BÖLÜM 5

2650 Kelimeler
Derse koşarak yetiştiğimde sınıfa ingilizce hocasıyla aynı anda girdim. Kapıda birbirimizi selamlayıp günaydın dedik ve sınıfa girdik. Ben hemen yerime geçtim. Geçerken İrem'le göze geldim. Oldukça meraklı bakıyordu. Ingilizce hocası dersinde dersle ilgili olmadıktan sonra herhangi bir şey yapmamızdan nefret ettiği için ona bir şey demedim ve yerime oturup ders araç gereçlerini çıkardım. Çevreme bakındığımda Hande'nin iki arkadaşıyla göz göze geldim. Umursamadım ve ilgimi derse verdim. Ingilizcem her zaman iyi olmuştu ama bu öğretmen zorluyordu. Özellikle yazılılarından iyi bir not almak için adeta çırpınıyordum. Tabiki de zorlandığım tek ders bu değildi. Içinde rakam bulunan her dersten iğreniyordum. Ve geçmek için Güney'den gizli kurslara katılıyordum. Okan olmasa şimdiye yakalanmıştım. ♣♧♣ Övünç gelmedi. İlk iki dersi ders etkinliklerine katılarak geçirmiştim ve böylece olanları düşünmemiştim ama şimdi ders edebiyattı. Bu yıl edebiyatı dinlememiştim. Hocasından nefret ettiğim dersleri dinlememe gibi bir huyum vardı ve edebiyatta bunlara giriyordu. "Ben kaçar." dedim ve bizimkilerin sırasından kalktım ama Güney bileğimden kavradı. "Bir ders sonra kaçıyoruz sende gel." Gelemezdim ki. Bizimkilere de söyleyemezdim ama deli gibi Övünç'ü bekliyordum. Hande'ye ne yaptığı konusunda konuşmalıydık. O olaydan dakikalar önce sınıfın önünde ona tokat atmıştım ama o benim yaptığım pisliği temizlemek için gönüllü olmuştu. Neden böyle yaptığına da bilmiyordum. Ama gelemezdim işte. "Güney cidden kötü hissediyorum." diye mırıldandım. Bana yardım etmesi için Okan'a bir bakış attım. "Ne lan bu kötü hissediyorum ayakları?" Güney ayağa kalktı ve özel alanıma girdi. Soluduğu nefesi yüzümde hissedebiliyordum. "Dün gece için mi kızgınsın bana?" Önce bir şey diyemeden öylece yüzüne baktım ama daha sonra Güney'in üzerime gitmediği hatta duyduktan sonra bana karşı davranışının yüz seksen derecede değiştiği kozumu kullandım. "Regl olacağım galiba, çok sancım var." dedim sadece Güney'in duyacağı sesle. Geri çekildi ama hala tip tip bakıyordu. İnanmasını umut ettim. Güney'e karşı tek kozum buydu benim. Regl olacağım, regliyim diyerek defalarca kaçmıştım elinden. "Bırak kızı Güney." dedi Melih ve o bu lafı derken de Okan ayağa kalkıp kolumdan tutarak beni Güney'en uzaklaştırdı. "Onun gelmesine gerek yok. Yarın gece gelebilir." Melih, Okan'ı onaylayan mırıltılar çıkardı. "Bir haftadır gelmiyor zaten bara. Nasıl para kazanmayı düşünüyorsun Kızıl?" "Yarın gelirim." dedim ama bara gitmek tam bir işkenceydi. Hele para kazanırken yaşadığım aksiyon hiç bir şeye bedel değildi. "İyi tamam. Git. Ama gece yanına geleceğiz haberin olsun." "İçeceğiz mi?" diye sorduğumda Güney kafasını sallayarak beni onayladı. "Tamam o zaman gece görüşürüz." Önce yanımdaki Okan'ın yanağını öptüm. Sonra sırasında oturan Melih'e eğildim yanağını öpmek için ama o son anda kafasını çevirdi ve dudaklarımız sürttü. "Bunu yapmandan nefret ediyorum." dedim elimin tersiyle dudaklarımı silerken. Melih güldü ve ben Güney'e döndüm. "Gece görüşürüz." diye mırıldandım. Tek elini belime sardığında beni kendine doğru çekti ve herkesin içinde dudaklarımı öptü. Ona karşılık vermedim. Bu defalarca oluyordu. Güney beni öpüyordu ve ben karşılıksız bırakıyordum. İlk zamanlarda buna çok sinirlense ve karşılık vermem için beni zorlasa da zamanla o da alışmıştı. Hatta bu öpüşme şekli hoşuna bile gitmeye başlamıştı. Dudaklarını dudaklarımdan ayırdı ve "Bir yere gitmek yok Kızıl." diye fısıldadı. "Evden çıkmayacaksın." Onu onaylayarak bedenlerimizi ayırdım ve arkamı dönüp ilerlemeye başladım. Bir an sonra peşimden Okan'ın geldiğini farkettim. Birlikte sınıftan çıktık. "Bugün işin var mı?" diye sordu kısık sesle. Ona baktım ve yüzümü ifadesiz tuttum. "Matematik kursum var iki saat." diye cevap verdim Okan'ın ses tonuyla. "Başka?" "Ev." "Herhangi bir işin çıkarsa mesaj at Güney'i ona göre oyalayım." "Ben eve geldikten üç saat sonra gelseniz iyi olur Okan. Doğru düzgün ders çalışamıyorum Güney'in baskınları yüzünden." Yürürken Okan kolumu omzuma attı ve beni kendine doğru çekip alnıma öpücük kondurdu. Koridorlar artık boş olduğundan böyle rahat davranıyordu. "Şu liseyi kazasız belasız bitireydin." Kollarımı Okan'a dolayıp bedenine sıkı sıkı sarıldım. Ağabeyim bellediğim çocuk sarılışıma karşılık verdiğinde içim huzurla doldu. Ondan ayrıldıktan sonra yüzüne burukça gülümsedim. "Bu arada bela demişken, sana anlatacaklarım var." Okan'ın kaşları çatıldı. "Ne oldu?" Bir anda o ilk tanıdığım Okan'a dönmüştü. "Şimdi anlatamam çünkü ders başlayalı dakikalar oldu. Daha sonra." "Unutma ama." "Tamam söz." dedikten sonra Okan sağa dönüp erkekler tuvaletine girdi ve bende koşa koşa öğretmenler odasına gittim. Okulda sevdiğim tek öğretmen olan sosyoloji hocasının ders programına bakarak hangi sınıfta olduğunu öğrendim ve tekrar koşturarak ders verdiği sınıfa gittim. Kapıyı çalıpta içeriye girdiğimde hoca beni görür görmez gülümsedi ve oturduğu öğretmen masasından ellerini pantolonuna vurarak "Hoşgeldin Kızıl." dedi. Bende ona gülümsedim ve yanına vardım. "Hocam," dedim her zaman ki gibi. "Muhteşem imzanızı benim için kullanır mısınız?" "Tabiki!" dedi gülerek ve elini gömleğinin cebine attı ama sonra durdu. "Ne yapacaksın imzamı?" "Size olan aşkımdan dayanamayarak gizli bir nikah kıymaya gideceğim hocam. Evlilik cüzdanıyla geldiğimde umarım kızmazsınız?" Bu halime kahkaha attıktan sonra elini attığı cebinden küçük not defterlerinden birini ve ona, geçen öğretmenler gününde hediye ettiğim siyah dolma kalemini çıkardı. "Hangi ders?" diye sorduğunda "Edebiyat." cevabını verdim. Not kağıdına günün tarihini ve ders saatini yazarak Tuana Karaca benim yanımdaydı Ahmet Hocam yazısını ekledi ve imzasını atıp kağıdı bana verdi. "Çok teşekürler." diyerek hızlıca tabanları yağladım ve kendimi bir üst kattaki sınıfımıza ışınladım. Tahmin ettiğim gibi yok yazılmıştım. Ahmet Hoca önce bana ayar vermeye başladı geç kalmamla ilgili ama izin kağıdını eline verdiğimde adeta Bülent Ersoy gibi dönerek ne kadar örnek öğrenci olduğumdan bahsedip durarak yoklamadan adımı sildi. Bende yerime döndüm. Daha döner dönmez Övünç'le göz göze geldim ve hızlıca yanına ilerledim. Sıradan kalktı ve geçmem için yol verdi. Sesimi çıkarmadan yerime oturduktan sonra Ahmet Hoca herkese bağırarak kendisini dinlemeye devam etmemiz gerektiğini söyledi. Tabi ben bunu Artık uyuyabilirsin Tuana olarak algıladım ve başımı sıraya koydum. Daha sonra başımı Övünç'e çevirip ona bakmaya başladım. Bakışları beni bulduğunda önce ifadesiz baksa da sonra dudağı yavaşça kıvrıldı. Ama gözleri açıkta olan mor boynumu bulduğunda gülüşü soldu ve sert bakmaya başladı. Onun sert bakmasından nefret ediyordum. "Hande nasıl?" diye konuşma başlattım. Daha fazla sessiz kalamazdım çünkü neler olduğunu deli gibi merak ediyordum. "Ne yaptın onunla?" "Özel bir polikliniğe götürdüm." diye mırıldandı. Bir yandan da dikkat çekmemek için hocayı dinliyormuş gibi yapıyor, sanki hocanın dediği her şeyi not alıyor gibi davranıyordu. Oysa yazdıklarının dersle alakası yoktu. Okuyamasamda anlayabiliyordum. Bence en zoru hocayı dinliyormuş gibi rol yapmaktı. "Eee sonra?" dedim sabırsızca ve devam etmesini bekledim. "Itiraf ediyorum çok iyi dövüşüyorsun." Bir an güldü ama gülmesi geçtikten sonra bile o tebessümü yüzünde kaldı. Yüzünün bu halini izlerken elimde olmadan bende gülümsedim. "Isırdığın yerdeki morluğun uzun süre geçeceğini sanmıyorum çünkü kan toplamıştı. Sol gözü koyu bir yeşile dönmüştü ve yine sol yanağında parmaklarının izi çıkmıştı. Aynı sabah bende olduğu gibi. Gerçi şimdi benimki geçti. Eve bırakırken Hande'ninde azalmaya başlamıştı. Kısacası kızı iyi benzetmişsin. Oysa sana baktığımda," tebessüm içerisindeki yüzünü bana çevirince kal geldi. Neden öylece kaldığını biliyordum. Parmaklarım dudaklarımda, kısılmış gözlerim ve sırıtan yüzümle onun bana anlattıklarını dinliyordum. Yüzümün bu halini gören Övünç derince bir iç çekti ve nefesini biraz seslice ciğerlerine doldurdu. Yumuşak bakan gözleri gülen yüzümü taradı. İçimde bir yerlerde o bakışlardan öyle çok etkileniyordum ki ne yapacağımı bilemiyordum. Beni serseme çeviriyor, dünyamı ters düz ediyordu ama yine de bana öyle bakmasını seviyordum. Yıllarca bu bakışları uzaktan görmüştüm ben. Şimdi yakından görmenin yarattığı his bambaşkaydı. Aşık olunasıydı. "Tuana," diye mırıldandı. Eli havaya kalktı ve bana doğru yol aldı. Ben yapacağı şeyden deli gibi korkarken yüzüm asıldı. Övünç elini yarı yolda indirip okul pantolonuna koyduğunda hem bana dokunmadığı için üzülmüş hem de sevinmiştim. "Hangisi yaptı?" Neyi hangisi yaptı diye sormama gerek yoktu çünkü morluğu kastettiğini biliyordum Başımı kaldırarak sırtımı dikleştirdim ve artık Güney'in okulda olmamasının verdiği rahatlıkla saçlarımı açtım. Ördüğüm için dalga dalga olan saçlarım biraz bozulmuştu ama yine de idare ederdi. Ben daha niceleri berbat saçlarla okula gelmiştim. Bu normal günlerimden biriydi. Övünç'e cevap vermeden önümde oturan İrem'in sırtını dürttüm ve Övünç'ün derin bir nefes aldığını duydum. İrem arkasını dönüp uykulu gözleriyle "Efendim?" dediğinde "Saçlarım düzgün mü?" diye sordum. "Her zamanki gibi?" "Yani?" diye baskı yaptım Irem'e. "Ya Kızıl, sen tutkalla yıkasanda saçların güzel görünür. Güzel işte." "Bugün kurs vardı değil mi?" "Evet." "Hangi okulda?" "Emin değilim ya Kızıl. Ben sana mesaj atarım okul çıkışı olur mu?" "Atmayı unutma ama." diye uyardım onu. "Ya da dur defterim yanımdaysa bakayım." diyerek çantasını kurcalamaya başladı. Göz ucuyla Övünç'e baktığımda bizi dinlemediğini ve defterine karalama yaptığını gördüm. O da dersleri umursamıyordu sanırım. Emin değildim. İrem bana kursun hangi okulda yapılacağını söyledi ve bende unutmamak için not aldım. Milli Eğitim bakanlığının başlattığı uygulamayla okuldan sonra yine okullarda yapılacak kurslara katılıyordum. Aslında bizim okulda yapılan kursa katılmam daha kolay olurdu ama dedikoducularımız bunu hemen Güney'e yetiştirirdi. Bende LYS matematik, geometri ve LYS edebiyat için haftanın üç günü farklı okullarda sürünüyordum. Dershaneye gitmek gibi bir seçenekte vardı tabi ama benim dershaneye verecek param yoktu. Zaten Güney sayesinde geçiniyordum. Verdiği parayı dershaneye yatırdığımı öğrenirse beni o dershanenin su sebiline süs diye asardı. ♣♧♣♧ Okulda günün geri kalanı ders dinlemek ve her boş fırsatta Uğultulu Tepeleri okumakla geçti. Öğle molası garipti. Ben kitabımı okurken Övünç yanımdan bir saniyeliğine bile kalkmadı. Onu umursamadan kulaklığımı taktım ve artık o çok alışık olduğum melodilere kendimi bıraktım. Kitabımı okumaya devam ettim ama beni asıl şaşırtan şey Övünç'ünde Uğultulu Tepeleri okumasıydı. Yinede aramızda tek kelime geçmedi. Çıkışta tektim. Eskiden, yani Güney'leri ilk tanıdığım zamanlar henüz onların grubuna dahil değilken teklik beni korkuturdu. Her an kaçırılıp götürülme korkusu beni yer bitirirdi ama özellikle son bir yıldır hiç öyle bir olay yaşamamıştım. Babam ve adamları benden vezgeçmişti belliki. Babamı ve babamla birlikte gelen siktiriboktan geçmişimi bırakıp evime gittim. Vaktim olmadığı için evle ilgilenmeyi bırakıp banyoya gittim ve işlerimi hallettikten sonra odama girdim. Yırtık dar paça siyah pantolonumu bacaklarıma geçirip üzerime de beyaz kalın askılı badi geçirdikten sonra bukleleri solmuş saçlarımı düzelttim ve morluğu gizledim. "Tamamdır." diye mırıldandım yatağımın hemen karşısındaki gardırobumun boydan aynasında kendimi süzerken. Vücudum tamamdı tamam olmasına ama gözlerimdeki ölülük o kadar canlıydı ki bunu düşünürken bile kendimden ürküyordum. Ölümüm canlıydı. Benim ölümüm bana göre hayat taşıyordu. Aynaya doğru yaklaştım ve çehreme olabildiğince yakından bakmaya başladım. Kızıl saçlarım yüzümü usulca çevrelemişti. Dolgun dudaklarım dümdüz değilde kıvrımlarla bütünleşiyordu yüzümde. Kirpiklerim düzgünce gözlerimle birleşiyordu. Gözümün rengini hiç bir zaman net olarak söyleyememiştim ama son yıllarda Okan'la birlikte karar verip su yeşili demeye başlamıştık. Tabi arada Güney "Mavi lan bunun gözleri. " diye bağırıyordu ama yeşilde ısrarcıydım. Sevmiyordum mavi gözü. Babamın gözleri maviydi. Hayatımın on dört yılında bana nefretle bakan o gözler maviydi. Acı çekmemden zevk alan o gözler mavinin en iğrenç tonunu taşıyordu gözümde. Annemi öldürüp bana döndüğünde hayatını böyle bitiririm diye sessizce bağıran o gözler kabuslarımdı. Kendimi hızla aynada çekip derin bir nefes aldım. İçim öfkeyle dolmaya başlamıştı yine. Geçmişimi düşünmek istemedikçe gözlerime her baktığımda geçmişin her acı saniyesini yaşıyordu ruhum. "Lanet lanet lanet," diye mırıldandım kendi kendime. Gözlerim hemen dolmaya başlamıştı. Beni asıl ağlatan şey babam değil annekin yokluğuydu. Aslında geçmişi atlatıp bambaşka bir yol çizebilirdim kendime. Tabi annem yaşasaydı. Çantama defterimi ve kitabımı koyup hızlıca evdem çıktım ve durağa yürümeye başladım. Gideceğim okula giden otobüs geldiğinde hızlıca binip akbili bastım ve arkalara yürüyüp pencere kenarına oturdum. Kulaklığımı takıp müzikte kaybolduktan yarım saat sonra indim ve liseden içeriye girdim. Kursun verildiği ikincinci kata çıkıp sınıfın kapısını açtığımda matematik öğretmeninin derse başladığını görüp olduğum yerde kaldım. Öğretmen bana baktı ben öğretmene. Bir kaç saniye sessizce faişe-pezevenk bakışması yaşadık ve hoca en sonunda gözleriyle oturmamı belirtti ve bende arka sıralara yürüyüp pencere kenarına oturdum. Öğretmen derse başladığında bende defterimi çıkardım ve LYS matematik notları almaya başladım. Derse gireli beş dakika olmamıştı ki sınıfın kapısı tekrar açıldı. Övünç... Öğretmen Övünç'e şöyle bir baktı ve "Geç." diye mırıldandıktan sonra Övünç kibarca teşekkür edip sınıfa girdi. Elinde sadece bir defter ve parmaklarının arasına sıkıştırdığı kalemle ilerlemeye başladı. Üzerinde kahverengi V yaka tişört ve siyah jeans geçirmişti. Vücudunu incelemiyordum ama yarım kollu tişörtün altındaki abartı olmayan kaşlarını seçebiliyordum. Övünç sınıfa ilk girdiği andan beri bana diktiği mavi-kahverengi gözlerini bir an olsun ayırmadan ilerledi ve yanıma oturup defteriyle kalemini sıraya koydu. Bana baktı, bende ona. Öğretmen hemen derse devam ederken bizim gözlerimiz yüzümüzün her santiminde gezinmeye başladı. Tenimize gözlerimizle değiyorduk sanki. Bakma savaşını ilk ben sonlandırdım ve gözlerimi tahtaya diktim. Ama Övünç pes etmedi ve bana bakmayı sürdürdü. Sesimi çıkaramadım, ona bakmamaya yemin etmişçesine tahtaya odaklıyken Övünç önüme bir kağıt parçası attı. Çıkışta konuşalım. Bir erkeğe göre oldukça güzel olan el yazısını okudum, okudum, okudum. Gözlerimi ona çevirdim ve göz göze geldiğimizde neden dercesine baktım. Kağıdı ince parmaklarımla buruşturup sıranın altına atarken kendi defterimden bir parça koparıp cevap yazdım. Hayır. Tabikide onunla konuşmayacaktım. Boynum hâlâ sızlıyordu. Onun -daha doğrusu Hande- yüzünden bu hale gelip Güney'in gazabına uğramışken neden onunla konuşacaktım ki? Önemli. Benim attığım kağıdın arkasına yazdığı şeyi umursamadan tekrar sıranın altına attım ve dikkatimi öğretmene verdim. Uzun tırnaklarımı hafif hafif sıraya vurarak zamanın geçmesini bekledim. Zamam sanki inadıma yavaş geçerken şu iki ders saati boyunca Övünç'e bakmamaya, varlığını unutmaya çalıştım ama yapamadım. Varlığında beni garip hissettiren bir şeyler vardı. Bir sürü duygu karmaşası içerisine giriyordum ama hissetmediğim bir şey vardı ki o da korkuydu. Hayatım boyunca hep bir şeylerden korkmuştum. Babamdan, Güney'den, hatta belli bir dönem Okan'la Melih'ten bile. Babama olan korkum hiç bir zaman geçmemişti. Güney beni kurtardığında bile kaçırılma korkusuyla tek yürüyemez olmuştum ki babam rahat durmayıp beni kaçırmaya bile kalkışmıştı. Bir fahişe olmamı o kadar çok istiyordu ki... Zil çaldı ve ben düşüncelerime kalın siyah bir perdeyi hızlıca çektim. Eşyalarımı aldığım gibi Övünç'ün kalkmasını beklemeden sıranın üstünden atladım ve o daha ne olduğunu anlamadan koşar adım sınıftan çıktım. Defterimi ve kalemimi yoldayken çantama attıktan sonra adımlarımı daha da hızlandırdım. "Tuana!" Tabiki Övünç geri kalmamıştı. Arkama bakmayı redderek koştum ve okuldan çıkıp sağa saptım. Geniş caddede bir sürü ara sokak vardı ama ben dümdüz ilerleyip durağa gitmeye kararlıydım. "Tuana dur!" "Bırak peşimi lanet olası bırak. " dedim kendi kendime