ON

2621 Kelimeler
Üzerimdeki hiçbir şey şahsıma ait değildi: ne kaban ne elbise ne ayakkabı ne de elime tutuşturulan evlilik cüzdanı. Halil İbrahim’in yanında cansız bir manken gibi tebrikleri kabul etmesini izliyorken ailesinin gülümseyen yüzleriyle oğullarının yanında duruşunu görmek, eksildiğimi hissettirmişti. Boğazım düğümlenmişti. Dün gece arkamı dönüp baktığımda babamın gidişinin bıraktığı boşluk, varlığa bürünüp göğsümün tam ortasına gelip yerleşmişti sanki. Sırtımda hissettiğim varla yok arası dokunuşla bakışlarımı yerden kaldırdım, Halil İbrahim’in dipsiz bir kuyuya benzeyen gözleri üzerimdeydi. “Evine gidelim eşyalarını almaya,” dediğinde başımı sallayarak onayladım yalnızca. Oysa şu an yapmak istediğim tek şey bir yorganın altına girip saatlerce uyumaktı. Kimseyle uğraşacak, açıklama yapacak veya savaşacak gücüm kalmamıştı. O, ailesine durumu izah ederken bulunduğum konumda bekledim. Bir dakika geçmemişti ki yanıma geldi. “Haydi.” Halil İbrahim yürümeye başladığında peşine takıldım, ayağıma büyük gelen topuklu botlar yüzünden adımlarına yetişmek benim için imkânsızdı. Salondan çıkmadan önce arkada kaldığımı farkıma vardı, yürüyüşü ağırlaştı. Yaptığı jesti imalı cümlesiyle ekarte etti. “Ayakların geri geri mi gidiyor Hancı?” Sorusuna cevap vermedim çünkü verecek bir cevabım yoktu. Sağ elimde tuttuğum evlilik cüzdanını bir hamlede çekip aldığında kaşlarım çatıldı. Onunla konuşmuyor oluşumun hırsını aldığı fikriyle gözlerimi devirdim. Benim açımdan herhangi bir önem arz etmiyordu o evlilik cüzdanı. İstediğini yapabilirdi. Binadan çıkıp arabaya bindiğimizde dahi birbirimizle iletişime geçmedik. Camdan dışarı akıp giden yolu izlerken başımı koltuğun başlığına yasladım. Halil İbrahim huzur dolu sessizliği bana çok gördü. “Ne diyeceksin ailene?” “Babam beni kedi yavrusu gibi kapına attığından iletişimimizden haberdar…” dedim onun bana söylediklerine atıfta bulunarak. Kısacık bir an direksiyonu kavrayan parmaklarının sıkılaştığını gördüm. İfadesi aman vermiyordu. Boğazımı temizleyip devam ettim. “Annem ne durumda bilmiyorum. Gidince göreceğiz. Sürprizlere açık ol.” Dudaklarına alaycı bir tebessüm yayıldı. “Sen bir akşam ansınız evime geldiğinden beri hayatımdaki sürpriz bitmiyor ki.” “Fena mı oldu?” dedim onun gibi dalga geçerken. Bana ne şekilde gelirse öyle karşılık bulacaktı. “Renksiz hayatına renk geldi cıvıl cıvıl. Sınırsız alay edip küçümseyebileceğiniz birisi var artık elinizin altında. Stres topu misali.” Gülüşü büyüdü. “Söylediğimiz herhangi bir şeyin altında kalıyor olsan on numara acıtasyondu, biliyor musun? Sanki susup her haltı yutuyormuşsun gibi konuşma.” Omuz silktim, yüzümü buruşturdum. “Ne susacağım be?” “Sus mu dedik?” derken gülüşü soldu. Tek elini havada sallayıp sinirlerinin bozuluşunu izlerken dudaklarımdan kaçan gülüşe engel olamadım. Duygu durumumuz ters orantılıydı: benim canım sıkılıyorsa o eğleniyor, onun yüzü düşerse benim yüzümde güller açıyordu. O yüzden cevap verip kendi ruh halimi değiştirmek istemedim. Eve yaklaşırken gerginliğim katlanarak arttı, stresten tek bacağımı şiddetle sallamaya başladım. Arabayı bahçe kapımıza getirdiğinde nasıl bir tepki alacağımız konusunda endişeliydim fakat korumalar demir kapıyı açıp bize yol verdi. Aynı anda birbirimize döndük. Gelişimizin karşılanması şok olunacak bir hamleydi. Halil İbrahim evin önüne kadar arabayla devam etmeyi tercih etti. Nihayet aracı park haline aldığında ikimizde indik. Arabanın etrafından dolanıp onun yanındaki yerimi aldım. Yıllarımı geçirdiğim lüks eve bakarken göğsümün içinde boşluk gitgide büyümeye devam etti. Buradan eşyalarımla ayrılmadan önce zihnimde mutlu olduğum bir anı bulmaya çalıştım, bulamadım. Halil İbrahim siyah ceketinin iliklediği düğmelerini açtı, sağ elini bana doğru uzattı. Sol elimi onun insafına bırakırken dudaklarımdan sızan buharla havanın soğukluğunu fark ettim. Yanaklarımı dışarı şişiren bir nefes aldım ve en yavaş şekilde verdim. “Haydi…” dedim güçlükle. “…İçeri girelim.” Zile bastığımda bir dakikaya yakın bekledik. Çalışanlardan birisi kapıyı açıp bizi içeri aldığında Halil İbrahim’in tuttuğum elini istem dışı fazla sıktığımı fark ettim. Parmaklarımı gevşetmeye çalıştım, beceremedim. Vücudumu titretecek soğukta avuç içim terlemeye başlamıştı duygu durumum yüzünden. Nabzımın yükseldiğini hissederken ifademi toparladım. Uzun koridoru geçip salona ulaştığımızda annemi her zamanki bej koltukta, bordo rengi saten sabahlığıyla, elindeki kadehi dudaklarına götürürken buldum. Yeni açtığı şarap şişesini yarıladığı belliydi. Bana dönüp bakmadı eğer baksaydı yanımda duran ve elimi tutan dağ gibi heybetli adamı görebilirdi. Bakışlarını kapalı televizyon ekranına sabitlemişken memnuniyetsiz bir tavırla homurdandı. “Odanda değil miydin sen? Koşuya mı çıktın?” Utançla başımı eğdim. Annem, babamın beni evden kovduğunu bile fark etmemişti. Yokluğumu hissetmemişti. Arkamızda kalan merdiven basamaklarındaki adım seslerini duyana dek anneme cevap vermemeyi tercih ettim. Babamın öfkeyle harmanlanmış sesi tüylerimi diken diken etti. “Bakın burada kimler varmış? Beni tehdit eden adamla el ele tutuşup gelen kızım…” Babamın cümlesini idrak eder etmez bakışlarım Halil İbrahim’e çevrildi. Oysa onun dikkati bende değildi, vücudunu çevirmiş son basamaktan inen babama bakıyordu. O sırada içimden geçen tepkiyi annem verdi. “Ne?” “Ben sizi tehdit etmedim,” dedi Halil İbrahim, gözleri babamı hapsine almıştı. Dudaklarına yerleşen sahte tebessümüyle konuşmaya devam etti. “Bir cümle kurdum, siz üstünüze alındınız.” Dikkatim babama çevrildi. Jilet gibi takımı çekmişti, tıraş olmuştu, bakışlarında en ufak bir acıma duygusu yoktu bana karşı. Onun ciddi ve uzak ifadesiyle titreyişimi durduramadım. “Ne demiştin Halil İbrahim? Can yakanlar, bedel mi ödeyecekti?” “Evet,” dedi Halil İbrahim, umursamazca. “Hâlâ da aynı fikirdeyim. Siz neden tehdit ettiğimi düşündünüz?” “Ne zaman oldu bu?” diye fısıldadım Halil İbrahim’e. Bana bakmadığından parmaklarımı sıkıştırarak dikkatini çekmeyi denedim. “Halil İbrahim, ne zaman?” Bana yüzünde hiç görmediğim bir ifadeyle baktığında kalbim tekledi. Seslice yutkundum, dudaklarımın kuruduğunu hissediyordum. Vücudumdaki güç çekilirken babamın çıldırışının sebebinin o olduğunu tahmin etmek zor olmadı. Konuşmanın detaylarını bilmiyordum fakat bahsettikleri kadar kısa sürmediği her hallerinden belliydi, her an birbirilerinin alnına silah dayayabileceklermiş gibi görünüyorlardı. Halil İbrahim’e verecek cevap bulamayan babam konuyu değiştirerek bana saldırmaya karar verdi. “Hangi yüzle kapıma geliyorsun bu adamın elini tutup?” dedi kendi beni bütün bu saçmalıkların içine çekmemiş gibi. Öfkeden kaskatı kesilen bedenimi hareket ettiremedim. Dudaklarım şokla aralanırken babama söyleyebilecek tek kelimem kalmamıştı. Rol yapacağını bilsem de karşımda gözünü bile kırpmadan tavrının arkasına saklanıyor olmasını kabullenmiyordum. Annem yalpalayarak doğrulurken “Ne oluyor?” diye sordu. Sarı saçlarını omuzlarının gerisine atıp her zaman yaptığı gibi suçlayacak birini aradı, gözleri beni buldu. Anneme bakıyorken babamın sesini duydum. “Bir de utanmadan bu adamı evimize sokuyorsun, Bade! Seni…” Halil İbrahim bir adım öne çıkarak ben ile babam arasında kalkan yaptı kendini. Parmakları varlığını hatırlatırcasına kıpırdandı, elimin üstünde. Kesik bir nefes çektim içime. Görüş açımda geniş sırtından başka hiçbir şey kalmayınca sert sesini duydum. “Karımla böyle konuşamazsın.” Halil İbrahim’in avucunu tüm gücümle sıktım, aynı anda annemin elindeki kadeh gürültüyle yere düştü, parçalandı. Babamın onun üstüne yürüdüğünü adım seslerinden anladım. Annemin şoka girdiğine eminken dönüp yeniden yüzüne bakacak gücü bulamadım. Ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum, içimde gitgide büyüyen boşluk artık durduramadığım noktada her zerremi çoktan esir almıştı. “Benim evimde bana ahkam kesme Halil İbrahim!” “Karım…” dedi Halil İbrahim tane tane. “…Eşyalarını alınca gideceğiz. Buraya ahkam kesmeye gelmedim.” Ardından beni çekiştirdiğinde “Odam yukarıda,” diye fısıldadım. Merdivenlere yöneldi, kasırga misali esip geçerken tavrı sebebiyle kimse bizi durdurmaya yeltenmedi. Annemin öfke dolu bağırışlarını duymuyormuş gibi davrandım. Saçmaladığıma, inat ettiğime ve babamın beni durdurması gerektiğiyle alakalı birçok şey haykırıyordu ardımdan. Annemin söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu, çünkü zaten Halil İbrahim’in yanında olma sebebim ta kendisi babamdı. Dün gece babamın beni zorla sürüklediği merdivenleri, bugün Halil İbrahim’in karısı olarak onun peşinden çıkıyordum. Hayatımla oynadığım kumar, beni her gün başka bir evreye sürüklüyordu. Puslu bir zihinle odama girdim. Ben giysi odama yönelirken Halil İbrahim peşimden gelip komodindeki siyah dosyaya doğru yürüdü, onu görmezden geldim. En büyük valizimi alıp içini doldurmaya başladığımda nefes nefeseydim. Hangi kıyafetimi koyuyordum, neleri seçiyordum, pek farkında değildim. Giysi odamın içinde dizlerimin üstünde tam boy bavulumu dolduruyorken mide bulantım bir anda vurdu. Öğürtüyü engelleyemedim. Nefeslerimi toparlayamazken ikinci bulantı öncekinden şiddetliydi. Kendimi banyoya zar zor atabildim. Klozetin üstüne eğilirken gözlerim akmayan yaşlarla yandı. Yaklaşık iki gündür hiçbir şey yemediğim için yalnızca safra sıvısı kusabildim. Sık nefeslerle soluklanırken duvardan tutunuyordum. Saçlarımda hissettiğim minik dokunuşla irkildim. Halil İbrahim, tek dizinin üstüne çökmüş halde tek eliyle saçlarımı önümden çekmişti, diğer eliyle sırtımı sıvazlıyordu. “Sana kahvaltı et demiştim. Miden boş olduğu için bulanıyor.” Ne ailem ne arkadaşlarım bir kez olsun kustuğumu fark etmemişti, şimdi Halil İbrahim’in odamdaki banyoda beni rahatlatmaya çalışması bana haksızlık değil miydi? “Çık…” dedim bakışlarımı klozete çevirirken. “…Dışarı.” Benimle inatlaşmadan veya alay etmeden saçlarımı kabanın içine iliştirdikten sonra dışarı çıktı. Duygu durumumu düzene sokana dek orada oturdum. Bacaklarıma yeterince güç toplayabildiğimde duvardan destek alarak doğruldum. Sifona basıp ellerimi ve yüzümü yıkadım. Banyodan çıktığımda Halil İbrahim yanında tuttuğu siyah valizimle ve spor küçük çantamla beni bekliyordu. Birkaç saniye boyunca yüzümü inceledi, tahminimce düşündüğü kadar kötü görünmüyordum. “Alacağın bir şey kaldı mı?” Bakışlarım eşya dolu odada gezindi. Yatağın üstüne fırlattığım çantamı almakla yetindim, içini kontrol ettim. Cüzdanım, telefonum ve şarj aletim yeterliydi. Daha fazla bünyem kaldırmayacaktı, beni boğan bu evin içinde kalmayı. Odadan çıktığımda sessizce beni takip etti. Merdiven basamaklarını hızlıca indim. Babam, sinir krizi geçiren annemi sakinleştirmeye çalışıyordu hâlâ. Evlendiğim gerçeğiyle yüzleşmek istemeyen annem, ezici öfkesini bana yöneltmişti. “Benim inadıma yapıyor! Akın! Durdur şu kızı! Aklını kaçırdı iyice!” Annem ile göz göze geldiğimiz an ileri atıldı, babam vücuduyla onu engelledi. İkisinin çırpınışları öyle boş bir çabaydı ki benim için hiçbir anlam ifade etmedi. “Bizi rezil rüsva edeceksin herkese! Sana inanamıyorum Bade! Nasıl böyle aptalca…” Buz gibi bir sesle konuştum. “Yeter, anne.” “Seni rezil! Utanmadan bana yeter diyor! Akın bir şey yap!” Halil İbrahim’in eli bileğimi sardı, beni kapıya çekiştirirken annem babamın kolları arasında çığlık çığlığa çırpınmaya devam etti. Büyük adımlar atmaya çalışıyorken kapıdan çıkmadan önce son kez babama döndüm. Gözlerinde beni düşürdüğü konum yüzünden herhangi bir pişmanlık emaresi görmek istedim, bavulumu taşıyan Halil İbrahim ile yan yana evden ayrılışımı izlerken üzgün haline aldanmayı diledim. Babam gülümsüyordu. Annem onun kolları arasında titreyerek sinir krizi geçirmeye devam ediyordu, ben ailemin düşmanı saydığı adamla evi terk ediyordum fakat babam üstüne çöken rahatlıkla gülümseyebiliyordu. Bakışlarımı önüme çevirdiğimde dudaklarım cansızca iki yana kıvrıldı. Keşke son kez dönüp bakmasaydım ve zihnimin içinde babamın pişmanlığını hayal etseydim… Çekiştirilince fark ettim, araba hâlâ bıraktığımız yerdeydi. Halil İbrahim önce benim için kapıyı açıp oturtmama yardımcı oldu. Ardından bagaja bavulumu yerleştirdi. Başımı koltuğun başlığına yaslayıp nefeslerimi düzene sokmayı denedim. Yanıma oturduğunda tek kelime etmeden arabayı çalıştırdı. Koruma ordusu iki yana açılarak geçişimize izin verdi, bizi durdurmadılar. Halil İbrahim, ana yola çıkana dek kendini ancak susturabilmişti. “Baban şaşırmadı.” “Ne?” dedim vücudumla ona dönerken. Parmakları direksiyonda ritim tutmaya başladı. Dalgın bakışları bende değil, yolda olmasına rağmen nedense beni incelediği hissini üstümden atamadım. “Diyorum ki sana karım dediğimde baban şaşırmadı.” Tereddüt edemezdim: zihnimdeki çarklar hızlıca döndü. Gerginliğimi kendiyle olan konuşmaya değil, ailemle yaşadığım zor anlara yormasını dileyerek bahanemi sundum. “Peşimize birini takmıştır. Beni hep takip ettirir zaten.” Gaza arabayı bağırtacak şekilde yüklenmesi, bana verdiği cevaptı. İfadesiz bir yüzle arabaya işkence ettiğinde “Yavaş ol,” dedim. Trafik kurallarını ihlal ederek hız ibresini her saniye artırmasıyla yükselen sesime engel olamadım. “Halil İbrahim! Yavaşla!” Ara sokağa girene dek beni duymazdan geldi. Tek elimle torpido gözünden tutunarak tek elimle bulanan midemi bastırmak için yersiz bir çabayla ağzımı kapatmıştım. Ani frenle arabayı durduğunda eve döndüğümüzü idrak ettim. Birkaç saniye kendime gelmeyi bekledikten sonra arabanın kapısına uzandım. Ona dönüp bakmadan kendimi dışarı attım ve koşar adımlarla eve yürüdüm. Zile kesintisiz şekilde basarken kapının ardından Tuğrul’un homurdanan sesi yükseldi. “Yıkın arkadaşlar, evi başımıza yıkın.” Kapıyı açınca beni gördü, yüzündeki ifade değişti. Memnuniyetsiz tavrına aldırmadan onu omzundan iteleyip içeri girdim. Ayakkabıları ayağımdan canımı yakacak kadar sert şekilde çekip çıkardım. Kabanı çileden çıkmışçasına üstümden sıyırdım, vestiyere astım. Koridoru geçip kendimi odaya kapatma fikrimi ardımdan seslenen Tuğrul baltaladı. “Canan teyzem salonda, söyleyecekleri var.” Duvardan destek alıp adımlarımı salona çevirdim. İçeri girdiğimde Halil İbrahim’in annesi, Cihat, Akif ve Alparslan oradaydı. Hüma ve İpek yoktu. Duygularımı bastırdım, içimde tuttum. Soran bakışlarım herkesin üzerinde gezindiğinde “Hoş geldin kızım,” diyen kadın ayaklandı. “Halil İbrahim nerede?” “Geliyor,” dedim yalnızca. O an daha önce hiç görmediğim yaşlı bir adamın varlığı dikkatimi çekti. Kaşlarım çatılırken arkamdan gelen Tuğrul’a döndüm, canı sıkılmış görünüyordu. Kesintisiz şekilde bir dakikaya yakın yüzüme kilitlendi bakışları. Ona karşılık verdiğimde ofladı. “İmam.” “Ne?” dedim bozguna uğrayarak. “İmam nikâhını bildin mi?” diye konuştu kelimeleri teker teker söyleyerek. Sonrasında sağ elini kaldırıp yaşlı adamı işaret etti. “Heh, oradaki imam, artık burada.” “Ne saçmalıyorsun Tuğrul?” Tepkiyi veren kişi ben değildim, Halil İbrahim’di. “Canan teyzem tutturdu imam nikâhsız olmaz diye.” O sırada yanıma gelen Halil İbrahim’in annesi sağ omzumu sıvazladı yüzündeki kocaman tebessümle. Bakışları üstümde gezindi, çıplak bacaklarıma bakarken gülüşü solar gibi oldu. “Anne!” dedi Halil İbrahim’in öfkeli sesi. “Ne demek oluyor bu?” “Ne, ne demek oluyor Halil İbrahim? İmam nikâhsız mı evleneceksin gavurlar gibi?” Halil İbrahim ofladı, emir dolu sesi salonda yankılandı. “Benimle gel.” Omzumun üstünden dönüp baktığımda gözleri üstümdeydi. Onun peşinden giderken ne hissedeceğimi şaşırmış haldeydim. Valizimi odaya sürüklerken kendi kendine anlayamadığım şekilde homurdanıyordu. Yalnızca ikimiz kalınca kapıyı kapattı. “İmam nikâhı kıyalım, resmiyette boşandığımızda diğer türlü de boşarım seni.” Benim için fark etmiyordu, o yüzden başımı sallayıp kapıya uzandım. İç çekerek uzattığım elimi havada yakaladı. “İmam nikâhı için kıyafetini değiştirmen lazım. Mümkünse tenin görünmesin, bazı gereklilikleri var.” Yanıtımı beklemeden odadan çıkıp gitti. Kırık beyaz elbisenin fermuarını çekiştirirken sinirden gülmeye başladım. Son birkaç gündür yaşadıklarımın ağırlığı altında eziliyordum, gıkım çıkmıyordu. Kıyafeti yatağın üstüne gelişigüzel fırlatıp valize eğildim, içinden bulabildiğin ilk uzun kumaş pantolonu giydim. Üstüme de saten uzun kollu bir gömlek geçirdim. Salona dönerken hareketlerim en ufak itiraz içermiyordu. Kukla misali bana söylenen ne ise onu yapıyordum: babam veya Halil İbrahim arasında herhangi bir fark yoktu gözümde. Durum ne gerektirirse uyum sağlayabiliyorlardı, isteklerine ulaşmak için. Salona girip cansızca koltuğa oturduğumda Canan Hanım, saçlarımın üzerine bıraktığı beyaz baş örtüsüyle kombini tamamladı. İmam, karşımıza yerleşip anlamlandıramadığım birkaç prosedürle konuşma yaparken Halil İbrahim yanımdaydı ve kulağıma eğildi. “Ellerini dizlerinin üstüne düz koy.” “Niye?” dedim umursamaz şekilde. Bıkkın bakışlarıyla cevap verdi. “Öyle işte, sorgulama.” Dediğini yaptım. Konuşmalar devam etti. Kulaklarım uğuldadığı için hiçbir şeyi idrak edebilecek kıvamda değildim zaten. Halil İbrahim beni yeniden dürtene kadar herkesten soyutlanmış halde bakışlarımı halıya dikmiştim. “Akın’ın kızı, Bade Hanım, burada bulunan şahitler huzurunda Şeref oğlu, Halil İbrahim’i kocalığa kabul ettin mi?” “Evet,” dediğimde yanımdan bir oflama yükseldi. Ona kaçamak bir bakış attığımda dikkati bendeydi. Soru tekrarlanınca imama döndüm. Kaşlarım çatılırken “Evet,” diye yineledim kendimi. Bir kere daha sorunca Halil İbrahim’e baktım boş boş. Başını aşağı yukarı sallayınca iç çektim. “Evet.” Üç kere de ona soruldu. Kabul ettiğini söyleyince oturduğum yerden kalkmak için hareketlendim, sağ kolumu yakalayıp beni durdurdu. İmam kısa bir konuşmanın ardından yeniden bana çevirdi bakışlarını. “Mehir ne istersin?” “Hiçbir şey,” dedim bakışlarımı kaldırmadan. “O mümkün değil,” dedi imam. Başıma saplanan ağrıyla savaşırken güçsüzce sordum. “En az ne alabiliyorum?” “Çeyrek altın yazayım mı?” “Olur.” İmam onaylaması için Halil İbrahim’e baktı, o da kabul edince imam nikâhımız tamamlandı. Ayağa kalkıp odaya yürümeye başladığımda arkamdan geldiğinin farkındaydım. Hırsla saçlarıma uzandım, kızların yaptığı örgüyü sökmeye başladığımda Halil İbrahim’in kıyafet hışırtılarıyla donup kaldım. Ağır ağır arkamı döndüğümde ceketini çıkarmış, gömleğinin düğmelerini açmaya başlarken bana doğru yürüdüğünü gördüm. İmam nikâhı kıyıldığı için farklı bir fikre kapıldığını düşündüm dehşet içinde, nefesim kesildi. “Ne yapıyorsun?” dediğimde gerisin geriye adımlamaya başlamıştım. Gözlerimin içine bakarken parmakları ustalıkla hareket ediyordu düğmelerin üstünde. “Halil İbrahim! Niye soyunuyorsun?” Gömleğinin son düğmesini açarken ciddi ifadesi beni tamamen korkuttu. Bacaklarım yatağa çarpınca dengemi sağlayamayarak oturdum. İçimde çağlayan öfkeyle sesimi yükselttim. Titremeye başlamıştım. “Halil İbrahim! Çığlık atarım bak! Defol!” Gömleğini çıkaracağını düşündüğüm an geri çekildim, üstüme eğildiğinde çığlık atmaya hazırlandım. Beklediğim hamle gelmedi, yatağa fırlatıp attığım elbisenin yanından kazağını aldığında şaşkınlıktan toparlanamadım. Doğrulurken küçümser bir tavrı vardı. “Böyle bir durumda karşındaki adamı çığlık atmakla tehdit etme,” dedi mimiklerini kullanmadan. Ardından siyah kazağı düzeltip gözlerimin içine baktı. “Direkt çığlık at.” Bana alayla gülümsedikten sonra dolabına doğru yürüdüğünde hırsla ona sırtımı döndüm. İkimizi de zor günler bekliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE