"Annee," diyerek bağıran çocuk çığlığım ince ve mutluydu.
"Yavrum."
Anneme gülümseyerek kendimi kollarıma attım ve bana sarılırken iyice gömüldüm göğsüne. Huzurumu bukurken gülümsememe engel olamadım. Annemin kolları bana dolanırken ise mutluluğuma.
"Hep sarılacak mısın bana?"
"Hep sarılacağım sana." dedi annem. Uzun olmasına rağmen cılız olan saçlarımı sanki sırma saçlıymışım gibi okşadı ve başımın tepesine öpücük kondurdu. Kokusunu içime çekerken yaşadığım bodrumun kokusu çoktan silinmişti algılarımdan.
"Canım yanıyor anne," diye mırıldandım sonunda. Annnem derin bir iç çektiğinde ise yüzümü gizlendiğim boynundan çıkarıp yüzüne baktım. Morluklar ve yaralarla dolu olmasına rağmen güzel görünen yüzüne.
"Neden?" diye sordu cevabını çok iyi bilmesine rağmen. Bizim dertleşme şeklimizdi bu. Böyle rahatlatıyorduk birbirimizi. Ben konuşurdum o beni dinlerdi, o konuşurdu ben onu dinlerdim.
"Okulda Beren'i hep babası almaya geliyor anne. Her gün almaya geldiğinde başının tam tepesinden öpüyor." diyerek çocuk aklımla işaret parmağımı başımın tam tepesine koydum. Sanki annem anlayamayacak gibi.
"Kızım diyor ona ve Beren'de ona babam diye sarılıp öyle arabaya biniyor. Annesi her gün ona çikolatalı kek yapıyor ben hep aç kalıyorum anne."
Gözünden damlayan yaşlar yüzüme düşerken elleriyle yüzümü sildi ve göz kapaklarımdan öptü annem. Sonra alnımdan, sonra başımın tepesinden.
"Babam beni neden sevmiyor anne? Ben senin canınsam onunda canı değil miyim? Neden Beren'in babası gibi almıyor okuldan beni?"
"Çalışıyor ya o yüzden canım." dedi ama hıçkırığını gizleyemedi. Gerçeği bilmeme rağmen yalan söylüyordu. Yediremiyordu gerçekleri söylemeyi kendine.
"Keşke akşamları da çalışsa. O zaman vurmaz bize, değil mi?"
"Vurmaz."
Derin bir nefes aldım ve başımı tekrar annemin göğsüne koyup hayatımın en güzel melodisi olan kalp atışlarını dinlemek için gözlerimi yumdum ama açılan kapı gıcırtısıyla tekrar aralandı gözlerim. Kulaklarımın yaslı olduğu göğüs kafesinin altındaki kalp gümbürdemeye başladı.
"Kalk şuradan."
Emir cümlesinin bana kurulduğunu biliyordum. Ama hep huzur bulduğum bu kucaktan çıkmayı hiç ama hiç istemiyordum.
"Hayır." die mırıldandım. Cılız kollarımı anneme daha çok sararken emir veren ses bağırdı.
"Kalk seni oruspu!"
Annemin kolları vücuduma örtünürken "Ne istiyorsun yine?" dedi ters ters.
"Sinirliyim sinirimi çıkaracak oyuncağımı istiyorum tamam mı?"
Korkuyla boğazımdan hıçkırık kaçtığında hep olduğu gibi yine dönmek istedim annemin karnına. Güvende olduğum tek yerde kalmak istiyordum niye bu kadar zordu?
"Ölecek bir gün elinde bırak kızımı."
Babamın kahkahası bodrumda yankılandığında gözlerimi sımsıkı yumarak görmemeye çalıştım. Bir kişi bu kadar mı iğrenç olurdu?
"Bakıyorum da beş dakikalık becerilmenin ardından olan bir döl israfını bayağı bir benimsemişsin? Çekil şuradan."
