BÖLÜM 25

777 Kelimeler
"Melih nerede?" diye sordum benimle konuşmayan Güney'e. Neden konuşmadığı hakkında bir fikrim yoktu ama okul çıkışı yanlarına gittiğim zaman yüzüme şöyle bir bakmış ardından ellerini yumruk yaparak burnundan solumaya başlamıştı. Okan'a sorduğumda ise bir kaç saattir böyle olduğunu kendisinin de bilmediğini öğrenmiştim. Aklıma direkt olarak Övünç gelirken korkuyla bir nefes almıştım ama Güney'in Övünç'le beni nasıl öğreneceğini bilmiyordum. Kimse görmemişti ki bizi Güney öğrensin. "İşim var dedi kaçtı gelecekmiş bir kaç saate." cevabını Güney yerine Okan verdi. Üçümüzün üstünde okul forması evimden geldiğimiz gibi çıkmış markete gidiyorduk. Dolabı tam takır gören Okan ve Güney alışverişe gitme zamanının geldiğini zırvalayıp çıkarmıştı beni evden. Yani ikisi de açtı ve yemek yapmam için malzeme almaya gidiyordu. Yanımızda yürüyen ama hiç konuşmayan Güney'e tekrar bakışlarımı çevirdiğimde uzun boyu yüzünden başımı kaldırmak zorunda kalmıştım onu yan profilden süzebilmek için. Saçları uzamıştı hafiften. Ama Güney zaten sarı saçlarını uzun kullandığı için sorun olmuyordu. Sadece uçlarından hafifçe kırpması gerekiyordu. Kaşındaki dikiş erimeye yüz tutmuştu, burnundaki halkada vuran nisan güneşinden parlıyordu. Tek kulağındaki halka, saçları yüzünden Güneşe maruz kalmadığı için parlamıyordu ama karanlıkta daha ürkütücü görünüyordu Güney'in taktığı şeyler. "Bana bakmayı kes." dedi sert bir sesle. Ben ona bakarken dalmış olduğumdan irkilerek omuzlarımı kaldırdığımda şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. "Neden konuşmuyorsun?" dedim onun iki dudağı arasından çıkan sert sese oranla oldukça sakin ve yumuşak sesle. Mavilerini göremiyordum ama, zaten bana baksada mavi gözlerini göreceğimden şüpheliydim. Sinirliydi ve sinirli bir Güney Özbey'in gözleri siyaha dönerdi. Karanlık tarafının kötülüğünü siyaha dönen gözlerden öğrenmiştim ben. "Sadece sus ve yürü Kızıl. Önüne bak." Belki de sinirlenen Güney kötü olabilirdi evet ama daha kötüsü vardı ki o da sinirini yatıştırmaya çalışan bir Güney'di. Biliyordum ki yapmak istediği şeyi yapmadan sakinleşmeyecekti. "Neler oluyor sizin aranızda?" diyerek konuya dahil olurken Okan ben hâlâ bana bakmayı reddeden Güney'e bakarak "Ah bir bilsem." diye yakındım. Aynı anda Güney gözlerini sımsıkı yumarak burnundan derin bir nefes aldı ve iç sesim başlıyoruz derken bende derin bir nefes aldım. Ama bir şey olmadı. Güney gözlerini tekrar açtı ve zaten yumruk yaptığı elini iyice sıkarak beyaz elini resmen sararttı. Uzak dur Tuana. Bugün Güney'den uzak dur sen, tavsiyesini veren mantıklı tarafımla, Neden böyle olduğunu öğrenmeliyiz diyen kalbim arasında gidip geliyordum ve her ne kadar Güney'in bu halinden korksamda sanırım kalbimin sesini dinliyordum. "Sadece bana bugün yakın durma Kızıl." diyip cümle bitiminin sonuna konulan noktanın trilyon kat büyüğünü koydu aramıza Güney. Okan "Sabır." derken ben çekemediğim bakışlarımla yürümeye devam ediyorum. Ancak Güney'e bakayım derken yürümeyi beceremedim ve siyah spor ayakkabım taşa basamayıp bana ihanet ederek düşürürken bir an vücudumda nerenin parçalanacağını düşündüm. Yol yapım çalışması yüzünden yürüdüğümüz yol düz değildi. Küçüklü büyüklü taşlar, sarhoşların içtikten sonra birbirlerinin kafasında parçaladığı bira şişeleri, mahalledeki küçük çocukların kırıp attığı minik oyuncaklar yerin bir parçası olarak barınıyordu ve dizimin üstündeki siyah okul eteğimle düşersem yerdeki çoğu şey bacaklarıma batacaktı. Dirseklerime kadar sıyırdığım beyaz okul gömleğim yüzünden sıyrılacak olan dirseğimdem bahsetmiyordum bile. Dizlerim bükülüp yüz üstü yere yapışacağım sırada belime dolanan kollarla yukarıya çekildim ve sırtım tanıdık gövdeye yapıştı. Ayaklarım yerden kesilirken burnuma sigarayla karışık kendi şampuanımın kokusu çarptı. Demek Güney en son benim evimde banyo yapmıştı. "Yürümeyi öğren önce sonra gel bana baş kaldır gerizekalı." diye fısıldadı saçlarımın arasındaki dudağı. Bir kolu karnıma dolanmışken diğeri hemen göğsümün altına sıkı sıkı dolanmıştı ve tekrar düşmemden korkar gibi tutuyordu bedenimi. Ya da ben sadece öyle algılamak istediğim için bu düşünceler sızıyordu aklıma. "Teşekkür ederim." Beni yine tuttuğu hızla bıraktı ve ayaklarım taşlı zemine değerken Okan'la göz göze geldik. Güney yine aynı soğukluğuyla yürümeye devam ettiğinde bu sefer düşmemek için Okan'ın koluna girdim. Çünkü biliyordum Güney bir kez tutardı düşenin ellerinden. Çok geçmeden bir süpermarketten içeriye girdik ve ev için gerekli olan malzemeleri doldurmaya başladı Güney. Okan'la ben annesinin arkasından giden ördek yavrusu gibi kol kola yürürken bakışlarımızla Güney'in siyah eskitme tişörtünü dövüyorduk. Güney ise biz yokmuşuz gibi bulduğu şeyleri atmaya devam ediyordu alışveriş arabasının içine. "İyi değil bu. Hem bu kadar sinirli olup hemde bu kadar sessiz kalması hiç iyi değil." diye mırıldandı Okan sessizce. Ben onu onaylanarak başımı sallarken "Kötü şeyler olacak." dedim. "Sinirinin sana olduğunun farkındasın değil mi Kızıl?" "Ne yaptığımı bilmiyorum ki." dedim maviyle yeşil arasındaki tonda sıkışıp kalmış gözlerimi büyüterek. Ben Okan'a bunları derken aynı anda beynimin hücre çeperlerini yırtacak kadar güçlü darbelerle vuran iç sesim azarlıyordu beni. Hiç bir şey yapmadığına emin misin? Tamam kabul bir şeyler yapmıştım. Hatta kötü bir şeyler yapmıştım bizimkilere göre ama kimse görmemişti ne yaptığımı. Hem Güney bilseydi sinirini bastırmaya çalışmaz, direkt ölüm emrini verirdi benim için. İhanet etmiştim onun gözüyle ben. Güney'i aldatmıştım. "İnşallah patladığı kişi sen olmazsın Kızıl. Umarım bu sinirin hedefi sen değilsindir." "Umarım." diye mırıldandım bende. Sessiz dualarımızı söylerken Güney ters ters arkasına baktı ve ikimizi azarladı. "Mahalle karıları gibi konuşacağınıza yardım edin."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE