ON BİR

2117 Kelimeler
Halil İbrahim’e sırtım dönük şekilde oturuyorken onun kazağını giyiyor olmasını umursamama kararlıydım. Kendi dertlerimin arasında boğulmuşken onun ne yaptığını umursamayacaktım ta ki kemer tokasının şıngırtısını duyana dek. “Ay yok artık ya! Pantolonunu mu çıkarıyorsun?” Alay dolu sesiyle cevap verdi. “Çıplağım, sakın arkanı dönme.” Yatağın üstüne sağ bacağımı çekip otururken vücudumu karşımdaki duvara çevirdim tamamen. “İnsan soyunurken haber verir değil mi? Dışarı çıkardım,” dedim sinirlerim harap haldeyken. “Alışsan iyi olur,” diye homurdandı ağzının içinden. Kaşlarım çatılırken ona dönüp çemkirmemek için zor tuttum kendimi. “O ne demek? Niye senin soyunmana alışayım ben?” Öyle bir of çekti ki karşıda dağ olsa, yıkılırdı. “Aynı odada kalacağız çünkü.” “Nasıl yani?” derken kumaş hışırtıları gerilmeme sebep oldu. İki avucumu yüzüme kapatırken onun adına duyduğum utancı içimden söküp atamadım. Normal evlenmiş çiftler gibi ilk günden yanımdan soyunmaya başlamıştı adam resmen! “Neye şaşırıyorsun, anlamıyorum ki,” diye cevap verirken dolap kapağının güm etmesiyle sıçradım. Ellerimi yüzümden indirirken karşılık verdim. “Koskoca evde başka oda mı yok?” “Yok,” dedi yalnızca. Sinirlerim bozulurken tamamen giyinip giyinmediğine emin olamadığım için hala boş duvarı izleyerek konuşmaya başladım. “Böyle saçmalık olabilir mi? Tamam, aynı evde yaşayacağız dedin, kabul ettim. İnsan bir oda ayarlar bana değil mi? Anlaşma şartlarını derinlemesine açıklamadık diye böyle üstüme gelemezsin, Halil İbrahim. Ben senin her dediğine uymak zorunda değilim. Kahvaltıya çağırıyorsun, hop bugün nikâh var diyorsun tamam diyorum. Eve geliyoruz, hop imam nikâhı diyorsun, ona da tamam diyorum. Şimdi de aynı odada kalacağız diyorsun. Ben senin her şeyine tamam demek zorunda mıyım Halil İbrahim?” Kelimeler dudaklarımdan taramalı tüfek misali dökülürken aldığım yanıt sessizlikti. Beni sinirlendirmek için yaptığını düşündüğümden derin bir nefes alıp onu zorlamaya devam ettim. “Kusura bakma ama ben öyle her şeyine tamam deyip dizimi kırıp oturacak değilim! Bir şey söyle be adam! Kulakların mı sağır oldu?” Hâlâ susuyor olduğunu kabullenemeyince öfkeden şakaklarımı ovmaya başladım. “Halil İbrahim?” derken tereddütlüydüm. “Bak arkamı döneceğim, eğer çıplaksan falan saçma sapan konuşma bana!” Halil İbrahim’in konuştuğum tüm süre boyunca sessiz kalması olacak iş değildi, o yüzden bir hışımla arkamı döndüm. Odada yoktu! Kapı ardına kadar açıktı. Dakikalardır boşluğa konuştuğumu fark edince hırsla ayaklandım. “Aptal herif!” diye homurdanırken yastığı alıp yüzüme bastırmak ve avazım çıktığı kadar çığlık atmak istiyordum. Öfkemin içimi durmadan kemireceğini hissedince ona sataşmaya karar verdim. Kendi kafasına göre beni evine oturtup konuşmasının yarısında çekip gitmesine müsaade etmeyecektim. Ayaklarımı yere pat pat vurarak odadan çıkıp koridora bakındım, salondan yükselen seslere bakılırsa imam gitmişti ve kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Salona içimde biriken öfkeyle girdim, gözlerim hızlıca etrafı taradı, Halil İbrahim’i buldum. Koltuğun en köşesinde oturuyordu. Altına siyah bir eşofman giymişti, bacaklarını yaymış çaprazındaki tekli koltuğa yerleşmiş olan Akif ile konuşuyordu. Sinirden gülmeye başlarken onun yanına doğru yürüdüm. Başına dikilip ellerimi belime attım. Bakışlarını bana çevirmesi için yaklaşık bir dakika o pozisyonda beklemem gerekti. Yanaklarını dolduran nefesini bıkkınca verirken başını bana çevirdi, kahverengi gözlerini gözlerime dikti. “Söylemek istediğin bir şey mi var?” “Evet…” dedim onu boğazlamak isterken. “…Toplumda yaşarken uyman gereken bazı kurallar vardır, Halil İbrahim. Toplum içinde yaşarken uyulan saygı ve incelik kurallarının bütününe görgü kuralları denir. Buraya kadar tamamsa sana yardımcı olayım. Birisi konuşurken arkanı dönüp gitmek, görgüsüzlüktür.” “Konuşma bitmişti,” dedi tek kaşını kaldırarak. Bakışları dümdüzdü, herhangi bir mahcupluk sezmedim. “Nasıl bitmişti ya konuşup durdum ben deli gibi kendi kendime!” dedim başımdan aşağı kaynar su boşaltmışlar gibi bir öfkeyle. Düştüğüm durum, bugün hissettiğim yıkımla birleşip Halil İbrahim’e çevirmişti zihnimdeki tüm zehirli okları. İki elini bacağına vurup doğrulduğunda karşısında hâlen ellerim belimde dikiliyordum. “Soru sordun, cevap verdim. Konuşma bitmişti.” Aramızdaki mesafeyi iki adım atıp kapatırken geriye kaçınmamak için duruşumu dikleştirdim. Uzun boyu yüzünden kulağıma doğru eğildiğinde başımı hafifçe kaçırarak arkaya çektim. Kaşlarım çatık, ifadem öfke doluydu. Onun dudaklarına beni körükleyecek bir gülüş yayıldı, kaçınmama rağmen biraz daha yaklaştı. Dengemi kaybetmemek için daha fazla geri çekilmedim. Kulağıma çarpan nefesi huylanmama sebep olurken kısık sesle mırıldandı. “Bugün iki nikâh kıyılınca senin aklın bulandı, karı koca olayına fazla kendini kaptırdın galiba, Hancı. İlk günden dırdıra başlanır mı?” Onu şaşırtacak bir hamle yaptım, başımı ona çevirip aramızdaki mesafeyi azalttım. Bir anda verdiğim tepkiyle gülüşü donuklaşırken sinirimden kaynaklı olduğunu düşündüğüm elektriklenme hissi saçlarımdan parmak uçlarıma kadar tüm vücuduma yayıldı. Gülme sırası bendeydi. Koyu kahverengi gözlerinin tam içine bakarken cesur davranmaya çalıştım. “Beni görmezden gelemezsin, Sipahioğlu. Başını çevirdiğinde yok olmuyorum ve bunun karı koca olmakla hiç ilgisi yok.” İpek’in neşeli sesi ikimizin bakışlarla yaşadığı savaşı sonlandıran şey oldu. “Çifte kumrulara bak hele!” Aynı anda istem dışı kapının girişinde dikilen İpek’e çevrildi bakışlarımız. Halil İbrahim duyduklarının öfkesiyle omzuma omzuyla çarpmakla sürtünmek arasında gidip gelen dokunuşla değdi. Yeniden koltuğa oturmaya giderken ellerini saçlarının içinden geçirdi. Bense ayakta kalakalmıştım. Tuğrul’un eğlenen sesi “Ya tam çifte kumrular! Birazdan gözümüzün önünde birbirlerini yiyecekler,” dedi. Ben tepki veremeden Halil İbrahim gür bir sesle araya girdi. “LAN! HAYVAN HERİF!” Tuğrul’un neşeli patlamış balon gibi aniden sönüp giderken endişeyle açıklama yapmaya başladı. “O anlamda demedim, vallahi o anlamda demedim Halil İbrahim. Hani sinirliydiniz ya birbirinize! Akif, bilirsin sen o deyimi. Sürekli kavga etmek mahiyetinde konuşmuştum.” Akif ciddi bir ifadeyle “Yo, bilmiyorum,” dediğinde nedense gizliden gizliye eğlendiğini hissettim ve onları kendi halinde bırakmaya karar verdim. Zaten bir şey söyleyecek olsam o kadar etki yaratamazdım. Tuğrul’un kendini açıklamaya çalışırken döktüğü ecel terli benim için yeterliydi. “Sen gel yenge,” dedi İpek. “Biz masayı kuralım.” Halil İbrahim, bu sefer Tuğrul’u bırakıp kardeşine sataştı. “Ne meraklıymışsın sende yengeye, enişteye! Evde yeteri kadar akrabanla yaşıyordun aslında.” İpek düzgün kaşlarını çatarken “Ne diyeyim kıza?” diye çemkirdi abisine. Halil İbrahim’le de savaşmama gerek kalmamıştı, aile üyeleri benim yerime yeteri kadar burnundan getiriyordu. “İsmini bile söylemedin! Adam akıllı tanışamadık ki! Karın ayrıca, yengem işte.” Yüzümdeki tatminkâr ifadeyle ona döndüm. İsmimi söyleyeceği anı bekliyordum, gözlerimi kısıp onun dağılmış ifadesine keyifle baktım. Bir şekilde kendini sıyırıp atacağını hesaba katmamıştım. “Kendi ağzın dilin yok mu İpek? Yengen aha karşında! Sor ismini.” “Bade,” dedim kollarımı göğsümde kavuştururken. “Bade benim ismim.” Aslında İpek’e söylüyordum ama gözlerim Halil İbrahim’in toprak rengi gözlerindeydi. Eski konuma göre yerleşmişti koltuğa. Dirseğini kolçağa yaslayıp avucunu yumruk yaptı, başını da yumruğuna yasladı. Bakışları tepeden tırnağa beni süzdüğünde sinir bozucu olduğunu düşündüğüm ifadem çatırdadı, konuştuğunda yüzümü buruşturdum. “Ona kısaca serkeş diyebilirsin.” İpek’in sesiyle arkama döndüm. Şaşkın bakışlarını abisine dikmişti. “Abi çok ayıp!” “Ne dedi o bana?” derken İpek’e doğru yürüdüm. “Serkeş ne?” İpek tek elini ağzına kapatırken “Benim dilim varmaz öyle kelimeleri açıklamaya,” deyip arkasını dönüp kaçarcasına salondan çıktı. “Telefonum nerede?” diye söylenirken etrafa bakınıyordum. Google açıp araştıracaktım. Algımı tamamen durdurmuştu, içimde kabaran büyümeye devam eden sinir hissiyle çantamın odada olduğunu hatırladım. Salondan çıkıp odaya gidecektim ki İpek’in kahkahasını duydum. Başını mutfak kapısından sarkıttığında koyu kumral saçları uçuştu. Dudaklarındaki samimi bir gülüşle bana bakıyordu. “Gel, gel şaka yaptım. Kötü bir şey demedi.” “Ne demek olduğunu söyle önce,” dedim küskün bir tavırla. Ona güvenmiştim, Halil İbrahim’in benimle alay etmesine yardımcı olduğundan birazcık hayal kırıklığına uğramış hissediyordum, oysaki saçmaydı. Çünkü kendisi o adamın kardeşiydi. “İnatçı ve asi demek, kötü bir anlamı yok yani. Gel haydi.” “Ben miymişim inat?” dedim duyması için sesimi olabildiğince yükselterek. “Kendi neymiş acaba? Kaba adam!” “Konuşma oradan!” diye yanıt verdi beklemeden. Onun tartışmayı uzatmamak için mutfağa yürüdüm. Hüma ocağın başında tahta kaşıkla pilavı karıştırıyordu, arkası dönüktü. Onların yanına geçtiğimde elime tutuşturulan tabakları salondaki masaya taşımamı söyledi İpek. Dediğini yaparken Halil İbrahim’in bakışlarının ağırlığını hissetsem de dönüp ona bakmadım. Görmezden gelinmek nasıl bir hismiş, anlamasını istiyordum. İkinci turda masaya çatal kaşıkları taşıdım. İpek’le Hüma’da salata ve yemek dolu tencereleri taşıdığında sofrayı hızlıca kurmuştuk. “Ben annemi çağırayım,” diyen İpek gittiğinde sandalyelerden birine yerleştim. Yanımdakinin çekildiğini duyunca dönüp bakmadan beklemeye başladım. “Yemeği koyacak bir çalışanımız yok,” dedi Halil İbrahim, muhtemelen evimizde gördüğü kapıyı açan çalışan yüzünden bana laf sokuyordu. Az önce söylediklerinin intikamını alabileceğim için sevinirken ona çevirdim bakışlarımı. Şirin bir tebessümle “Elin var, parmakların var. Tencerede orada. Koy kendine yemek,” dedim. Omuz silkip ayaklandı. Önündeki tabağı eline alıp tencereye uzandı. Oysa bana laf yetiştireceğini düşünmüştüm. Kendi tabağını tıka basa doldurduğunda bakınca bile mideme kramplar girdi, hepsini yerse mide fesadı geçirebilirdi. Kendi tabağını önüne koyunca oturmak yerine önümdeki boş tabağa uzanıp aldı. Bana yemek koyduğunda kaçamak bir bakış attım ona. “İnsanlık ediyoruz, saçma sapan fikirlere kapılma.” Abartılı hareketlerle ellerimi yanaklarıma yerleştirdim. “Ay bende çok etkilenmiştim, niye öyle dedin şimdi?” Gözlerimi kırpıştırdığımda ofladı. Onun sinirlerini bozmanın verdiği keyifle havada tuttuğu tabağa uzanıp önüme çektim. Pirinç pilavı ve yeşil fasulye yemeğini incelediğimde Halil İbrahim yerine oturdu, Tuğrul alışkanlık haline getirdiğinden bana sataştı. “Kusura bakma, münasip yerlerine portakal tıkıştırılmış Pekin ördeği yemiyoruz, damak zevkine hitap eder mi bilemedim şimdi.” Umursamazca omuz silktim. “Zengin şakalarının sebebi bana karşı hissettiğin aşağılık kompleksi mi Tuğrul?” Tuğrul ağzının içinden homurdandı. “Haspama bak hele!” Kendimi durdurmadım. “Çakma kabadayı seni!” Canan Hanım, salona girince atışmamız doğal olarak sonlanmış bulundu. Masanın köşesindeki sandalyesine yerleşirken dudaklarında yorgun bir tebessüm vardı. “Yerleşebildin mi kızım biraz?” diye sorarken Halil İbrahim’inkine benzeyen gözleri üstümdeydi. “Oda küçük gelmedi değil mi? Halil İbrahim, yarın bir makyaj masası söyleyelim imalathaneden. İhtiyaç olur şimdi.” “Gerek yok, Canan Hanım,” diye araya girdiğimde biraz yüzü düştü. “Bana anne diyebilirsin,” dediğinde göğsümün orta yerine oturan yumruyla nefesim kesildi. “Tabii kendini zorlama. Eğer istersen...” Verecek herhangi bir cevabım olmadığından başımı önüme eğdim. Çatalımı elime alıp dalgınca yemeğe daldırdım. Canan Hanım, üstüme gelmeyeceğini kanıtlayarak “Hadi yiyelim, afiyet olsun,” dedi. Yemek boyunca Tuğrul ile Cihat birbiriyle uğraşıyordu, Hüma ile İpek fısır fısır konuşuyordu, Halil İbrahim’in dikkati tamamen yemek odaklıydı, Akif’in ise hiçbir şey umurunda değil gibiydi. Kimsenin dikkatini çekmeden birkaç kaşık pilav yedim. Midem ağrımaya başlayınca kaşığımı yavaşça bırakıp sırtımı sandalyeye yasladım. Halil İbrahim’in telefonun çalmasıyla bakışlarım ona döndü. Eşofmanın cebindeki telefonuna çıkarırken sırtını gerdi, eline aldığında ekrana birkaç saniye boş boş baktı. Aramayı cevaplandırıp telefonu kulağına götürdü. “Efendim?” derken bile yemek yemeye devam ediyordu. Önümdeki su dolu bardağa uzandığımda aniden çıkan gürültüyle irkildim. Hüma ve İpek ağızlarından kaçan ufak çığlığa engel olamazken öfke patlamalarına alışkın benim için tepkim az kalmıştı. “Ne diyorsun oğlum sen?!” diye çıldıran Halil İbrahim, ayağa kalkarken çarptığı bardağını masaya düşürmüştü, ahşap sandalyesini de geriye devirmişti. Alev alev yanan bakışları bana döndüğünde yutkunamadım. “Ne…” derken sesi kısıldı, cümle kuramadı. Boğazım kurumaya başlarken masadan tutunarak ayağa kalktım ağır ağır. Merakla onu izliyordum, o telefonun diğer ucundaki kişiyi dinliyordu dikkatle. “Hemen…” deyip duraksadı. Sık nefesler alıyorken sol eli yumruk oldu. Yumruğunu masaya geçirdiğinde kalbimin atışları kulağımda yankılandı. “…Geliyorum.” Başka kimseyi görecek veya tepkilerini takip edecek mecalim kalmamıştı. Halil İbrahim telefonu kapatıp kendine yöneltilen bir sürü soruyu es geçerken bana doğru bir adım attı. Sağ eli havaya kalktı, işaret parmağını bana doğru salladı. Sinirinden konuşamadı. Şoktan hareket edemez haldeyken gözlerine bakamadım. Ne olduğunu bile bilmiyordum fakat öfkesinin tek muhatabı ben olduğum için konuya dahildim, her hareketi ve tavrından belliydi. Bir anda onun dışında herkesin bakışlarının bana çevrildiğini fark ettim. Halil İbrahim olduğu yerde çıldırmışçasına volta atarken aynı zamanda emirler yağdırmaya başladı. “Tuğrul, Cihat benimle geliyorsunuz! Akif, Alparslan’ı ara. Acil buraya gelsin… Siz ikiniz, evde kalacaksınız! Kimse evden dışarı adım atmayacak!” Birileri ne olduğunu soruyordu, konuşmalar vardı. Herkes çok gergindi. Halil İbrahim’in ilgisi yeniden bana yöneldiğinde birkaç adım geriye kaçtım, öfkesinden korkarak. Üstüme yürüdüğünde vücudum buz kesti. Soğuk terler döktüm. Saten gömleğimin yakasını kavradığında nefesimi tuttum. Canan Hanım’ın eli oğluna uzandığında ancak yanımda durduğunu fark edebildim. “Halil İbrahim! Ne yapıyorsun?” Annesini bile gözü görmedi. Beni kendine çekip başını eğdi, göz göze geldiğimizde yüzlerimiz birbirine çarpmak üzereydi. Nefesi dudaklarıma çarparken ifademi toparlayamadım. “Eğer bu işin içindeysen…” Gözlerimi kapadım, titremeye başlarken bacaklarımdaki tüm güç çekildi. “…Yemin ederim ki seni pişman ederim, Hancı!” Canan Hanım’ın yüksek sesi araya girdi. “Halil İbrahim kendine gel! Benim evimde karına böyle davranamazsın!” “Sitelerdeki imalathaneyi kundaklamışlar anne!” diye patladı bir anda. “İmalathanemizi kundaklamışlar! Anlıyor musun?” Beni arkaya iterek bıraktığında yalpaladım. Masadan zar zor tutundum. Zihnim boşalıvermişti, ayakta dururken bacaklarımdaki titreme arttı. Omzuma çarpıp yanımdan geçip gittiğinde gözlerimi yumup açtım. “Nefes al,” dedi yanımdaki Canan Hanım. Çekiştirildiğim için karışan saçlarımı yüzümün kenarına itelerken “Nefes al, kızım,” diye telkin vermeye devam etti. Komutu duyduğumda tuttuğum soluğumu bıraktım. Bu sefer de sıklaşan nefeslerim yüzünden ciğerlerim oksijenle dolmadı. “İyi misin?” Cevap vermedim ama aslında cevap açıktı. İyi falan değildim: çünkü bu işin içinde babamın olmadığına emin değildim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE