolan, Kaderden kaçamaz insan." Sırf bir kız için Okan'ın şarkı söylemesi inanılır gibi değildi. Bir kere Okan'ın sesi berbat ötesiydi. Tüm bu yakışıklılığına rağmen berbat şarkı söylerdi. Gün'de bu sesi farketmiş gibi şaşkınlıkla gözlerini büyüttü ve kaşlarını çatarak yüzünü garip bir şekle soktu. Okan Gün'ün bu haline sırıtırken şarkıya devam etti. "Vurulmuş kalbinin ortasından." Bir kaç saniye bekledi ve nakarata girerken ayağını sektirdi. "Aynaya bakmam! Kendimi bilmem! Hayat acıtınca dünyayı sevmem! Ne yazık ki tek tabanca!" Elini tabanca şekline getirip boşluğa doğrulttu. "Serseri doğdum, serseri ölcem!" Derken Okan öne eğildi ve dudakları Gün'ün dudaklarına kapandı. Ben şaşkınca ona bakarken aynı hızla çekildi ve mikrofonu yere atarak "Haydi bana eyvallah!" diyip kaçtı. Gün ise ilk şaşkınlığını atlatıp sinirle "Okan!" diye bağırdı ve sahneden fırlayıp Okan'ın peşine düştü. "Ne oluyor amına koyayım?" "Ah bir bilsem," diye mırıldandım Melih'e herkes gibi Bar'ın çıkışına bakarken. "Sen şarkı söyleyecek misin?" Masada beliren Uzay abiye döndük. Bana sorduğu soruya olumsuz anlamda kafa salladım. "Bugün değil Uzay abi." Kaşlarını çattı ama ısrar etmedi. "Bu borcun olsun o zaman?" Tamam dercesine kafa sallarken gülümsüyordum. "Sırada Güney." "Ben ya ben." dedi Güney geldiğimizden beri oturduğu yerden kalkarken. Elleri omzumu bulduğu sırada bana eğildi. "İyi dinle Kızıl. Ucubeyi dinlediğin gibi benim şarkımın her sözünü iyi dinle." Geri çekilip arkasını döndü ve sahneye çıktı. Ben ardında bakarken ne demeye çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra Okan'ın yere atıp kaçtığı mikrofonu eline aldı Güney. Şarkının melodisi başladı ama daha önce dinlememe rağmen bana uzak bir şarkıydı. Güney elinde mikrofon, alt dudağını eline almış gözleri kapalı kafasını sallamaya başladı. Ardından sözlerine başlarken dudağını serbest bıraktı ve gözleri açılıp bana baktı. Hayır bana değil, benim yeşil ölümlerime baktı. "Yapabilir miyim? Unutabilir miyim? Hiç bir şey yok gibi, Davranabilir miyim?" Ayağını yere vurarak zıpladı ve mikrofonu havaya kaldırıp tekrar indirdi. "Kaçabilir miyim? Kurtulabilir miyim? Gözümün önünde o sahne, sıyrılabilir miyim?" Son mısrayı öyle çok bastırarak söylemişti ki nefes alamaz oldum. Ben hareketsizce dururken Güney yerinde durmuyor ama aynı zamanda gözlerini gözlerimden ayırmadan şarkıyı söylemeye devam ediyordu. "Kimin için bu hale düştüm, senin için!" derken uzun işaret parmağını önce kendi göğsüne sonra bana doğrulttu. Kaşlarımı çattım ama Güney sırıttı. "Neleri verdim ona kim bilir bir hiç için?" diyerek çığlık attı ve olduğu yerde döndü. Sonra tekrar bana baktı ve bir elini bana uzatırken diğer elinde tuttuğu mikrofonu dudağına yapıştırdı. "Git bul başka birilerini! Atıl kollarına eskisi gibi!" Sırıtmaya devam ederken yine son mısrasında elini sola kaydırdı. Şüphesiz solda Övünç vardı. Elini tekrar bana uzattı ve duraksamadan devam etti. "Sen benim güldüğüme bakma! Nefret ediyorum senden hâlâ!" Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ama Güney umursamadan tekrar nakaratı söyleyip şarkının melodi sesini tekrarlamaya başladı. Vokaldeki Gün Okan'ın peşinden gittiği için vokallerini de Güney yapıyordu. "Bakabilir miyim? Görebilir miyim?" dedi şarkıyla uyumlu kaşlarını havaya kaldırırken. Ardından güldü. "Madem bu kadar kolaymış, Tadabilir miyim?" Bunu derken dudaklarını yalamıştı. Şu an Güney'i izleyen herkes alttaki imayı çok net anlayabiliyordu. Anlamamak için aptal olmak gerekirdi. "Kimin için bu hâle düştüm? Senin için! Neleri verdim ona kim bilir, bir hiç için! Git bul başka birilerini! Atıl kollarına eskisi gibi! Sen benim güldüğüme bakma, nefret ediyorum senden hâlâ!" Şarkı tekrar nakarata girdi ve Güney elini indirirken amacına ulaşmış gibi gülümsedi. Gözlerini yumarken son demlerini mırıldandı şarkının. Şarkı bateristin son vuruşuyla bitmişti ama aynı zamanda bende bitmiştim. Melih'le göz göze geldiğimizde bana ne oldu der gibisinden bir bakış attı. Ben olumsuz anlamda başımı sallarken Güney yanımıza geldi ve tek kelime etmeden bileğimden tutup ayağa kaldırdı. "Güney," dedim ama attığı bakışla geri yutkundum. "Eve gidiyoruz." "Tamam." derken Melih'le tekrar göz göze geldik. Güney Melih'in önünden geçip giderken arkasında beni de sürükledi. Bar'ın çıkışına ilerlerken Övünç'le Didem'in masasının önünden geçtik ve Övünç'ün mavi-kahverengi gözleri gözlerimi dağladı. Hızlı adımlarla Bar'dan çıktığımızda ilk hissettiğim çıplak bacaklarıma, kollarıma ve yüzüme çarpan soğuk hava oldu. Yakası açık siyah badim kendini soğuktan korumak ister gibi göbeğime yapışırken Melih koşar adım arkamızdan çıktı. "Melih sen bin motora bizde arkandan geliyoruz." dedim iki üç metre mesafedeki motorlara bakarken. Melih anlamayan gözlerle baksada "Tamam." dedi ve arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Bende önümde olan Güney'in önüne geçip hızlıca onu durdurdum. "Güney." Başını hiç hareket ettirmeden gözlerini eğdi ve gözlerime baktı. Ben ise onun gözlerine bakmak için başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. "O şarkı ne anlama geliyordu?" "Ya ben senin aptal olduğunu farketmedim ya da sen aptal ayağına yatıyorsun şu anda." İkisi de değildi aslında. Aptal olduğum falan yoktu, aptal ayağına da yatmıyordum. Sadece emin olmam gerekiyordu. "İkiside değil. Cidden anlamadım." Güney derin bir nefes aldı. Gözlerimi ondan ayırmasamda ellerini yumruk yaptığını ve hissizleşene kadar sıktığını biliyordum. Zaten bir kaç saniye geçmişti ki o eller benim yarı çıplak omuzlarıma gömüldü. Güney yüzünü yüzüme yaklaştırırken her santimini kafama kazıdım. "Gördüm Kızıl. O personel odasında seni ve Ucube'yi gördüm."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE