Anahtarı elimden alan Güney kapıyı açarken arkasında içeri girmek için bekliyorduk. Sonunda apartmanın bana ait olan bir oda bir salonlu eve adım attığımızda elimizdeki poşetleri hemen girişe bıraktık.
"Bensiz mi gittiniz markete?!"
Melih'in kız gibi çıkan çığlığıyla üçümüz irkilirken Güney'in ağzından bir küfür çıkıverdi.
"Ne bağırıyorsun lan kız gibi?" dedi Okan kavrayabildiği kadar poşetlerle mutfağa yürürken, kalan beş altı poşetide Güney aldı ve Okan'ın arkasından gitti mutfağa.
Melih umursamadan "Ne aldınız bana?" diyerek Okan'la Güney'in arkasından gitti. Bende gittiğim zaman tezgahın üstündeki çiğ köfte artıklarını görünce üçümüz aynı anda Melih'e döndük. O ise ağzına son çiğ köfte lokmasını sokuşturmakla meşguldu.
"Ulan genelev kezbanı, biz açlıktan geberiyoruz sen bizsiz mi zıkkımlanıyordun?" dedi Güney bize takındığı sert tavırla. Melih ağzındaki lokmayı bitirmeden konuşunca Okan'la yüzümüzü buruşturduk.
"Ama ben size de almıştım evde görmeyince yemek yemeye gittiniz sandım yedim." dedi ağzı dolu dolu. Cümleler ağzından net çıkmamıştı bir türlü.
"Tek porsiyonla dört kişiyi mi doyurmayı düşünüyordun?"
Okan'ı onaylarcasına kafamı salladığımda Melih dişlerini göstererek sırıttı. Bir yandan da kimseyle paylaşmamak için ağzına deptiği büyük lokmayı çiğniyordu.
Allah'ım o dişine yapışan bulgur muydu?
Kafamın içindeki Tuana'yla göz göze geldik ve "İğrenç!" diye ıykladık.
"Ne kadar tatlıyım değil mi?"
"Ulan şimdi ben seni," diye kükreyerek Melih'in üstüne atılan Güney'i Okan'la tuttuk ve o an Melih odaya kaçtı.
"Tamam sakin olun yapıyorum ben şimdi yemek." dedim küçük mutfakta üç dev erkek olunca sığamıyorduk zaten, birde Güney Melih'i döverse mutfak haşat olurdu.
"Çabuk ol." dedi Güney kısaca. Onu onaylarcasına kafamı salladığımda üçü mutfaktan çıktı ve ardından içeriden televizyonun sesi geldi.
Melih çizgi film açmıştı.
Kollarımı sıvadım ve poşetten garnitürleri çıkardım. Başka bir poşetten makarnayı çıkarıp ısıtıcıya soğuk su koydum ve garnitür kavanozunu açmaya çalıştım.
Tabiki de bir moron gibi ben o kavonuzu açamadım.
"Ihh!" dedim sinirle. Elimin tersiyle alnımdaki ince teri sildim ve "Biri buraya gelsin!" diye bağırdım. Kim gelirdi bilmiyordum ama gelecek kişi büyük ihtimal Okan olurdu.
Açık saçımı geriye iterken arkamda hissettiğim nefesle irkilerek yerimde sıçradım ve arkamı döneceğim sırada Güney'in elleri sırtıma dokundu.
"Dönme."
Korkumu yutkunup derin bir nefes aldım ve "Açar mısın şu kavonuzu?" diye sordum.
Sırtımdaki ellerinden biri üzerimden uzandı ve kolunu göğsüme sürterek kavonuza doladı parmaklarını. Ben korkuyla bir nefes alırken soğuk kavanoz gömleğimin açıkta bıraktığı tenimde sürterek Güney'e yol aldı.
Gelen tık sesi kavanozdan mıydı yoksa benim kalbimin son kez attığını bildiren bir ses miydi emin değildim ama o an milyonuncu kez ruhumu teslim etmiştim Allah'a. Bu nasıl korkuydu Allah'ım? Nasıl bu kadar çok korkabilirdim Güney'den?
"Al."