Eli bana uzandığında annem hemen müdahale ederek babamın eline vurdu ve eller geri çekildi üzerimden. Ben derin bir nefes alırken babam daha kötü bir şey yaptı.
Annemi tuttuğu gibi savurdu ve ikimiz başka yerlere savrulduk. Annemin hastalıklı bedeninin betona çarpma sesi kulaklarıma dolduğunda "Anne!" diye bağırarak kalktım soğuk betondan. Adımlarım annemin üstüne yöneldiğinde babamın tek hamlesiyle tekrar yere savruldum.
"Sen kime elini kaldırıyorsun lan!"
Anneme söylenen bu bağırtının ardından tekme sesi geldi. Ardından annemin güçsüz çığlığı ama sanki tekmeyi ben yemişim gibi çığlığım bodrumu doldurdu.
"Bırak annemi! Bırak!" dedim önüne geçerken. Ben annemin üstüne kapandım ama annem o haliyle bile beni itekleyerek çekilmem gerektiğini söylüyordu. Nasıl çekilebilirdim ki?
"Senin sözünü dinlerdim bende değil mi, kızım?"
Yüzümü buruşturdum ve dilimin ucuna gelen tükürüğü geri yuttum.
"Senin kızın değilim ben. Annemin kızıyım sen hiçbir şey değilsin."
Mavi gözler kısıldı ve sinirle bana bakarken saçlarımdan tuttuğu gibi başka yere fırlattı. Acıdan inlerken elini beline attı babam.
Başımı çevirip baktığımda ise gözlerim şokla büyüdü.
"Sen kimin kızısın biliyor musun?" dedi çıkardığı silahı anneme doğrulturken. Kısa bir an için anneme baktım ve o bakışlar altında defalarca ölürken tekrar babama odaklandım.
" Hayır! Hayır! Yapma yalvarırım yapma!" dedim on bir yaşımda olmama rağmen her şeyin bilincinde olarak . Sanki dakikalar içinde on yaş büyümüştüm.
Yalvarmam üzerine sırıttı babam. Silah anneme doğrultulmuş gözleri bana odaklıyken korkudan nefes alamaz bir şekilde ona bakıyordum.
"Yapma!" dedim. Sürünerek ilerledim ve anneme yönelirken ayaklarıyla beni geri çekti.
"Sen bu bedenin kızısın." Silahın tetiğini çekti ve ben deli gibi "Hayır! Hayır!" diye bağırırken silah ateşlendi.
"Anne!" çığlığı çığlık değil canını veren bir kurdun uluması gibi kötü çıkmıştı. Silah bir kez ateşlenmedi. Üç dört kez üst üste sıkarken her seste daha çok bağırdıyordum. Annemin hafif tebessüm eden dudakları ve açık kalmış gözleriyle başı soğuk betona çarptığında hiç yapmadığım kadar çok çığlık attım bu sefer. İçimdeki tüm korku, tüm yok olmuşluk, tüm üzüntü çığlıklarımdan anlaşılıyordu.
"Baba! Ne yaptın baba!?"
Ellerimi bırak tüm vücudum zangır zangır titriyor, olayları kavrayamayan bir yanım bunun bir kabus olduğunu söylüyordu. Suçlu çocukluğum ise 'Senin yüzünden!" diye bağırıp azarlıyordu beni.
"Anne! Annem kalk!" Sürünerek yanına gidip başını ellerimin arasına alırken başından süzülen kan ellerime bulandı. Akıp giden kan kirli kıyafetlerime damlarken başını göğsüme yasladım annemin. Az önce kucağında yattığım bedenin şu an hareket etmediğini kavrayamıyordum bir türlü. Benim en güzel müziğim, annemin kalp atışlarını duyamıyordum artık.
"Anne kalk anne! Anne konuş benimle! Didem Sultan yalvarırım uyan! Bırakma beni! Beni burada bırakma!"
Titreyerek bir ileriye bir geriye sallanırken babamın ayakkabısının sesini duydum ve o ses yavaş yavaş yok olduğunda bile titreyerek bir ileri bir geri sallanıyor, ellerimi annemin göğsünde gezdirerek kalp atışlarını duymaya çalışıyordum ama imkansızdı.
Ölmüştü.
Annem ölmüştü.
"Tuana uyan!"
"Anne!" diye bağırdım tekrar. Çığlığım başka bir çığlığa karışırken beni sallayan şeyin ne olduğunu çalıştım ama gözlerim kapalı olduğundan anlayamıyordum.
"Anne bak bana!"
"Tuana kabus görüyorsun uyan artık!" bağırtısı tekrar kulaklarıma doldu ama gerçekle sahteyi kavrayabilecek durumda değildim şu anda.
"Anne ölme!" dedim tekrar. Başka bir ses "Su mu çarpsak yüzüne?" dediğinde aynı ses "Hayır!" diyerek kestirip attı.
"Tuana haydi güzelim uyan."
Uyanamıyordum ki. Hapsolmuştum on bir yaşımdaki bedenime. Dönemiyordum şimdiki zamana.
"Annem,"
"Tuana bana bak haydi. Uyandın biliyorum aç gözlerini."
"Bence bir güzel tokatlayalım hemen ayılır. Ben gönüllüyüm."
Sesleri ayırt etmeye başlarken son konuşan kişi Hande'ye cevap vermek istedim ama veremedim.
"Kes sesini Hande. Övünç ambulansı arayalım yine kalp spazmı geçirmesi tehlikeli olur."
Din hocası mıydı o?
"Tuana, güzelim haydi."
Gözlerimi araladığım sırada aynı rüyamda ki gibi titrediğimi farkettim. Transa girmiş gibi titriyordum ve söylediğim tek şey "Anne," diye sayıklamaktı.
"Tuana bana bak."
Büyük ve yumuşak eller yüzümü sıkıca kavrayıp sabitlerken mavi-kahverengi gözlerle göz göze geldim. Bulanık bakışlarımı netleştirmeye çalıştım ama imkansız gibiydi.
"Sakin ol tamam mı? Kabustu sadece kabus."
"Ambulansı arayalım bence titremesi geçmiyor."
"Hayır!" dedim hemen. Titrememi engelleyemiyordum ama kabustan sıyrılmıştım ve gerçeği kavrayabiliyordum.
"Çok kötüsün kızım sakinleşmen lazım."
"Hayır dedim." derken başımı öne eğdim ve Övünç'ün göğsüne yasladım.
"Övünç sen dışarı çıkar istersen Tuana'yı hava alsın."
Övünç cevap vermedi ama ayaklanarak beni de kaldırdı. Ben titrerken yürümeme yardımcı olarak yangın merdivenine yönlendirdi.
"Sakinleşmen lazım Tuana."
"Elimde değil!" diye bağırdım. Titrememi durduramıyordum bir türlü. En kötü kabusumu, en kötü gerçeğimi görmüştüm yine nasıl sakin kalabilirdim ki?
"Gel buraya." dedi Övünç. Bedenimi kolları arasına aldı ve sımsıkı sarılarak sabit kaldı. Titreye titreye bende sarıldım Övünç'e. Hem ağlıyordum hem titriyordum. Berbat durumda olmanın yanı sıra rezilde olmuştum.
Bir süre sonra "Ne yaptım uyurken?" dedim sessiz akan gözyaşlarımın arasından. Övünç'ün okul gömleğini kirletiyordum yine.
"Birden anne diye çığlık atmaya başladın. Sonra titremeye. Başka bir şey yok."
"Rezil oldum." dedim mırıldanarak. Övünç yüzümü tekrar kavradı ve göz göze gelmemizi sağladı. Titremem azalmış, ağlamam yerini iç çekişlere bırakmıştı.
Övünç gözyaşlarımı nazikçe silerken "Hayır." dedi. "Sanki tek kabus gören sensin."
"Kimse böyle kabusta görmüyordur ama." dediğimde Övünç hafifçe tebessüm etti.
"Sen çok güçlüsün Tuana. Yaşadığın şeyleri tam olarak bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla da sen benim gördüğüm en güçlü kişisin."
"Değilim Övünç. Lanet olsun ki değilim." dedim. Gözyaşları hemencecik doluşmaya başlamıştı.
"Şşh. Güçlüsün işte. O kadar güçlüsün ki aklım şaşıyor sana. Bir kez daha hayran oluyorum, bir kez daha aşık oluyorum sana. Senin hakkında öğrendiğim her yeni şeyde daha da çok bağlanıyorum ruhuna, özüne. Güçlüsün Tuana, çok güçlüsün."
Kalbimdeki bu korkunç kasılmayı nasıl geçirebiliyordu Övünç? Geceleri bile kabus gördüğümde tek olmadığım zamanlar bizimkiler beni sakinleştirmek için soğuk suyun altına atar en sonunda tokatlardı. Oysa Övünç'ün tek yaptığı şey konuşmak ve sarılmak olmuştu. Nasıl başarıyordu bunu?
"Kimsin sen?" diye mırıldandım kuruyan dudaklarımla. Övünç'ün elleri yüzümde gezinip gözyaşlarımı temizlerken yüzümde makyaja air bir şey olmadığı için mutlu oldum.
"Neden hayatıma girdin?"
Cevap vermedi Övünç. Onun yerine yüzümle ilgileniyordu. Odak noktası olan gözlerim ise onun gözlerinin mükemmelliğinde kaybolmuştu.
"Beni sevmen için nasıl bir iyilik yaptım?"
Derin bir nefesi koyverirken yangın merdivenine pembe dudaklarını araladı.
"Baktın. Sadece baktın. Ben seni sadece bakışınla sevdim Tuana. Hiç konuşmadan, gülümsemeden sadece baktın."
Bundan önceki tüm zamanlarda Övünç'le sadece göz göze geldiğimizi hatırladım. Koskoca lise hayatım boyunca, hatta liseye ilk başladığım gün bile sadece gözlerimizin birbirine değdiğini.
Parmaklarımın ucunda yükselirken Övünç'e tutundum ve dudaklarımızı birleştirdim. Övünç anın şaşkınlığıyla tepki vermezken hasretle sarıldım dudaklarına. Ona karşı hissettiğim her şeyi bir öpücükle belli etmek istedim ama Övünç beni tutarak öpüşmemize engel oldu.
"Birileri gelirse senin başın belaya girer Tuana, dur."
Haklıydı ama şu an tek istediğim onu öpmek ona dokunmakken mantıklı düşünemiyordum.
"Umrumda değiller." dedim ama tekrar öpmedim Övünç'ü. Onun yerine düşündüm ve bir kaç dakika sonra aklıma gelen fikirle Övünç'ün elini tuttum.
"Siktir et yangın merdivenini benimle gel." diyerek merdivenlerden aşağıya çekiştirdim. Üç katı inipte bir kat sonra okulun en az uğranan yeri bodruma geldiğimizde yangın merdiveninden çıkardım ikimizi ve personel odalarından birine girip ışığı açtım. Övünç'üde içeriye sokup kapıyı arkamızdan kilitledim.
"Bu odaya gündüz kimse girmez anca okul çıkışlarında." dedim dağınık odadaki kanepenin üstündeki temizlik eşyalarını yere atarken. Övünç'ü yanıma çağıracak cesaretim yoktu ama şansım yaver gitmişti çünkü Övünç yanımda belirmişti.
"Tuana,"
Ona döndüğümde "Evet eminim." dedim gözlerindeki soru işaretlerine karşılık. "Ve cesaretim uçup gitmeden önce yapmak istiyorum."
"Ama Tuana ya kötü bir şey olursa?"
"Artık başıma daha kötü şeyler gelmez merak etme. Hem sadece, hayatımda bir kezde olsa bana istediğim adamın dokunmasını istiyorum çok mu?"
"Ah," diye mırıldandı Övünç. Neler düşündüğünü tahmin edebilirdim ama fikir yürütmekle uğraşmadım ve tekrar öptüm dudaklarından. Bu sefer ise Övünç öylece kalmadı ve öpüşmemizi yönlendirmeye başladı. Beline dolanırken kollarım yaslı olan göğüslerimizden gümbürdeyen kalbin kime ait olduğunu anlayamıyordum.
Övünç belimden kavradı ve yanındaki kanepeye otururken iki bacağımı açarak kucağına oturdum bende. Ellerim yüzünü bulurken onun elleri eteğimin içine girerek çıplak bacaklarımı okşamaya başladı. Parmakları bacağımın iç kısımlarında gezinirken dudaklarına doğru inledim ve kendimi daha çok bastırdım Övünç'e. Bir elim yüzünü okşarken diğer elim boynunda gezinmeye başladı ve ikimizin dudakları aralandı.
Sanırım hayatımda bir daha hiç bir zaman bu kadar çok etkilenmeyecektim bir erkeğin bana dokunmasından. Bir daha hiç bir zaman bu kadar mutlu olmayacaktım biri bana dokunurken. Beni kimse bu kadar mutlu edemeyecekti.
Dudaklarımızı ayırdıktan sonra alnımı alnına yasladım ve gözlerimi açarak Övünç'ün gözlerine baktım. Büyümüş göz bebeklerinde kendimi görürken benimde farklı bir yanım yoktu.
"Seni çok seviyorum Tuana. Her şeyden herkesten daha çok."
Dudaklarım dudaklarının üstünde güldüm ve Övünç'te gülerken başımı eğip çenesini öpmeye başladım. Dudaklarım git gide aşağıya inerken boynunun her santimine öpücük kondurdum. Övünç ise altımda gevşemiş bir şekilde sadece bacaklarımı okşuyordu. Ellerim gömleğinin yakasına gitti ve ardından aşağıya inerek düğmelerini yavaşça açmaya başladı. Yüzüm boynunda gizliyken Övünç'te boynumu öpmeye başladı ama bu Güney'in ki gibi can yakıcı değildi. İçimi gıdıklayan, daha çok istememe neden olan bir öpücüktü.
Gömleğinin düğmelerini açtım ve ellerim çıplak teninde gezinirken boynumu gererek işini daha iyi yapmasına olanak verdim. Kaslı olan ama göze batmayan karnında parmaklarım gezinirken Övünç inleyerek eteğimi kaldırdı.
"Sen bana cenneti yaşatan yegâne şeysin." dedi boğukça. Ellerinin varlığını her yerimde hissederken kasılan bacaklarımı ona daha çok yasladım. Altımdaki durumunu anlayabiliyordum.
"Beni seven tek kişisin." dedim sesimi bulduğunda. İkimiz birbirimizin yüzüne bakmaya başladık.
Daha fazla ileri gitmeyeceğimizi biliyordum. Birbirimizi öpmek ve dokunmaktan başka bir şey yapmayacağımızı biliyordum. O yüzden rahattım kucağında. O yüzden bir korkum yoktu.
"Yanıyorum Tuana. Yakıyorsun beni. Çok değişkensin, bir an beni geri püskürtürken başka bir an öpüyorsun. Anlayamıyorum seni ama seviyorum her türlü. Seni çok seviyorum."
"Kim benim için dua etti de sen çıktın karşıma?" diye mırıldandım. Parmaklarım yüzünde gezinirken Övünç yanağımı okşamaya başladı.
"Hangi iyiliğimin vücut bulmuş halisin sen?" dedi o da. Bizi birleştiren neydi bilmiyordum ama ruhlarımız birbirine bu kadar çok benzerken bizim hakkımızda her şeyi yakıp yok etsemde hepsi hatırımda kazınmıştı. Unutması imkânsızdı. Ruhlarımızın aynasını kırmak imkânsızdı.