Gerginleşen ortamı kurtaran Halil İbrahim’in diğer kardeşi oldu. Bana makyaj yapacağını söyleyerek oradan oraya çekiştirdiler. Üst kattaki bir odaya götürüldüm. Beni sandalyeye oturtup ameliyata girecekmiş gibi hummalı bir hazırlığa tutuştular.
“Yalnız…” dedim gergince. “…Taklit ürün kullanmazsanız sevinirim. Alerjik bir bünyem var.”
İkisinin yargılayıcı bakışmasını görünce gözlerimi kapadım. Amacım kimseyi rahatsız etmek değildi ama bu gidişle sevecen iki kadını bile kendime düşman edecektim. Bir kişi makyajımı yaparken birinin ellerini saçlarımda hissettim. Güzellik merkezlerinden alışkın olduğum bir durumdu. Hareketsizce bekledim. İşleri bittiğinde beni boy aynasının önüne itelediler. Kendimi inceledim.
Elbise üst kısmında büzgü detaylıydı. Göğüs ve bel kısmından tam oturuyordu. Kare yakaydı, kalım askıları vardı. A kesim olduğundan şekli vücuduma uygundu. Makyajımsa normalde yaptıklarıma nazaran daha yumuşaktı. Genellikle nude renkler kullanmışlardı. Çektikleri eyeliner sayesinde çekik gözlerim varmış gibi görünüyordu. Saçlarımı da düz haliyle bırakmışlar, tepeden ince bir örgü geçirip önüme düşecek tutamları engellemişlerdi.
Güzeldim.
“Teşekkür ederim,” dedim halimi incelemeye devam ederken. Cümlem havada asılır kalmıştı çünkü onlar kendilerini hazırlamaya başlamışlardı çoktan. Beni götürdükleri odadan çıkıp merdivenlere yöneldim. Basamakları ağır ağır indiğimde Halil İbrahim koridorda volta atıyordu. Siyah takım giymişti, damatlık niyetine. Beni görünce duraksadı, ekşi bir yiyecek tatmış gibi suratını buruşturdu. Öfkeme hâkim olmaya çalıştım tüm gücümle.
“Dosyayı alabilecek misin?” diye konuya girdi direk. Cevap verirken tereddüt etmedim. “Beni evime götürürsen alırım.”
‘‘İyi.’’
‘‘İyi,’’ diyerek onu taklit ettiğimde ofladı. Koridoru boylu boyunca gidip geri döndüğünde yere diktiği bakışlarını kaldırdı. Benimle göz göze gelince aniden işaret parmağını kaldırıp yüzüme doğru salladı.
‘‘Bu evdeki hiç kimseyi üzmene izin vermeyeceğim. Herkesle mesafeni koru yoksa sana neler yapabileceğimi ben bile kestiremiyorum.’’
Tehdidinin ardından arkasını dönüp volta atmaya devam etti. Ceketinin sardığı geniş sırtına bakarken ağzımı büküp sinir bozucu bir ifadeyle ona baktım. İfademi toparlayamadan salonun kapısının pervazına yaslanmış, alayla beni izleyen Tuğrul ile göz göze geldim. Bakışlarımı kaçıracaktım ama o da elini havaya kaldırdı. İşaret ve orta parmağıyla önce kendi gözlerini gösterdi, sonra parmaklarını bana çevirdi. Gözüm üstünde, diye ayar vermeye çalıştı kendince.
‘‘Ben senin evindekilerden uzak dururum da…’’ dedim Tuğrul’a bakmaya devam ederken. ‘‘…Onlar benden uzak durur mu bilemedim. Sizinkilerinde uyarıya ihtiyacı varmış gibi görünüyor.’’
Halil İbrahim’in yoğun bakışları ben ile Tuğrul arasında gidip geldi. Bana cevap verememenin hırsıyla Tuğrul’a sataştı.
“Ne dikiyorsun oğlum orada? Git, giyin.”
“Ben hazırım. Hatta bunu bile hazırladım,” dedi Tuğrul elindeki yeşil kurdeleyi sallarken. Beyaz gömleğini çekiştirdi diğer eliyle. Normal halleri böyle olduğundan hazırlanmış gibi görünmeyişi şaşırtıcı değildi. Arkasından Cihat geldi.
‘‘Boş işler müdürü diye bir şey olsaydı, seni başkan yaparlardı.’’
Tuğrul omuz silkti.
“Yıllardır bu anı bekliyorum lan, ne yapayım?”
“O ne ki?” dedim çatılmış kaşlarımla. “Yuh artık!” dedi elinde kurdeleyi sallamaya devam eden Tuğrul. “Sağdıç kurdelesi bu! Tabii sizler kokteyl tarzı düğünlerinizde birbirinizi çekiştirmekten başka bir şey yapmadığınız için gelenek ve göreneklerimiz hakkında pek bilgi sahibi değilsiniz.”
Cihat, arkadaşına döndü.
“O cümleyi nasıl kurdun sen? Adamın içinden Bihter Ziyagil çıktı.”
Bana karşı ilgilerini kaybetmişlerdi çoktan. Umursamadım. Keskin bakışlarımla hâlâ koridorda volta atan adamı izledim. Ellerini kısa tıraşlı saçlarının içinden geçiriyordu, yüz ifadesi gergindi, yürüdükçe hareket eden ceketi yüzünden beline sıkıştırdığı silahı görebiliyordum. Ona baktığımı fark ettiği bir anda kaşlarını çattı, gözlerimi kaçırdım. Merdivenlerden gelen adım sesleri duyunca oraya dönmüştüm ki vücuduma çarpan ağır kumaşla irkildim.
Huysuz herif, kafama kaban fırlatmıştı.
“Giy şunu.”
İstem dışı yakaladığım krem rengi kaşe kaban ya İpek’e ya da Hüma’ya ait olmalıydı. “Çok naziksin,” dediğimde alay edişimi görmezden geldi. Yüzümü kapatan kabanı düzeltip giyerken herkes koridorda toplanmıştı. İpek işaret parmağıyla dün gece kapıya doğru savurduğum siyah çizmeleri gösterirken “Bunları giymeyi düşünmüyorsun değil mi?” diye fısıldadı kulağıma. “Hem de nikâhında?”
“Pek seçeneğim yok,” dediğimde ciddi bakışları kıyafetimde ve bacaklarımda gezindi. “Benim krem rengi botlarım sana olur. En azından siyah kadar dikkat çekmez…” dedikten birkaç saniye sonra duraksadı. Utandığını hissettiğimde boğazını temizleyip devam etti cümlesine. “…Tabii giymek istersen.”
“Sende rahatsız olmazsan,” dedim utana sıkıla. Bugün düştüğüm duruma hayatım boyunca hiç düşmemiştim. Kendime ait giyinme odam vardı, hiç başkalarının eşyalarını kullanmak zorunda kalmamıştım. Bakışlarımı kaçırdığımda İpek, vestiyerin ilerisindeki ayakkabılığa yürüdü. Halil İbrahim’in çatık kaşlarının altındaki gözleri kardeşi takip etti. Kendimi durduramadım.
“Erken yaşta kırışacaksın şöyle gezmekten.”
Cümleyi duyar duymaz bana döndü, sonra yüz ifadesi düzeliverdi. Sanki ben diyene kadar öyle gezdiğinin farkında bile değildi. Yeniden kaşlarını indirip kaldırdığında gülüşümü bastırabilmek için boğazımı temizledim.
“Sana hak vereceğimi hiç düşünmezdim,” diyen Tuğrul’a göz devirip çoktan botları çıkarmış İpek’e yürüdüm. Botları denediğimde bir beden büyük olsa da idare edebileceğim seviyedeydi. Kabanın kemerini bağlarken Halil İbrahim’in annesi de gelmişti. Telaşlı sesini duyunca ona döndüm.
“Geç kalmadık değil mi?”
Annesini sırtından iterken tek elini havada salladı umursamazca.
“Yok, annem kalmadık. Haydi, basıyorlar bana. Şu işi halledip gelelim.”
Annesi çekiştirilmekle ilgili homurdanırken bakışları beni buldu. Yanımdan geçip gitmek yerine anlayış dolu gözleri yüzümde gezindi. Tek elini kaldırdı, saçlarımın sol tarafını okşadı. “Tü tü, maşallah. Çok güzel olmuşsun kızım,” dedi. Görünmez bir bıçak yüreğime saplandı. Kadının dudaklarındaki gülümseme vicdanıma ardı ardına darbeler indirdi. Darmaduman olmuş gibi hissederken karşılık olarak tebessüm etmeye çalıştım.
“Teşekkür ederim.”
Bende yarattığı etkinin farkına varamadan Halil İbrahim annesini itelemeye devam etti.
“Geç kalmadık ama sayenizde kalacağız, haydi! Hüma!”
“Geldim!”
Onlar kendi aralarında toparlanmaya çalışırken donup kalmıştım olduğum yerde. Bazen bir cümle insanı dumur edebiliyordu işte. Yıllarca annemden duymayı beklediğim kelimeleri, hiç zahmetsiz sahte kocam olacak adamın annesinin ağzından duymuştum. Kaç kilo olduğumu, en son ne yediğimi, bakım yapıp yapmadığımı sormadan öylece söyleyivermişti.
“Kendi nikâhın için davetiye lazım mı Hancı?”
Olduğum yerde sıçradım, çoktan herkes evden çıkmıştı. Ona cevap vermek yerine ters ters bakmakla yetindim, saçlarımı savurdum. Evden çıktığımda soğuk hava vücudumu titretti. Koşar adımlarla arabaya gidiyorken Halil İbrahim’in peşimden geldiğini biliyordum. Kaldırım kenarına park edilmiş beyaz sedan arabanın ön koltuğunun kapısına uzanmıştım ki cam indi ağır ağır. Tuğrul, beni öfkelendirmenin keyfiyle sırıtıyordu.
“Sen arkada oturmaya alışkınsındır şoförün olduğundan,” dedi gözlerini masum masum kırpıştırırken. “Yabancılık çekme istedim.”
Sağ koluna taktığı yeşil kurdelenin tozunu alıyormuş gibi yaptıktan sonra camı kapattı. Sabrımın sınandığını düşünürken bıkkın bakışlarımı omzumun üstünden Halil İbrahim’e çevirdim. Omuz silkti, dudaklarındaki ince gülümsemeyi görmediğimi sandı. Kendimi sakinleştirerek arka koltuğun kapısına uzandım. Arabada üçümüzdük, diğerleri başka arabayla gelecekleri muhtemelen. Halil İbrahim şoför koltuğuna yerleşirken soğuktan üşüyen ellerimi birbirine sürttüm. Dikiz aynasından bakışlarımız çarpıştı. Kaloriferi açarken eğlenen ifadesi kaybolup gitmişti. Arabayı çalıştırıp gaza bastığında hâlâ yaşadığım anın gerçekliğine inanamıyordum.
Nikâhıma gidiyor olduğum gerçeği soğuk terler döktürüyordu.
Kucağıma yerleştirdiğim parmaklarımla oynarken ortamdan tamamen soyutlanmıştım. Nabzım hızlanıyordu, aklım bulanıyordu. Araba durduğunda zaman kavramının hiç farkına varamamıştım. Kapıyı açıp indiğimde karşımdaki resmi binaya baktım. Tabelasındaki NİKAH SALONU yazısı beni sarsarken Halil İbrahim ve Tuğrul beni beklemeden içeri yürümeye başladı. Peşlerine takılırken sonuna dek kendimi tutmam gerektiğini hatırlattım içimde büyüyen öfkeye.
Halil İbrahim görevlilerle konuşup son ayarlamaları yaparken arka planda kalıp bekledim.
Her şey göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti.
Saatimiz gelince salona alındık. Beyaz örtülü nikâh masasına otururken İpek hatırlatmasa kabanımı çıkarmayacaktım bile.
“Şahidin kim olacak?” dedi Halil İbrahim yanı başımda tek bacağını sallayarak oturuyorken. Yapayalnızdım, görmüyor muydu? Ona cevap verme zahmetine girmedim. Şahit, şu an düşüneceğim son şeydi.
“Kayınço,” diye seslendi Alparslan. Hüma ile kendini gösterdi işaret parmağıyla. “Biz müstakbel evli çift olarak şahidiniz oluruz.”
Halil İbrahim gıcıklandı.
“Sabır Allah’ım sabır...”
Gözlerim salonda gezindi. Yalnızca onun çekirdek ailesi vardı. Canan Hanım ile göz göze geldiğimizde birkaç saniye boyunca bakışlarımı kaçıramadım. “Ben olabilir miyim?” diye seslendiğinde başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi davrandım. Halil İbrahim, cevap verdi annesine.
“Gel anne. Şahidim sen ol.”
“Senin değil,” dedi Canan Hanım. Ben bembeyaz örtüyü inceliyorken “Gelinimin şahidi olabilir miyim?” diye devam etti. Boğazıma kocaman bir yumru oturdu, nefesimi kesti. Ne yapacağımı bilemedim. Sessizliğim olumsuz bir tavır gibi algılanmış olmalı ki Halil İbrahim’in öfkeli sesi “Anne,” dedi. Kendimi engelleyemediğim bir duyguyla Halil İbrahim’in masanın üzerinde duran elini tuttum. Hareketim karşısındaki şaşkınlığı yüzünden konuşamadı. Ona dönmedim, hislerimi bastırmaya çalışırken zar zor çıkan sesimle isteğimi dile getirdim.
“Şahidim… Annen olabilir mi?”
Birkaç saniyelik sessizlik çöktü salona. Annesi, oturduğu yerden yavaşça kalkarak bize doğru yürümeye başlayınca elimi Halil İbrahim’den çektim. Dudaklarına yayılan samimi bir gülüşle kimliğini uzattı.
Kimseyle göz göze gelmemeye dikkat ettim. Tuğrul’da Halil İbrahim’in şahidi olunca kriz çözümlenmiş oldu.
İki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kişinin olduğu salona giren nikâh memuru kollarında taşıdığı kocaman defteri masaya koyup açtığında ellerimi yüzüme doğru salladım. Kışın ortasında sıcak basıyordu, anormal derecede. Mikrofonu birkaç kez vurarak kontrol etti. Ardından kısa bir konuşma yaptı. İsimlerimizi sorduktan hemen sonra o an geldi.
Nikâh memurunun mikrofona konuşan sesi beynimin içinde yankılandı.
“Birbirinizle evlenmek istediğinizi bizlere beyan ettiniz. Bizlerde gerekli araştırmaları yaptık ve evlenmenize engel bir halinizin olmadığını tespit ettik. Ancak evlenmek istediğinizi bir kez de sayın şahitlerimiz, değerli misafirler ve şahsım huzurunda da sözlü söylemeniz gerekiyor. Sayın Bade Hancı, hiç kimsenin baskısı ve etkisinde kalmadan kendi arzunuz ve özgür iradenizle Halil İbrahim Sipahioğlu ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Kalp atışlarım kulaklarımı uğuldatırken nikâh memurunun mikrofonu bana uzattığını zar zor seçebildim. Öne eğilirken kucağımda birleştirdiğim ellerim titremeye başlamıştı. Babamın beni getirdiği noktadan nefret ederek güçsüz bir sesle malum kelimeyi söyledim.
“Evet.”
Üç kişi alkışladığında geri çekilip derin bir nefes verdim. Nikâh memuru mikrofonu geri çekip kendine doğrulttu.
“Sayın Halil İbrahim Sipahioğlu, hiç kimsenin baskısı ve etkisinde kalmadan kendi arzunuz ve özgür iradenizle Bade Hancı ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Halil İbrahim kendine uzatılan mikrofona tereddüt etmeden yanıt verdi.
“Evet.”
Nikâh memuru bu sefer Halil İbrahim’in annesi ile Tuğrul’a döndü.
“Sizler şahitlik ediyor musunuz?”
“Evet, şahitlik ediyorum.”
“Evet.”
Soğuk terler dökerken nikâh memurunun her şeyi bitirmesini bekledim.
“Benim, şahitlerin ve misafirlerin huzurunda evlenmeyi kabul ettiğinizi beyan ettiniz. Bende sayın belediye başkanımızın bana verdiği yetkiyle karı koca ilan ediyorum. Hayırlı uğurlu olsun.”
Önüme itelenen deftere titremeye devam eden elimle imza attım. Halil İbrahim duygusuzca defteri benim önümden çekti aldı, kendi de imza attığında resmi olarak karı koca olmuştuk.
Nikâh memurunun bir şeyler daha söyleyip evlilik cüzdanını uzatmasıyla hepimiz ayağa kalktık. Kırmızı küçük defteri alırken onun prangam olduğunu yeniden idrak ettim. Çevremdeki konuşmalar uğultu biçiminde kulaklarıma dolarken benim farkına vardığım ve içimi öfkeyle dolduran başka bir gerçek vardı.
Halil İbrahim Sipahioğlu: artık kocamdı fakat bana bir kere bile adımla seslenmemişti. Ben onun için Bade değil, Hancı’ydım.