"Teşekür ederim." dedim histerik bir nefes eşliğinde. Kavanozu kavrarken titreyen ellerimle düşürmemek için mücadele verdim. Neyse ki sorunsuz bir şekilde koymuştum tezgahın üstüne.
Ardından gelen ikinci tık sesiyle suyun kaynadığını anladım ve ben almak için tezgaha eğilince hissetmez oldum Güney'i. Hızlı hızlı fiyonk makarnayı tencerenin içine boşaltıp ocağa koyunca poşetten birde mantar çıkardım ve onları açıp yıkayarak makarnaya koymak için ince ince doğramaya başladım. Makarna kaynamadan hemen önce köfteleri soslayıp kızarttım ve yağını alması için peçete serdiğim servis tabağına koydum. Haşlanan makarnayı süzüp mantar, mısır, havuç ve bezelyelerle karıştırdıktan sonra yoğurt ve mayonezle avcarladım. Dört tane servis tabağı çıkartıp herkes için köfte ve makarna koyduktan sonra üzerine baharat serpiştirdim ve son olarak dört büyük bardağa kola koyup hepsini tepsiye dizerek salona yol aldım.
"Her geçen gün daha hızlı yapıyorsun Kızıl." dedi Okan salonun ortasındaki sehpanın üstüne büyük tepsiyi bıraktığımda. Eğildiğim yerden dikeldim ve Okan'a gülümsedim.
"Pratik hızı artırır." diyerek daha önce defalarca bu makarnayı yaptığımı vurguladım. Aslında daha güzel şeylerde yapıyordum, genel olarak yemek yapmayı çok seviyordum ama hem en çabuk hemde bizimkilerin en çok sevdiği yemek buydu. Doymak bilmiyorlardı yaptığım zaman.
O yüzden tüm servis tabaklarını tepeleme doldurmuştum.
Herkes kendi tabağını alırken bende kendi tabağımı aldım ve iki tane ikili koltukta sadece Melih'in yanı boş olunca onun yanına oturdum ve Melih'e şöyle bir baktım.
"Daha yarım saat önce bir porsiyon çiğ köfte yedin o tabağı bitirebilecek misin?"
"Ara öğünümdü o benim Kızıl ne diyorsun sen? Hâlâ çok açım ben."
Hayır yani insan biraz olsun doyardı. Haydi onu da geçtim, yediklerinin hakkını veren bir fizikle ortada dolaşırdı. Ama Melih yediği her şeyi kasa çeviriyordu. Bildiğiniz hayvandı.
Yemeklerimizi yerken Cartoon Network'te Gumboll izledik ve Melih'in hayvan gibi böğürmelerine maruz kaldık ama Güney bile sesini çıkarmayınca sustum ve tüm kirlileri mutfağa bırakıp elimi yüzümü mutfakta yıkayıp kurulayarak tekrar salona döndüm.
"Kaçta çıkıyoruz dışarıya?" sorusunu soran Okan oldu.
"Çıkarız bir saate."
"Hazırlanayım ben o zaman?" dedim Güney'e bakarak. O ise bana bakmıyor, sevmediği halde çizgi film izliyordu.
"Hazırlan Kızıl." Bugün sayamadığım kere Güney'in yerine bana cevap verdi Okan. Onu onaylarken yemek yediğim halde enerji depolayamamışım gibi bıkkınlıkla odama kapattım kendimi.
Gardırobumun kapağını açıp gece için üzerime giyecek bir kaç şey aradım. Alt için etek giyecektim ama üstüme henüz seçim yapmamıştım.
Sonunda siyah okul eteğimi çıkartıp başka bir siyah etek giydim ve diz üstü yüksel bel eteği üstümde sabitledim. Okul gömleğimi çıkarıp siyah sütyenle kaldığımda umutsuzca gardıroba baktım.
"Ne giyeceğim ben ya?" dedim umutsuzca. Tişörtlerime şöyle bir göz gezdirip giyecek bir şey bulamayınca kolu dirseklerime kadar uzanan, geniş yaka siyah badimi giydim. Dar badi üstüme yapışmış, beyaz tenimin üzerindeki köprücük kemiğimi ön plana çıkarmıştı.
Makyaj masamın üstündeki takı kutumdan son zamanlardaki moda kolyeyi çıkardım ve boynuma taktım. Hayalet kolye dedikleri kolyenin ucundaki taş siyah renkteydi ve iki köprücük kemiğimin arasında usulca duruyordu. Düz kızıl saçlarımı düzgün bir at kuyruğu yapıp sallandırdım ve gözlerime düzgün bir siyah kalem çekip parmaklarımla dağıtarak dumanlı göz makyajını tamamladım. Kirpilerime maskaramı sürüp dolgun dudaklarıma koyu kırmızı rujumu sürdüm.
Hazırdım.
Bu gece uzun zamandır yapmadığımız bir şey yapıp Kareoke Bar olan Ayna'ya gidecektik. Mekânın adı Ayna'ydı çünkü patronu Uzay abi 'Ruhunuzun aynası olan özgür şarkılarınız' anlayışıyla açmıştı Bar'ı. Üç yıl olmuştu açılalı. İlk müşterileri bizdik tabi ama kısa sürede tutmuştu Bar. İtiraf etmek gerekirse tutmaması anlamsız olurdu çünkü Bar'ın sloganı iyiydi. Herkesin içinde özgürce söyleyemediği düşünceler birbirlerinin kuyruklarını kovalarken Ayna Bar'da bu düşünceleri kuyruklarından birbirine bağlayıp o sahnede sallandırıyorduk. Ayna Bar'da sahneye çıkma cesaretini gösteren kimsenin söylediği şarkı gereksiz veya anlamsız olmuyordu. Hepsi bir ruhun aynasıydı.
Bu gece hangi şarkıyı söyleyeceğimi düşünürken ne kadar isteksiz olduğumu farkettim. Ayna Bar en sevdiğim Bar'dı şüphesiz. Sahne almayı, kendimi ön plana çıkarmayı en çok sevdiğim yerdi ama bugün söyleyecek şarkım yoktu ki benim. Hem mutluydum hem mutsuz. Ruhum Övünç sayesinde kalbini bulmaya çalışmıştı bugün. Onun dokunuşlarıyla hâlâ hissettiğini anlamıştı ama Güney yüzünden de derinlerden çıkardığı hislerin tekrar üstünü kapatmaya çalışmış, kimse anlamasın diye de eski haline bürünmüştü.
Ama bilmiyordu ki üstünü toprakla kapattığı hislerin bir daha derine gitmeye niyeti yoktu.
"Hazırlandım!" dedim odamdan çıkarken. Salona gittiğimde bizimkilerin okul formalarının savrukça etrafa atıldığını gördüm.
"Daha yeni temizledim bu evi az düzenli olun yahu." diyerek yakındığımda çıplak ayaklarımla dizlerimin üstüne çöküp tek tek formaları toplamaya başladım. Melih ve Okan'ın teninden sıyrılıp yere düşen formalar hâlâ onların sıcaklığını taşıyordu üstlerinde. Güney değiştirmemişti üstünü çünkü zaten sivil gelmişti okula.
"Dedim. Okan az tertipli az düzenli ol Kızıl hizmetçimiz mi sanki toplasın dedim ama dinletemedim." diyerek siyah gömleğinin düğmelerini ilikleyen ve bunu yanlış bir şekilde devam ettiren Melih'e dönerek elimdeki iki pantolonu ve gömleği koltuğa bıraktım ve çıplak ayaklarımla parkede şap şap sesleri çıkararak Melih'e yürüdüm. Ellerini gömleğin düğmelerinden ittirip tekrar açarak bu sefer ben iliklemeye başladım.
"Ya eminim öyle demişsindir benim düşünceli dostum."
Başını eğip bana sırıtarak bakan Melih'e bende sırıttım ve en alttaki son düğmeyi de ilikleyip fitness salonlarında geliştirdiği göğsüne avucumla hafifçe vurdum. Geri çekilirken ayakkabılarımı almaya gittim.
Her ne kadar platform topuk kadar olmasada kendince topuğu olan siyah ayakkabımı giyip boyumu uzattım ve çıkan şap şap seslerini kesen keskin bir tak tak sesiyle bizimkilerin yanına yürüdüm. Melih iliklediğim gömleğini beyaz pantolonunun içine sokmuş saçlarını düzeltirken Okan'da Güney gibi siyah salaş bir tişört geçirmişti üzerine. Tişörtün kollarını omzuna sıyırıp kollarını ve ek olarak kol kaslarını ön plana çıkardığında sevgili arkadaşımın ne kadar mükemmel bir görüntü çizdiğinden haberi var mıydı?
Ah, ellbette vardı. O Okan'dı.
"Haydi gidelim." dediğinde Güney, sehpanın üstünden telefonumu aldım ve cebim olmadığı için Okan'a verdim. Okan telefonu alıp arka cebine atarken, Melih beni Güney'le ortasına aldı.
"Bugün hangi şarkıyı söyleyeceksin Kızıl'ım?" dedi Melih yanağımı kızartacak bir makas alırken. Yanan yanağımla ters ters Melih'e baktım ve "Senin için Allah Belanı Versin'i söyleyeceğim Melih, bana gelen sana gelsin emi." diyerek aynı hızla ben yanağından makas aldım ve topuklu ayakkabımla seke seke önde kapıyı açıp dışarı çıkan Okan'a koştum. Okan'ın koluna girerken arkadan Melih'in yapmacıktan ahladığını duymuştum.
Motorlarımıza binerken Güney'e tutundum ve oturduktan sonra eteğimi düzleyip ellerimi Güney'in beliyle birleştirdim. Kimse bir şey demeden Güney gaza bastı ve hemen arkamızdan Okan'lar da köklediler. Okuldan döneli kaç saat olmuştu bilmiyordum ama hava kararmıştı. Aynı zamanda serinlemeye başlamıştı ve Güney son hızla giderken donuyordum! Bir yandan eteğimi tutuyor, diğer yandan başımı Güney'in sırtına yaslayarak rüzgârı azaltmaya çalışıyordum ama başarılı olduğun söylenemezdi.
On dakika kadar bir zaman sonra motor yavaşladı ve şükürler olsun ki durdu. Ben derin bir nefes alarak başımı kaldırdığımda hemen yanımızda Okan'ın motoru durdu.
"Oğlum manyak mısın o hız neydi?"
Henüz duran motorda durmayı beceremeyen ben Güney'e tutunmaya devam ediyordum ama Güney ani bir hareketle motordan atladı ve neredeyse motora yapışacakken Güney'le aynı anda motordan inen Okan tuttu beni. Sinirle Güney'e baktığımda çoktan arkasını dönmüş Ayna Bar'a giriyordu.
"Sinirini siktiğim." diye tısladım sinirle. Okan inmeme yardım ettiğinde ilk bir dakika ayakta duramadım ve Okan'a tutundum. Melih'te motordan atladığında "Ne sinirini yapıyor bu kaç saattir ben anlamadım." dedi.
"Bilmiyoruz ki," dedik Okan'la aynı anda. Omuz silkerken yürümeye başladık ve Güney'in tek girdiği Bar'dan üçümüz birlikte girdik.
Bar her zamanki gibiydi. Gri renkte oturma grupları, ayrı bir yerde bar tezgahı ve yine gri renkte bar tabureleri, akşamla uyumlu loş aydınlatmalar ve Bar'ın açılma sebebi olan o sahne. Arkasında ise canlı müziğin var olmasını sağlayan gitaristimiz, davulcumuz, elektro piyanocumuzla vokalleri yapan kız. Müzik aletlerini çalan kişiler hep aynıydı, hatta muhatabımız bile olmuştu artık ama vokal yapan kız sürekli değişirdi. Neden bilmiyorum Uzay abi bir türlü anlaşamazdı aldığı vokalcilerle. Bir dönem ben yapmıştım vokalliği ama bana 'Sen sahne arkasında değil önünde olmalısın' diyerek benide çıkarmıştı işten.
Şimdi ise vokalde esmer bir kız vardı. Bar'daki loş ışıktan yüzünü seçemiyordum. Tek gördüğüm uzun siyah saçlar ve harika bir fizikti. Kız çok geri planda kalmıştı. Aynı enstrümancılar gibi.
"Otursan artık?" diyen Güney'e ayakta olduğum için tepeden bakıp başımı salladım ve onun yanında yerimi alırken kısık ışık yüzünden anca yanıma gelen kişiyi görebildiğime lanet ettim. Bar hep böyleydi. Tüm Bar sadece gözünün önünü görecek kadar aydınlık olurdu. Tamamen görünen bir kişi varsa da o da hep şu an tam karşımızda duran şimdilik boş sahnenin solisti olurdu.
"Bakıyorum bakıyorum ve özel koltuğumda dört özel müşteri görüyorum." diye yanımıza gelen Uzay abiyi seçebilmek için gözlerimi kıstım.
"Bende sana Serdar Ortaç'tan bir gönderme yaparak bakıpta göremiyorum diyorum Uzay abi." dedi Melih ilk konuşan olarak. Uzay abi kahkaha attı ve hilal şeklindeki gri koltukta Okan'ın yanına oturdu.
"Alışmıştınız ne güzel bu ortama yine kayboldunuz gitti konsantrasyon."
"Birileri trip mi atıyor ne?" diyerek Uzay abinin omzunu sıkan Okan'a tebessüm ettim ve Uzay abi bana döndü.
"Solistim?"
"Deme şöyle Uzay abi." dedim sırıtarak. Kendisine abi diyorduk ama benimle arasında on bir yaş vardı. Güneyler ile de on. Yaşlı değildi Uzay abi. Sadece olgundu. Kahverengi saçları, kahverengi gözleri ve bronz teniyle çok yakışıklı olmasada çekici bir olgundu. Boyu bizimkilerden birazcık daha uzundu ve gençliğinde boksa merak saldığından kol kasları epey gelişmişti. Atletik vücudunun çoğu yerinde dövme olduğunu söylemişti ama benim tek gördüğüm kolundaki dövmelerdi.
Bugün ne giydiğini görememiştim ama büyük ihtimal tişört pantolon ikilisiyle geziniyordu bugünde.
"Bak Kızıl, sen gel he de hemen Bar'ın adını 'Kırmızı geceler gazinosu; Tuana'dan sesler korosu' diye değiştireceğim." dediğinde bizim gruptan büyük bir kahkaha koptu. Derin nefesler alarak kahkaha atarken beyaz ojeli elim ağzıma gitti ve gözlerimi yumdum.
"Ciddiydim aslında." dedi Uzay abi ama o bile gülüyordu dediğine.
"Teşekür ederim ama gelecekle ilgili planlarımda gazino şarkıcısı olmak yok."
"Ne olmak istiyordun sen?"
Bilmem dercesine omuz silktim ama Uzay abinin göreceğinden şüpheliydim. Neyse ki gördü ve ikinci sorusuna geçti.
"Kaç aldın sen ilk sınavdan?"
"YGS mi? 310 galiba." dedim ama bırak puanımdan emin olmamayı, YGS altıya kadar virgülüne kadar biliyordum. YGS 4'düm tamı tamına 332,789'du. Zaten en yükseğide oydu.
"İyi almışsın. Girersin üniversiteye." Onu gülümseyerek onaylarken "Siz ne aldınız kalmışlar?" dedi Güney'lerin dokuzuncu sınıfta kaldıklarını vurgularcasına.
"Ben Hakkari bomba tasarım ve imalatı okumak istiyordum zaten Uzay abi. Her şey hayallerim içindi." dedi Melih yanımda yayılarak. Onun yapılmış saçlarına fıske vurarak "Bu mal işletmeyi bile parayla okumak zorunda kalacak." dedim.
"Ulan baraj için yirmi net gerekiyordu sen kaç net yaptın?"
Melih sırıtarak "Otuz bir." dediğinde Uzay abi "Pezevenk." diye mırıldandı. Ardından Okan'a döndüğünde omuz silkti Okan.
"Bize hiç bakma, Güney'le ben barajı geçtik."
"En yüksek puan Kızıl'ın o zaman."
"Hayır yanımızdan da ayırmıyoruz ders çalışmasın diye ama nasıl alıyor o puanları şaşıyorum. Biz uyurken mi çalışıyor acaba?" dediğinde Melih Okan'la göz göze geldik.
"Karışmayın lan kıza ders çalışsın."
"Zaten kendisine karışmadığımız için bu hale geldi ya." mırıltısı duydum. Güney hemen yanımda beni izlerken başımı ona çevirdim ve sorgulayan gözlerle baktım.
"Sorun ne Güney?" diye fısıldadım mırıldanmasına karşılık olarak. Bir kolunu uzatmıştı ve oturduğum koltukta onun kollarının arasında duruyordum. Boşta olan kolunu pantolonuna koymuştu ama ben konuşunca elini kaldırdı bordo ruj sürdüğüm dudaklarıma yerleştirdi işaret parmağını. Bir an masadaki sohbetten soyutlanmıştık. Uzay abinin, Melih'in hatta Okan'ın sesli gülüşmelerini duyuyorduk ama ikimizde görüntü olarak masada var olmaya başlamıştık.
"Şşh, son mutlu geceni beni düşünerek berbat etme Kızıl. Zira hiç bir zaman bu kadar mutluluğa eremeyeceksin."
Ciddi olsaydı bu kadar korkmazdım dudaklarıma fısıldadığı sözlerden sanırım, ama gün doğumundaki kızıllığın ateşiyle yanıp küle dönmüş mavi denizi gözlerindeki hayal kırıklığı ve dudaklarındaki tehditkâr gülümsemenin zıtlığı arasında bir yerde ölüm fermanımı görürken yutkunamadım bile.
Şüphesiz ki bendim onun denizini yakan kızıllık. Başka kimsenin yakmasına izin vermezdi Güney. Kimseyi almazdı denizine. Aldığı tek kadın bendim. Annesi bile girememişti o denize.
Ve sen o denizi ateşe verdin bugün.
Bilmiyordu. Bilmemesi gerekiyordu. Kimsenin görmediği bir şeyi kimse bilemezdi. Ben bugün Güney'in denizini değil o denizdeki donanmamı yakmıştım. Atmıştım kendimi denize hoyratça. Bir kütük bile bulmakla uğraşmamıştım hayatta kalmak için. Kalbimi kana bulayan ellerimden başka hiçbir şeyim yoktu kıyıya ulaşmak için bu sefer. Tek başımaydım. Tabi Güney'in denizinin bir kıyısı varsa...
"Ben hiç bir zaman eremedim o mutluluğa zaten." dedim parmağı hala dudaklarımın üzerinde dururken. Parmağını çekti ve pantolonuna sürerken bana bakmadan konuştu.
"Bir insanın yapmacık kahkaha bile atamaması neymiş bilmek istemeyeceksin."
Ne demeye çalıştığını anlamıştım ama ben ağzımı açıp konuşamadan masadan bir gürültü yükseldi.
"Uzay abi ilk kim sahne alacaktı gelsin artık." dedi bir kız. Sanırım sadece fiziğini ve saçlarını seçebildiğim vokal kızdı. Uzay abi ise tam ağzını açacakken masadan daha büyük bir gürültü koptu.
Okan hızla ayağa kalkarken "Gün!" diye bağırmıştı.
Karşıdan gelen tepki ise oldukça sakin oldu.
"Adımı nereden biliyorsun?"
Şahsen kızın sakinliğini takdir ediyordum. Tanımadığım biri benimle böyle bağırarak konuşsa korkudan ağzına bir tane patlatırdım. Ama Okan bu kızı tanıyordu. Bize bahsettiği kızdı.
"Ne işin var burada? Evde olman gerekmiyor mu?"
Yakından seçebildiğim esmer kız gözlerini sinirle kısrarak Okan'a baktı ve "Ne diyorsun sen kardeşim nereden tanıyorsun dedim." diye tısladı. Güzel bir fizik dışında çokta güzel bir yüz görüyordum şu an. Gerçekten Okan'ın anlattığı kadar vardı Gün. Makyajı, üstündeki kolsuz gömleği, dar kot pantolonu ve ince bileğindeki siyah saatle çok güzel görünüyordu.
"Okan ben. Ne işin var burada?"
Gözlerini kısmaya son veren Gün Okan'a şöyle bir baktı ve kısaca "Sanane." dedi. Biz anın şokuyla hiç bir şey diyemezken Gün Uzay abiye döndü.
"Kim çıkacaktı sahneye Uzay abi?"
Uzay abi de şaşkınlıkla silkelenerek bir Okan'a bir Gün'e baktı ardından "Bir dakika." diyerek cebinden kağıt ve kalem çıkardı. "Sizlerinde adını yazıyorum çocuklar. Okan sen hariç."
"Benim adımı da yaz Uzay abi."
Biz yine şaşkınca Okan'a baktık ama onun odağı Gün'dü. Gün'de ona kötü kötü bakarken Uzay abi anlamsızca "Tamam." dedi ve kağıda dördümüzün adını yazıp Gün'e verdi.
Gün ise tek kelime etmeden saçlarındaki rüzgârla esip gitti.
Arkasında moron gibi bakan bir Okan bırakarak.
"Lan oğlum salyan akıyor kapat ağzını." dedi Uzay abi Okan'ın çenesine vurarak. Okan irkilirken Güney ve Melih aynı anda "Esmer lan bu." dedi.
"Anlatırken mavi tenli dediğimi hatırlamıyorum zaten."
"Nereden tanıyorsunuz bu kızı?"
Hepimiz Uzay abiye döndük ama diyecek bir şeyimiz olmadığı için Okan konuştu.
"Ben tanıyorum sadece bunlarda ilk kez gördü. Ne geziyor burada Uzay abi?"
"Okan konuşmayı unuttu sanırım sürekli aynı soruyu soruyor."
"Kızıl benim yerime bir patlatsana şu Kezban'a."
Okan'ı onaylayarak "Tabiki," dedim ve bu gece ikinci kez fıske attım Melih'in kafasına.
"Kızım yeter ama aaa,"
"Sus lan, Didem'i görünce çok farklı bir tepki verdin sanki."
Melih cevap vermezken Okan tekrar aynı soruyu soracaktı ki Uzay abi kesti sözünü.
"Bizim yeni vokal kız. İkinci gecesi burada nereden tanıyorsun ki sen?"
"Boşver abi." dedi ardından gözünü sahneye dikti Okan. Bilmiyorum görebiliyor muydu ama sahne kapkaranlıktı şu anda. İlk kim sahne alacaksa o yerleşiyordu.
"Bu akşam kaç kişi şarkı söyleyecekmiş?" diye sordum sahneyi görmeye çalışıp göremeyince bakışlarımı Uzay abiye dikerek.
"Sizinle birlikte on."
"On cesur yürek."
Hepimiz bıkkın gözlerle Melih'e baktık ve "Komik değilsin." dedik.
"Komik olmaya çalışan yok zaten."
"Neyse ben kaçar. Bir şey istiyor musunuz?"
Ayağa kalkan Uzay abiye üçümüz başımızı kaldırıp baktık. Okan ise gözlerini hâlâ sahneye dikmiş Gün'ü görmeye çalışırken sabırsızca dizini titretiyordu.
"Her zamankinden." dedi Güney kısaca. Uzay abi bize kafasını sallayıp uzaklaşırken bizde Okan gibi birazdan aydınlanacak sahneye baktık.
Sahneden hareketler yükseldi. Sanırım biri sandalye koyuyordu. Bir karaltı belirdiğinde puslu bir ışıkla ayaklığın üstüne konulmuş mikrofon aydınlatıldı. Ardından o puslu ışıkta şekillendirilmiş saçlar gördüm. Saçlar hemen ardından yok olurken şarkı söyleyecek kişinin erkek olduğunu anlamıştım.
Bir melodi doldu kulaklarıma. Bu bir gitarın usulca kulaklarıma dokunması gibi yumuşacık bir sesti. Ardından aynı melodi tekrar duyuldu ve şarkının ezgisi duyulurken derin bir nefes aldım.
Pera.
Her yer bir an karanlığa büründü ve 21 saniyelik giriş müziği duyulduktan sonra şarkının girişiyle birlikte şarkıyı söylenen kişinin olduğu yer aydınlandı.