fısıldayarak. Neden beni bırakmıyordu ki? Neden o gözlere uzaktan bakmaya devam etmiyordum? Üstelik şu lanet okuldan kurtulmama iki ay kalmışken. Duvar kenarında hızlıca koşarken bir el çıplak kolumu kavradı. Kim olduğunu düşünmeme gerek kalmadan boştaki elimle dönüp tokat atacaktım ki Övünç'te diğer eliyle elimi hapsetti ve havada kalan ellerimizi birbirine kenetlerken şaşkınca baktım. "Bu sefer olmaz Tuana, ikinciye fırsat vermem." "Rahat bırak o zaman beni!" diye tısladım sinirle. Bir küçük çocuklar gibi ayağımı yere vurup saçlarımı çekmediğim kalmıştı. Gözlerime öyle bir baktı ki zaman durdu sanki o an. Gözbebekleri küçüldü ve mavileriyle kahverengileri daha da belirtti kendini yüzümde. Gözlerinde kendi yansımamı görüyordum Sevilmek için çırpınan çocukluğumu, ölmemek için direnen ruhumu çok net görebiliyordum. "Bırakamam ki." diye fısıldadı gözlerime. Havadaki kenetli ellerimiz yavaşça aşağıya inedirirken gözlerimiz bir an olsun ayrılmadı. "Ne istiyorsun benden?" lafı çıktı ağzımdan. Ne istiyordu ki benden? Dört yıldır sadece bakıyordu bana neden şimdi böyle davranıyordu? Neden bakmakla yetinmiyordu artık? "Hangisi yaptı?" "Övünç, " diye başladım bıkkınca. Ellerinin esaretinden kurtuldum ama gözlerinin esaretinden kurtulmak için kör olmak gerekiyordu sanırım. Hoş, kurtulmak isteyende yoktu ya. "Canını yakarlar, uzak dur bizden." Övünç'ün yumuşak bakışları sertleşmeye başladı. Kalın kaşları çatıldı ve eli yüzüme uzanıp nazikçe saçımı geriye attı. Boynumdaki morluk ikimizin ortasında uğursuzluk gibi sallanırken az önce dediğim şeye cevap verir gibiydi. Kim kimin canını yakıyor? "Canı yanan kişi sensin. " Eli boynuma gitti ve Güney'in eziyet ettiği etime parmakları nazikçe dokundu. Dokunuşundan kaçmak istedim ama kaçmak yerine kayboldum dokunuşuyla. "Hangisi yaptı Tuana?" "Güney, " dedim sanki hiç dememiş gibi. O kadar kısık söylemiştim ki bırak Övünç'ü ben bile duyduğumdan şüpheliydim. Övünç'ün avcu boynumla bütünleşirken sıcaklığı bedenimi dağladı ve onun karpuz dilimine benzettiğim dudakları aralandı. "Şerefsiz piç. " Büyü bozuldu ve kendimi ondan uzaklaştırırken benimde kaşlarım çatıldı. Övünç şaşırırken ateş basan bedenimi sakinleştirmeye çalıştım. "Uzak dur bizden Övünç!" "Bak Tuana," Konuşmasına fırsat vermeden sözünü kestim. "Sakın! Ne istiyorsun ya benden? İstemiyorum oğlum seni. Düş yakamdan, git uzaklaş!" Bunları derken sesimin titremesi ve gözlerimin dolması ayrı bir ironiydi tabi ama ben acılara alışıktım. Bu acıda neydi ki benim için? Ama neden bu mavi-kahverengi gözlere her ters davranışımda benim canım yanıyordu? Övünç'ün karşısında ağlamamak için ona arkamı döndüm ve adımlamaya başladım. Ama Övünç tekrar kolumu tutunca hızlıca çektim ve "Sakın!" diye bağırdım. "Rahat bırak beni, git." Dudakları aralandı ama konuşmasına fırsat vermeden arkamı döndüm ve koşmaya başladım. Caddeden karşıya geçtim ve gelen otobüse baktıktan sonra durdurup bindim. Arkalara doğru ilerleyip oturduktan sonra titreyen ellerimle kulaklığımı çıkardım ve telefonuma takıp son çalan şarkıyı tekrar açtım. Kolpa söz geçmiyor ki zamana diye mırıldanmaya başlarken göz yaşlarımı durdurmak istedim ama elim ağzıma kapanırken ağlamaya başladım. Canım öyle acıyordu ki...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE