Saçma sapan rüyalarla boğuştuğum uykumdan ‘‘Kalk,’’ diye başımda sayıklayan sesle uyandım. Gözlerim aralanırken bana kimin emir kipiyle konuşmaya cesaret ettiğini görmek için sabırsızlanıyordum. Halil İbrahim, cehennem zebanisi misali odanın içinde dikiliyordu. Birkaç saniye akıl tutulması yaşadıktan sonra kendime geldim. Dün yaşanılan her şey film şeridi misali gözlerimin önünden akıp geçti.
Öfkelenemeyecek kadar yorgundum, uyumuş olmama rağmen. Kabulleniş, bomboş bir evreydi. His falan kalmamıştı bünyemde. Dün gece çektiğim duygusal acı birisi göğsümü yarıyormuş gibiydi, bugünse her hissi toplayıp almışlardı içimden sanki. Üzgün bile değildim.
‘‘Git ağzını yüzünü yıka, makyajın akmış.’’
‘‘Adamın derdine bak…’’ diye mırıldandım ağzımın içinden. Doğruldum yattığım yerden. Ellerimle yüzümü ovuşturdum kendime gelebilmek için. Çoktan odadan ayrılmıştı, peşinden yürüdüm. O konuştuğumuz odaya girmeden önce seslendim.
‘‘Makyaj temizleme suyunuz var mı?’’
Omzunun üstünden döndü, tek kaşını kaldırdı.
“Fesuphanallah,” diye söylendi gözümün içine baka baka. “Kadının derdine bak…”
Göz devirip banyoya girdim. Sabunla ovalarcasına yüzünü yıkarken aynadaki yansımama bakmadım. Kendimi görecek gücüm yoktu. Lavabodan iki elimle tutunup işe yaramasını umarak nefes egzersizlerini denedim. Kapı tıklatıldığında duymazdan geldim.
“Şu zıkkımı istemedin mi?”
Halil İbrahim’in öfke dolu sesini duyduğumda kaşlarım çatıldı, küçük adımlarla kapıya yürüdüm. Kapının kolunu indirip yavaşça araladım. Zehir tutuyormuş gibi ileri uzatmıştı elindeki şişeyi. Kozmetik ürününü alıp yazısını okuduğumda hayal kırıklığıyla iç çektim.
“Çift fazlı makyaj temizleme suyu değil ki bu! Hassas ciltler içinde değil!”
Sinirden güldü.
“E, misafir umduğunu değil bulduğunu yer.”
Yanıt vermeme alan tanımadan arkasını dönüp gittiğinde kapıyı şiddetle çarptım. Bağırışı yankılandı uzaktan.
“Dingonun ahırı değil burası! Çarpıp durma şu kapıları!”
“Dingonun ahırı değil burası, çarpıp durma şu kapıları,” diye ağzımı eğe büke arkasından taklidini yaptım öfkeyle. Sabunla mahvetmiştim yüzümü zaten. Önemsemedim, kalan makyaj kalıntılarını makyaj temizleme suyu kullanarak temizleyip banyodan çıktım. Onunla dün gece kavga ettiğimiz odaya girdim. Masada birkaç kahvaltılık vardı, kalabalıklardı. Şimdiden içimi sıkıntı basmıştı.
“Otur!”
Bir adam nasıl her kelimesiyle insanı kışkırtabilirdi?
“Patide vereyim mi?” dedim yaşadığım sinir harbiyle. Öfkeme karşılık olarak güldü.
“Yok. Patilerini benden uzak tutarsan sevinirim, oturman kâfi.”
Bizi şaşkınca izleyen bakışları umursamadan gergince çektiğim boş sandalyeye yerleştim. Herkes kahvaltısını yapmaya başlarken kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Nikah işlemleri tamamlandı,” dedi umursamazca. Bu adamın rahatlığına asla anlam veremiyordum. Absürt olaylar karşısında her şey çok normalmiş gibi davranabiliyordu. “Bugün evleniyoruz.”
Ortalık karıştı bir anda.
“Ne evlenmesi?” dedi açık kahverengi saçlı, kardeşi olduğunu tahmin ettiğim Halil İbrahim’e benzeyen bir kadın. Ağzındaki lokmayı yutamadan devam etti. “Abi?”
Tahminim doğruydu.
“Halil İbrahim…”
Yaş almış bir kadın konuşuyordu şimdi de.
“…Neler oluyor oğlum?”
Göz devirmemek için kendimi zor tutuyordum.
“Bazı istenmeden gelişen durumlar sebebiyle…” diye araya girip gerilen ortamı yumuşatmaya çalıştı Tuğrul. “…Evlilik aceleye geldi. Size detayları açıklayacaktık.”
Açıklama fazla üstü kapalı olduğundan tüm gözler üzerime dönüverdi. Kız kardeşi ve annesi kaşlarını kaldırıp aynı tepkiyi vererek karnıma baktı. Cümlenin gittiği noktayı idrak eder etmez şokla açıldı gözlerim. Ne aptalca açıklamaydı bu!
“Hayır! Hamile değilim!”
Halil İbrahim sessizliğini korurken Alparslan lafa girdi.
“Ya Tuğrul, sen konuşma Allah için.”
‘‘Size iyilik yaramıyor,’’ diye söylenen Tuğrul, çayını yudumladı. İçim daralmaya devam ettiği için ellerimle yüzümü yelledim.
‘‘Burada hava temizleyici yok mu? Hava nemlendiricisi de olur,’’ derken nefesim sıkışmaya başlamış gibi hissediyordum.
‘‘Var…’’ dedi Tuğrul. Başıyla arkamı işaret edince istemsizce dönüp baktım. Görünürde yalnızca televizyon, televizyonun durduğu konsol, duvara asılı fotoğraf çerçeveleri vardı. Boş bakışlarımla konsolu incelerken devam etti cümlesine. ‘‘…Pencere. Açayım mı?’’
Benimle alay ettiğini anlar anlamaz çatılan kaşlarımla ona döndüm. Yaptığı aptalcaydı ama yüzündeki sırıtışa bakılırsa kendisi çok eğlenmişti. Küçümseyen bakışlarla ona bakmakla yetindim, laf yetiştirecek değildim.
‘‘Bir dakika ya… Abim evleniyorum diyor, siz konuyu kaynatıyorsunuz,’’ diyen kız kardeşi küskün tavrıyla abisine bakıyordu. Bende Halil İbrahim’e döndüm.
‘‘Ailene söylemedin mi?’’ diye cümleye girdiğimde yediği yumurtadan kafasını kaldırmaya tenezzül edebildi, beyefendi.
‘‘Bazı sebeplerden ötürü evleniyoruz, önemli bir mevzu değil,’’ açıklamasını yaptı.
‘‘Öyle şey mi olur?’’ dedi annesi. ‘‘Gidelim, konuşalım ailesiyle. Evlilik, evliliktir. Telli duvaklı gelin olmayı hak etmiyor mu bu kızcağız?’’
‘‘Kızcağız mı?’’ derken hala alay ediyordu Tuğrul. Ona göz devirdim, yorum yapmadım. ‘‘Kızcağız görmesek inanacağız.’’
‘‘Anne, ailesi kabul etmez. Öyle bir şansımız olsaydı, yapardım.’’
‘‘Ailenin bir oğlusun,’’ diye reddetti annesi. ‘‘El âlem ne der Halil İbrahim?’’
Yüzünde mimik oynamadan cevap verdi.
‘‘El âlem dönüp kendine baksın, anne.’’
Kız kardeşi araya girdi.
‘‘Bence de olmaz abi, kız kaçırıyormuşuz gibi.’’
‘‘Kaçırıyoruz zaten,’’ dedi Akif dünyanın en normal olayından bahsediyormuşçasına. Tuğrul ona çevirdi başını, huysuz ifadesiyle söylendi. ‘‘Biz kaçırmadık, Akif. Kız kendini kaçırttı.’’
‘‘Ay önce sen mi âşık oldun abime?’’ diye olayı bambaşka yöne çekti kardeşi. ‘‘İpek,’’ dedi yalnızca Halil İbrahim. O da dudaklarını birbirine bastırıp susmayı tercih etti.
‘‘Gelinini annenle tanıştırmadın bile,’’ diyen annesi gücenmiş görünüyordu.
‘‘Aşk evliliği değil mantık evliliği yapıyoruz biz, bazı durumlar var diyorum,’’ diye patladı en sonunda. ‘‘Kimsenin birbirine fazla alışmasına gerek yok.’’
‘‘Bende ölüyordum kaynaşmak için,’’ derken kendimi durduramadım. Bıkkın bakışları bana çevrildi. ‘‘Seninle uğraşacak enerjim yok sabah sabah. Dur, durduğun yerde.’’
‘‘Emrin olur,’’ dedim dudaklarımı bantlamak isterken. Kendini beğenmiş cevabı karşısında şoka girdim. ‘‘İyi, algın hızlı en azından.’’
Ağzımın içinden kimsenin duymamasını umarak ‘‘Geri zekâlı,’’ diye mırıldandım. Nasıl bir kulağı varsa tek kaşını kaldırıp beni inceledi birkaç saniye.
‘‘Bir şey mi dedin?’’
‘‘Hayır.’’
‘‘Gelinlik giymeyecek misin?’’ dedi Hüma, ela rengi gözlerini üstüme dikerek. Saçlarımı savurdum, kollarımı göğsümde kavuşturdum yeniden.
‘‘Giymeyeceğim, gerek yok.’’
‘‘Her kadın gelinlik giymek ister,’’ diye lafa atladı İpek. Mantık evliliğine o kadar hızlı adapte olmuşlardı ki anlamlandıramadım. Annesi dalgınca oğlunu izliyordu, onun dışında herkes Halil İbrahim’in bugün nikâhı olması şokunu atlatıp kıyafet derdine düşmüş görünüyordu. ‘‘Ben her kadına benzemem,’’ dedim İpek’e yanıt olarak. Ne diyeceğimi bilememiştim başka.
‘‘Aynen,’’ diye dalga geçmeye devam etti benimle Tuğrul. ‘‘Çok şahsına münhasır birisi kendisi.’’
‘‘O ne demek ya?’’ dedi Hüma. ‘‘Karakteri çok orijinal diyor yani,’’ diye açıklama yaptı Alparslan. Hüma başını anladığını göstermek amacıyla salladığında ofladım.
‘‘Saat kaçta nikâh?’’
Halil İbrahim sorumu duymazdan geldi.
‘‘Kahvaltını et.’’
‘‘Benim algım iyi de senin algında bir problem mi var acaba?’’ dediğimde ortam buz kesti. Herkesin onaylamaz bakışları üstüme çevrilirken hiç umursamadım. Bana evindeki eşyaymışım gibi davranmasına müsaade edecek halim yoktu. Tersleneceğini düşündüğüm anda kolunu kaldırıp büktü, sol bileğindeki saatine baktı.
‘‘İki saat sonra.’’
İlle tartışmamızı istiyordu, cevap vermek için. Bacağım stresle sallanmaya başladığında yeniden sesini duydum.
‘‘Kahvaltını et.’’
‘‘Aç değilim,’’ dedim papağan gibi aynı cümleyi tekrarlayıp durduğundan onu susturma amacıyla. Göz devirdi. ‘‘Oksijenle beslenmiyorsan aç olmamana imkân yok.’’
‘‘Gördüğün vücut,’’ derken iki elimle bedenimi işaret ettim. ‘‘Kendiliğinden böyle kalmıyor. Biraz irade istiyor. Güzelliğin bedelleri vardır.’’
Alayla güldü söylediğime.
‘‘Beş kilo fazlan olsan çirkin mi olursun yani?’’
Söylediği cümleyi çok rahat dile getirmişti fakat beş kilo fazlan olması demek benim için o kadar basit bir mesele değildi. Kilo veremediğim için yaşadıklarım zihnimi ele geçirirken ifademi bozmamaya çalıştım. Cümlesinden etkilendiğimi belli etmemek adına gülümsedim.
‘‘Hayır, benim çirkin olmamın imkânı yok.’’
‘‘Gördünüz değil mi özgüven patlamasını az önce? Başkasının adına utandık şu an,’’ diyerek konuyu dağıtan Tuğrul oldu. Ona minnet duyacağımı hiç sanmıyordum ama benim üstümdeki ilgiyi çekip aldığından rahatlamıştım. Benim alay edebilmek için yapmış olması umurumda bile değildi.
‘‘Nikâhtan sonra eve gitmem lazım,’’ dedim Halil İbrahim’e dönerek. ‘‘Eşyalarım orada kaldı.’’
Tek kelimeyle beni geçiştirdi.
‘‘Gideriz.’’
‘‘Söyleyecek bir şeyin yoksa…’’ dedim devamını getirmedim. Anlayacağını düşünmüştüm, oturduğum masadan kalkmak istiyordum. Gerinip sırtını yasladı sandalyesine. Bakışları üstümde gezindi. Antikacıda bir vazo inceliyormuş gibi… Rahatsız olarak kıpırdandığımda hiç anlamadı durumumu. Cümlemi huzursuzca tamamladım. “…Gidiyorum.”
Çenesini kaşırken kaşlarını kaldırdı.
“Nereye?”
Sabrımın sınırındaydım zaten.
“Cehennemin dibine,” diye mırıldandım kendi kendime. Başını öne eğerek sağ elini yüzüme doğru salladı. “Duyamadım,” derken dudakları iki yana kıvrılır gibi oldu, gülmedi. “Odaya gidiyorum. Gelinim ya ben. İki saat sonra nikâhım var. Hazırlanayım.”
Tuğrul, İpek ve Hüma’dan daha çok görümcelik yapacaktı tahminimce. Çünkü konuşan o oldu.
“Yanında hiçbir şeyin yok ki. Neye hazırlık yapacaksın?”
Ona cevap vermeye tenezzül etmedim. Sandalyemi ittim, ayağa kalktım. Uyuyakaldığım odaya giderken kimse beni durdurmadı. Kapıdan geçince yerdeki yastığın dün gece attığım yerde durduğunu fark ettim. İçimden bir ses ben alana kadar orada duracağını söylüyordu. Halil İbrahim’in benimle alakalı anlamadığı bir şey vardı. O inatsa bende inattım. O ateşse bende alevdim. Beni köpek eğitir gibi eğitebileceğini sanıyorsa avucunu yalayacaktı.
Yastığı yerden kaldırmadım.
Yatağın üstüne düşüncelerimin verdiği hırsla oturup ne yapacağımı planlamaya çalıştım.
Bilinmezlik çok korkunçtu.
Odanın kapısı tıklatılana kadar oturup ne olacağını hakkında endişelenmek dışında bir şey yapamadım.
“Gelebilir miyim?”
Hüma’nın sesiydi dışarıdan gelen ses. Gevşedim.
“Gelebilirsin.”
Kapı aralandı, başını içeri uzattı. Koyu kahverengi dalgalı saçları aşağı döküldü, yeşile yakın rengine dönen ela gözleri beni buldu. Dolgun dudaklarını birbirine bastırıp bir şey söylemek istercesine bekledi. İç çekerek pes ettim.
“Söylemek istediğin bir şey mi var?”
“Neden evleniyor olursanız olun…” dedi kapıyı daha fazla aralayıp. Odaya girdiğinde avuçlarında arasında kıyafet tuttuğunu fark ettim. “…En azından rengi beyaz olan bir şey giymek istemez misin?”
Benimle dalga geçip geçmediğini bilemediğimden temkinliydim. Yüz ifadesinde herhangi bir alay emaresi aradım. Yoktu. Beklentiyle bakan masum ela gözleri yüzünden kendimi kötü hissederken duygularımı bastırabilmek adına derin bir nefes aldım. Kimse umursamamıştı gelinlik konusundaki fikirlerimi. Zaten sorsalar da asla kabul etmezdim giymek istediğimi. Olay istemek değildi, olay isteğimin sorulup sorulmamasıydı.
Yavaşça yataktan destek alarak ayağa kalktım. Ona doğru küçük adımlar atarak yaklaştığımda açıklama yapmaya başladı.
“Hiç giymedim. Etiketi üstünde. Ben senden biraz kısayım, o yüzden boyu hakkında pek fikrim yok.”
Tuttuğu kırık beyaz elbiseyi bana uzattı. Buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına.
“Gelinlik olmasa da beyaz işte.”
“Teşekkür ederim,” diyebildim. İnsanlığımı o kadar kaybetmemiştim. Kaçamak bir bakış atıp gülerek çıktı odadan. Kapıyı kapatıp yatağa yürüdüm. Elbiseyi yatağın üzerine koyup kazağımın uçlarından tutup yukarı çektim. Başımdan geçirip çıkardığım kazağımı da yatağın üstüne fırlattım. Eteğimin düğmesine uzandığımda kapının açıldığını duyunca dudaklarımdan kaçan çığlıkla kollarımı vücuduma doladım. Otomatik olarak o tarafa dönmüştü bedenim. Halil İbrahim bir saniyelik şaşkınlığın ardından elini havaya kaldırıp gözlerini kaçırdı.
“Ne yapıyorsun?” dedim öfkeyle. Eli havada asılı halde, avuç içi bana dönüktü. “Asıl… Asıl sen ne yapıyorsun? Odamda niye soyunuyorsun?”
Tüm öfkemle cevap verdim.
“Nerede soyunayım ya deli misin nesin?”
Benimkine benzer bir sinirle geri durmadı, konuştu.
“Kıyafetin yokken niye soyunursun ki?!”
“Çık dışarı,” dedim aklım başıma geldiğinde. “Bu halde tartışalım mı şimdi? Çık!”
“Meraklaydım sanki,” diye homurdandı. Gözlerini kapattığı için dönerken kapı pervazına başını çarptı. İçimin yağları eridi inlemesiyle. Hızla kapıya doğru yürüyüp sertçe kapattığımda vücuduma sardığım ellerim titriyordu. Tamamen çıplak değildim fakat rahatsız olmuştum tenimi görmesinden. Karnımın etrafında kilo verirken oluşan yırtıklar yüzünden özgüvenimin olmadığı bir noktaydı karnımın görünmesi.
Hızlıca siyah kot eteğimi indirip Hüma’nın verdiği elbiseyi başımdan geçirdim. Sırtındaki fermuarı fark ettiğimde uzandım. Yarısına kadar ancak kapatabilmiştim. Saçlarımı sol omzumda toplarken birkaç deneme daha yaptım fakat sonuç başarılı değildi.
“Giyinmiyorsun, kıyafet dikiyorsun galiba!”
Kapının dışından sesini duyunca sinirlendim. Beni gerdiği için yapacağım işi hiç yapamıyordum. Onun da sinirleri bozulsun istedim.
“Çıplağım, sakın gelme!”
“Bu detaya gerek var mıydı gerçekten?” diye sordu alayla. Onu duymamış gibi davranırken fermuarı çekiştirdim yeniden. “Yardıma ihtiyacın var mı?” dediğinde gerginleştim. Kapıya yaklaştım. “Yardım eder misin ki?”
Şüpheci tavrıma karşılık hiç duygu barındırmayan sesiyle tek kelimelik bir cevap verdi.
“İstersen.”
Gurur denen şeyin zerresi bünyemde kalmamıştı, aşırı duygu değişimimin farkındalığıyla dudağımı ısırdım.
“Yardımcı olabilir misin?”
Birkaç saniye alay etmesinin beklentisiyle soluğumu tuttum. Ya şaşkınlıktan dili tutulmuştu ya da yardım istediğimden düşüp bayılmıştı. Cevap vermediği her saniye sinirlerim daha çok alt üst olurken aniden kapı aralandı. Öne atılıp istemsizce kapıyı tuttum. “Gözlerini kapat ama,” dediğimde Hüma’nın sesini duydum.
“Gözlerimi mi kapatayım?”
Aptal herif yardım derken kardeşini çağırmaktan bahsediyordu. Tüm öfkem kendime aitti bu dakikadan sonra. Beklentiye girdiğimi fark eder etmez başımı duvarlara vurmak istedim. “Kapatma, kapat ya da sen nasıl istersen,” dedim saçmaladığımın farkına varıp kendimi zorlukla susturarak. Hüma utangaç tavrıyla içeri girip beni süzdüğünde ona bakamadım.
“Sana benden daha çok yakışmış.”
İtirafı karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. “Fermuarı…” diyebildim yalnızca. Gülümsedi, cevap vermeyişimi umursamadan. Ulaşabilmesi için arkamı döndüğümde bir çırpıda uğraştığım fermuarı kapattı. “Teşekkürler,” dedim saçlarımı düzeltirken. Tüm vücudumla ona döndüğümde tatlı bakışlarla kıyafetimi süzüyordu.
“Kesinlikle çok daha fazla yakışmış.”
Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bileğime sarıldı eli. Beni çekiştirirken ona ayak uydurdum, kızı sevmiştim ne yalan söyleyeyim. Az önce kaçındığım odaya geri götürdü beni. Parmak uçlarında yükseldi, elimi tutmaya devam ederken kendi etrafımda bir tur döndürdü beni.
“Gelin en azından beyaz giymeli. Çok yakışmış değil mi?”
Bir yanıt bekledi, erkeklerden. Bakışları onların üstünde geziniyordu hevesle. Onun çocuksu heyecanını baltalamak istemediklerinden hepsi başını sallamakla yetindi. Kimse güzel olduğumu söyleyemedi. Aniden kanım kaynadı. Sinirlerim gerildi. Güzel olduğumu duyamamanın getirdiği ruhsal tetiklenme yüzünden sertçe çektim elimi. Ona karşı itici bir tavır sergilemek istememiştim fakat söz geçirememiştim kendime. Şaşırmış bakışlarını gördüğüm an pişman olmuştum ama pişman olmak için çok geçti. Halil İbrahim kardeşinin üzgün yüzünü görür görmez üzerime doğru bir adım attığında gerginlikle geriye kaçındım. Öfke dolu bakışlarını bana dikti, bağıracağını sandım.
Bağırmadı.
Omzuma çarparak yanımdan geçip gitmeden önce sadece benim duyabileceğim sesle keşke bağırsaydı diye düşüneceğim cümleyi kurdu.
“İnsanın kabuğu değil, içi güzel olmalı.”